Rufai tarikatı

Dua Hazinesi/Rufai tarikatı =>                               Dedesi   Seyyid Yahya, Abbasi halifesi tarafından Basra'da bulunan Şiiler ve   Sünniler arasındaki kavgalara son vermek

Gönderen Konu: Rufai tarikatı  (Okunma sayısı 2645 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Rufai tarikatı
« : 25 Haziran 2011, 13:59:18 »
                              Dedesi   Seyyid Yahya, Abbasi halifesi tarafından Basra'da bulunan Şiiler ve   Sünniler arasındaki kavgalara son vermek üzere görev verilmiş o da bu   görevi en iyi şekilde yerine getirerek Basra, Vâsıt ve Batâih   bölgelerinde huzuru sağlamayı başarmıştı. İşte Ahmed er Rufâi'nin babası   olan Seyyid Ali bu zatın oğludur. Ahmed-er Rufâi, Bağdat ile Basra   arasında Bataih (bataklık yerler) bölgesinde Ümmüabide köyünde dünyaya   teşrif etmiştir.
  Seyyid Ahmed-er Rufâi Hazretleri, yedi yaşına kadar babası Seyyid   Ali'nin nezdinde kaldı. Yedi yaşında iken babası vefat edince, devrin   büyük mutasavvıflarından olan dayısı ve şeyhi Mansur el Batâihi, annesi   ve kardeşleri ile birlikte Onu himayesine aldı. Küçük yaşta hafızlığını   tamamladıktan sonra Peygamber Efendimiz'in manevî işareti üzerine dinî   ilimlerini tahsil için Şeyh Ali Ebu'l fazl el Vasıtî'ye teslim edildi.   Şey Aliyyül Vasıtî hazretleri Peygamber efendimizin manevî emrine   imtisalen Ahmed-er Rufâi'nin tahsil ve terbiyesinde büyük bir dikkat ve   titizlikle hareket ederek son derece ihtimam ve gayret gösterdi.   Ahmed-er Rufâi aklî ve naklî ilimlerde çok üstün bir gayret ve başarıyla   ilim kariyerine sahip oldu.
  Hakiki bir fıkıh, hadis, tefsir alimi ve hakiki bir mutasavvıftı. Ayrıca   çok mükemmel bir hatipti de... Seyyid Ahmet Rıfai (r.a.); orta boylu,   nur yüzlü ve buğday benizli idi. Saçları siyah, sakalı seyrek, alnı açık   ve geniş idi. Gözlerine sürme çeker, devamlı tebessüm eder halde   bulunurdu. Öyle güzel konuşurdu ki, kalpleri harekete geçirir, sohpetine   doyum olmazdı. Hatta bir keresinde cemaate vaaz-ü nasihat ediyordu.   Cemaatte bulunan alimlerin Ahmet Rıfai Hazretlerine çok fazla soru   sorduğunu gören Ebu Zekeriyya (r.a.) onlara müdahale etti. Bunun üzerine   Ahmet Rıfai (r.a.) tebessüm edip, "Ey Ebu Zekeriyya! Bu dünya fanidir.   Bırakınız ben hayatta iken sorsunlar." buyurdular. "Bu dünya fanidir"   buyurduğunda, cemaat fevkalade heycana kapıldı, içlerinden beş kişi   orada vefat etti. Orada hazır bulunanlar içinden, ibadetlerini tam   olarak yapamayan binlerce kişi tövbe edip doğru yola geldi.
  Ahmed-er Rufâi, Şeyh Aliyyül Vasıtî Kuddise Sirruhu'dan hem icazet aldı,   hem de hırka giydi. Vasıtî Onun için : "Herkes üstadıyla, ben ise   talebem Rufâi ile iftihar ederim" demiştir.
  Ahmed-er Rufâi, Şeyh Aliyyül Vasıtî Kuddise Sirruhu'nun vefatından sonra   dayısı Mansur el Batâihî'nin terbiye ve irşad halkasına girdi. 27   yaşına kadar dayısından tasavvuf dersleri alarak çok kısa zamanda seyr-i   sülûkunü tamamladı. Daha sonra dayısı tarafından Ona "Şeyhü'ş-şüyûh"   unvanı ile birlikte halifelik vererek kendisine bağlı bütün tekkelerin   şeyhliğini verdi. Dayısı'nın vefatı üzerine bu yaşta posta oturdu.   Kuddise Sirruhu, bütün tekkelerin şeyhliğine getirilince, Onu   çekemeyenler, iftira atanlar eksik olmadı.
  Yıllar geçtikçe müritlerin sayısı artıyor, şanı şöhreti her tarafa   yayılıyordu.Bu durum Irak'taki bazı şeyhlerin Onu kıskanmalarına sebep   oldu. Bir çok iftira, itham ve dedikodu ortaya atıldı. Neticede Abbasi   Halifesi el Muktefî'ye, erkek ve kadın müritlerini aynı zikir meclisinde   bir arada bulundurduğu iddiasıyle hicrî 550 yılında şikâyet   ettiklerinde, halife durumu yerinde incelemek üzere bir müfettiş   gönderdi. Durumu araştıran ve inceleyen insaf sahibi müfettiş inceleme   sonunda kanaatlerini bir rapor haline getirerek şöyle demişti: "Bu   Seyyid ve müritleri sünnet yolunda değillerse, yeryüzünde sünnet üzere   hareket eden hiç kimse kalmamış demektir." Bunun üzerine Halifesine,   yaptırdığı tahkikattan dolayı özür dileyen bir mektup göndermiştir.
 
  Misafirler için verdiği yemek haricinden başka bir şey yemezdi.   Kendisine ait olan misafirhane, devamlı olarak dolup boşanırdı. Eli   ayağı olmayan veya cüzzam gibi ağır hasta olan kimseleri yanına alır,   onları bizzat kendi elleriyle yıkar, temizler ve elbiselerindeki   yırtıkları yamardı. Çok mütevazi idi. Daima az konuşurdu ve "Sukutla   emrolundum." buyururdu. Namaz kılarken benzi sararır, kendinden geçerdi.   Bir gün kendisi, "Namaza kalktığım zaman sanki Allâh  Teala bana Kahhar   sıfatıyla tecelli edecek diye korkuyorum." buyurdu. Ahmet Rıfai   Hazretleri hayvanlara karşı çok şevkatliydi. Kimsenin bakmadığı temiz   olmayan ve cüzzamlı bir köpeğe baktı, onu yıkadı ve besledi. Bir gün   paltosunun eteğinde evin kedisi uyuya kaldı. Namaz vakti geldiğinde   kediyi uyandırmaya kıyamadı ve bir müddet onu şevkatle seyretti.   Uyanmayacağını anlayınca kedisinin yattığı yeri kesti. O haliyle namaza   gitti. Geri geldiğinde kedi uyanıp oradan gitmişti. Kesik parçayı   paltosuna tekrar dikti.
 
  Aşırı derecede alçakgönüllü ve takva sahibi idi. Bir gün, "İçinizde   benim ayıbımı, kusurumu görüpte söylemeyen var mıdır? Varsa lütfen   söyleyiniz." buyurdular. Orada bulunanlardan bir tanesi dedi ki:   "Efendim, ben sizde bir kusur görüyorum." Bunu işiten Seyyid Hazretleri   hiç üzülmedi, söyleyeni kınamadı ve, "Ey kardeşim, lütfen kusurumu   söyleyiniz." buyurdu. O kimse, "Bizim gibi, size layık olmayan kimseleri   huzurunuza kabul buyurmanızdır."deyince, başta Ahmet Rıfai (r.a.) olmak   üzere oradakiler ağlamaya başladılar. Bir ara Ahmet Rıfai Hazretleri,   "Hepinizden daha aşağı olduğumu biliyorum ve ben sizlerin   hizmetçinizim." buyurdu. İbrahim Besti isminde birisi, bir gün Ahmet   Rıfai Hazretlerine hakaretlerle dolu bir mektup yolladı. Bu mektubu alan   Ahmet Rıfai (r.a.), yanında bulunan birisine mektubu okuttu. Her türlü   iftiranın içinde bulunduğu bu mektup okununca, Seyyid Hazretleri   sükunetle dinlediler ve, "Doğru söylemiş. Eğer Allâh  Teala'nın indinde   şüpheli bir durumum yoksa, insanların bana ettiği iftiralara hiç aldırış   etmem." buyurdular ve mektuba cevap olarak şunları yazdırdılar:   "Muhterem İbrahim Besti Hazretleri, Allâh  Teala beni dilediği gibi ve   istediği yerde yarattı. Sizin doğruluğunuza güveniyorum. Hayır   dualarınızdan beni mahrum bırakmamanızı ve haklarınızı helal etmenizi   yüksek zatınızdan istirham ediyorum."
  Ahmed er Rufâi Hazretleri, Hicri 555 senesinde hacca gitmiştir. Hac   dönüşü Medine'de Ravzaı Mutahhara'yı ziyaret etmiştir. Peygamber   Efendimizin kabri önünde şu nidada bulunmuştur. "Esselâmü Aleyke ya   Ceddi!" Peygamber Efendimizin kabrinden: "Aleyküm Selam Ya Veledi"   cevabı duyulmuştur.. O sırada orada bulunan bütün ziyaretçiler bu sesi   işitmişlerdir. Bunun üzerine vecde gelen Seyyid Ahmed-er Rufâi"   Hazretleri, titreyerek diz çöküp şunları söylemiştir. "Uzakta iken   ruhumu gönderiyordum. Bana, vekâleten toprağını öpüyordu, şimdi ise   huzurundayım şu mübarek elini uzatıver de dudaklarım onunla haz duysun   !.." Peygamber Efendimiz'in kabrinden nuranî eli dışarıya uzanmış ve   bütün ziyaretçilerin gözleri önünde O, bu eli öpmüştür.
  Bu hadise (Burhan) bir tevatür derecesinde hacılar arasında yayılmış,   bütün İslâm ülkelerinde duyulmuştur. Şahidler arasında devrin tanınmış   sofileri de vardır. Abdukadir Geylâni Hazretleri, Seyyid Ahmed-er Rufâi   Hz.leri için : "Sahabe-i Kiram, müçtehidinden mada tabakat-ı evliyadan   hiç kimse Ahmed er Rufaî Hazretlerinin makamına vasıl olamamıştır."   Demiştir.
  Hicri 560 yılında Abbasi halifesi olan el-Müstencid, kendisini Bağdat'a   davetinde karşılamak üzere oğlunu vazifelendirmiştir. Sarayda davetliler   arasında devrin ileri gelen Şeyhleri- mutasavvıfları da hazır   bulundular. Her biri sırayla sohbet eder, söz sırası Ahmed-er Rufâî   hazretlerine gelince bir konuşma yapmış Halife el Müstencid, Ahmed-er   Rufâî'nin sohbetini ağlayarak dinlemiştir. Daha sonra Seyyid Ahmed-er   Rufâî babasının Bağdad'taki türbesi civarında zikir meclisi tertip   ederek, Halifenin de bizzat bu mecliste bulunmuştur. Kaynaklarda Rufâî   hazretlerinin, ikinci bir defa daha hacca gittiği , arafatta Hızır (a.s)   ile karşılaştığı ve Hızır'ın kendisine tac ve hırka giydirdiği ifade   edilmektedir.
  İlk eşi Hatice binti Ebi Bekir el Vasıt- en Neccavi'den Fatıma ve Zeynep   adlı iki kızı olmuş, eşinin vefatından sonra evlendiği ikinci eşi   Rabia'dan sonra Salih isminde bir oğlu olmuş ve küçük yaşta vefat   etmiştir. Nesli iki kızı ile devam etmiştir. Fatıma'dan İbrahim Azeb   (609) ve Ahmed-el Ahdar (645) adlı devrainde meşhur olan iki Sûfî,   Zeyneb'den ise ikisi kız, altısı erkek torunları olmuştur. Bunlardan   İzzeddin AHMED Sayyad (574-670) Rurâîye'nin Sayyadiye kolunun kurucusu   olup, Rufâî Tarikatının İslâm âlemine yayılmasında tesiri olmuştur.
 
  Ahmed-er Rufâî Hazretleri, Hicrî (578), Miladî (23 Ağustos 1182)   tarihinde şiddetli bir ishal hastalığı sonunda vefat etmiştir.   Vefatından önce ; "Beni dilenci keşkülü yerine koymayın, tekkemi bugün   harem, öldükten sonra mezar etmeyin. Ben Hakk Tealâ'dan tek olarak   yaşamayı diledim. O beni toplum içinde yaşattı. Öldükten sonra belki o   muradıma erişirim. Toprak üstünde her ne varsa eninde sonunda yine   toprak olacaktır." Bu sözü ile keramet buyurmuşlardır. Türbe-i   Saadetleri yanında kimse yoktur. Kırın ortasında tenha bir yerde   Bağdad'ın güneyinde Vasıt yakınlarında bulunmaktadır.
  Ahmed-er Rufâî Hazretleri'nin tasavvuf ve Tarikat anlayışı, kitap ve   sünnete tabi olan bir anlayıştır. Onun ifadeleri içerisinde İslâm dini,   zahir ve batını ile bir bütündür.
 
  Kalp cesetsiz olmaz, Kalbi olmayan bir cesed ise çürür. Tasavvuf ilmi,   kalbin ıslahından ibarettir. Tarikat şeriat demektir. Hakikat, Şeriata   muhalefet etmez. Tasavvuf, söz konusu ettiği Tarikat, şeriatın bizatihi   içinde taşıdığı mana ve hikmetlerdir. Tasavvuf, Yün hırka ve taç giymek   değildir.
  Tasavvuf; hüzün hırkası, sıdk tacı, tevekkül elbisesinde bürünmektedir.   İnsanın kalbi haşyet, bedeni edep, nefsi........,, benliği yokluk ve   dili de zikir örtüsü ile örtündüğü takdirde tasavvuf yolunda   bulunmuştur.
  Mükemmel sofi her halde Hz. Peygamber (a.s)'a tabi olan ve kulluk   derecesini en yüksek derecede olarak benimseyen kimsedir. Kul ancak   Allâh 'dan gayri herşeyin kulluğundan kurtulduğu ve hürriyet makamına   ulaştığı vakit, mükemmel bir kul olabilir.
  Tasvvuf edeptir. Bu da Peygamber'in sünnetine tabi olmakla kazanılır.   Derviş olmak için cemiyet hayatından uzaklaşmak gerekmez. Müridler,   dünyevi meşguliyetlerini terk etmeksizin helâl ve harama dikkat ederek   gafletten uzak kalmak suretiyle Hakk yolunda ilerleyebilir. Bütün iş,   kalbi temizlemek ve temiz tutmaktır. Kerametlere rağbet etme. Çünkü   veliler bundan kaçınmışlardır. Müritler için ne bir noksanlıktır, ne de   Allâh 'ın kapısından ayrılma Kalbini Rasulullah'a yönelt, şeyhin ve   mürşidin vasıtalarıyla O'nun yüce kapsından yardım iste..
  Karşılıksız, garazsız şeyhine hizmet et. Ona karşı son derece terbiyeli   ve edepli ol. Gıyabında dahi onun şerefini koru. Kendini onun hizmetine   ver, evinde hizmeti arttır. Huzurunda az konuş. Ona tanzim ve vakarla   bak. Ona sakın küçümseyici bakışlarla bakmayasın. Kardeşlerine öğüt ver,   kalplerini kazanmaya çalış. İnsanların arasını bul. İnsanları Allâh 'a   yöneltmeye bak. Sadakat ve ihlasla dervişlerin yolundan gitmelerini   sağla.
  Kalbini Zikir ile, kalıbını da fikirle tamir edip güzelleştir. Gayen su   üstünde yürümek, havada uçmak olmasın. Bunları balıklar ve kuşlar da   yapıyor. Himmet kanatlarıyla sonsuzluklara uçabiliyor musun ? Sen ona   bak...
  Ahmed-er Rufâî hazretleri, kendisinin tevazu, zül, inkisar yoluyla   matlubuna vasıl olduğunu, bunları tarikinde bir esas olarak tercih ve   tespit ettiğini söylemektedir.
  Menkıbeler içinde fevkalede tevazuunu gösteren örnekler vardır.   Bunlardan birinde kendisine iftira, hakaret ve küfür dolu sözler sarf   eden bir şeyhe karşı, "Efendim, sizin hilminiz büyüktür, affınız   geniştir. Ben neyim ki, ne kıymetim var ki bu kadar hiddete   kapılıyorsunuz. Ben, sadece hizmetkarlarınızın en miskiniyim,   ayaklarının tozuyum." Şeklinde yumuşak ve mütevazi bir söz ile mukabele   etmesi üzerine, Ahmed-er Rufâî Hazretleri"ni kızdıracak başka bir söz   bulamayan Şeyh "Görüyorum ki siz nefsinizden sıyrılıp çıkmışsınız. Şimdi   mülk sizindir., nimet sizindir ve sizin neslinize aittir. Beni de   bağışlayın" demiş ve müritleri arsına girmiştir. Bu nevi menkıbeler ve   eserlerindeki ifadeler Onun şahsiyetini ve tarikat pirleri arsındaki   hususiyetini gösteren çizgilerdir.
  Şu nokta dikkat çekicidir ki birkaç keramet olayı istisna ondan bahseden   menkıbeler daima Onun davranış ve ahlâkını, insanlarla münasebette   tevazu ve hoşgörüsü ve ağırbaşlılığını anlatmaktadır. Bu özelliği ile   Tasavvuf Güzel Ahlaktır. Tarifinin müşahhas bir örneği olarak   görülmektedir.
  Ahmed-er Rufâî Hazretleri, dört büyük kutuptan biridir. Abdülkadir   Geylani Hazretlerinden sonra Kutbiyet makamına yükseldiğini kaynaklar   belirtmektedir. Gavsiyet ve Kutbiyet âlemi kendisine bundan önce de bir   kere daha tevdi edildiği ve onun bu vazifeden af dilediği, bunun üzerine   Abdulkadir Geylani'ye verildiği, O'nun ölümü üzerine tekrar kendisine   tevdi edilince bu vazifeyi kabul ettiği ve onaltı sene birkaç ay bu   makamda bulunduğunu ifade etmektedirler. Kendisine Ebül Alemeyn (iki   sancak sahibi) künyesinin bu duruma işret olarak verildiği   kaydedilmektedir.
  Ahmed-er Rufâî Hazretleri müritlerini şöyle müjdeliyor:
  "Rabbim bana lütf'ü ihsanınla gözlerin göremediği, kulakların   işitmediği, beşerin akıl ve hayaline gelmediği, bir çok nimetler ihsan   etti. O'nun kerem elçisi Rasulullah, (s.a.v.) beni temin edip söz   vermiştir ki Müridlerimi, sevenlerimi, zürriyetimi sevenleri, yerinde   kaim olanları ellerinden tutup kaldıracak ve kurtaracak. Bu hal,   kıyamete kadar böyle sürecek. İşte ruhen biat böyle hasıl oldu. "Allâh    (c.c) verdiği sözden dönmez." Şu halde Onun yolunda gidenlerin sahip   oldukları büyük nimet ve müjdeyi bütün açıklığı ile ifade eder.
  Ahmed-er Rufâî Hazretleri, Mecal bin Yunus ve Abdül Mü'min adında iki   müridi ile sahrada geziyorlardı. Birbirlerine olan sevgi ve muhabbetleri   pek ziyade idi. Onların bu yakınlığı ve duydukları manevi haz, her   ikisini de sarhoş etmişti. Bu durum onları zaman zaman kendilerinden   geçiriyordu.. Cezbeye tutuluyorlardı. Hatta müridlerden biri;
  -Sana bu kadar zamandır Ahmed-er Rufâî Hazretleri'nin yakınlığından sana ne erişti?
  Diğeri:
  -Ne dilersem kabul edilme lutfu.
  -Dile bakalım Allâh  (c.c) lutfedecek mi ?
  -Ya Rabbi ateşten azad olduğuma dair şu aciz kuluna bir ferman göster.
  Diye niyaz etti.
  -Allâh  (c.c)sonsuz kerem sahibidir. Fazlına nihayet yoktur. Ve iki   müridin önüne bir yaprak sağa sola yalpa yaparak bir kâğıt düştü. Kâğıda   baktılar, Kâğıt bembeyazdı. üzerinde hiçbir yazı yoktu. Alıp Seyyide   götürdüler. Ve hiçbir şey söylemediler. Seyyid bu bembeyaz kâğıda baktı   ve hemen şükür secdesine kapandı. Secdeden başını kaldırınca:
  - "Alemlerin Rabbi olan Allâh 'a hamd olsun ki bağlılarımın cehennemden   kurtuluşunu bana dünyada gösteriyor." Buyurmuş. "Bunun üzerinde yazı   bulunmayan beyaz kâğıt" diyen oradakilere:
  - "Evlatlarım kudret eli siyahla yazmaz, bu nurla yazılmıştır." Cevabını vermiştir.
  Ahmed-er Rufâî Hazretleri, çok farklı özelliklere sahipti.
  Peyamber Efendimize çok yakın idi. Ona her şeyi ile tutkundu.Cenab-ı   Hakk, yaradılışında onunla kader birliği içinde yaratmış, bir takım   hikmetlerle onun isminin müsemması kılmıştır. Dünyaya gelmeden annesi ve   dayısı Mansur el-Bataîhi'ye rüyalarında isminin Ahmed olması   müjdelenmiş ve emredilmiştir. Küçük yaşta Peygamber Efendimiz gibi yetim   kalmıştır. Nesli kız evlatları ile devam etmiş, erkek evladını küçük   yaşta kaybetmiştir. Hayatında kendisine hakaret edilmiş, eziyet görmüş, O   ise PEYGAMBER Efendimiz gibi sabırla, dua ile mukabelede bulunmuş,   hasımlarına karşı tevazu göstermiştir.
                                     
     

Rufai tarikatı
« Yanıtla #1 : 25 Haziran 2011, 13:59:48 »
Nasihatları...                                                                                                                                        İlminin   fazla, amelinin çok olması ile gurura kapılan kimse, marifet sahibi   değildir. Çünkü şeytan da pek fazla bilgiye sahipti. mantık yürütmek   suretiyle, ateşin topraktan daha hayırlı olduğunu iddia etti. Halbuki   meleklere hocalık yapıyordu. Sonunda kendi nefsinin üstün olduğunu   söyleyip kibirlendi. Böylece Allâh ü tealanın gadabına uğradı ve lanete   müstehak oldu.  Ebedi olarak rahmet dergahından kovuldu. Ey oğlum!   Sakın! Çok sakın! iyi ibadetlerine, yüksek ilmine aldanma. Çünkü   Bel'am-ı Baura ve Bersisa en çok ibadet edenlerdendirler. Fakat sonunda,   nefs ve şeytana uyarak dünyaya bağlandılar. Ahiretlerini ziyan ettiler.   Rezil rüsva oldular.
   Ey oğlum! Kalbinde ufak bir leke görürsen, oruç tut. Gitmezse, az   konuşmaya bak. Gitmezse, günahlardan şiddetle kaç. Yine gitmezse, her   hali iyi bilen Allâh ü tealaya yalvarmaya, sızlanmaya başla.
  Bilgisizlik ölümdür. Allâh ü teala ilim verdikçe canlanmaya başlar. Her   bilgi bir vebaldir. Bu vebalden kurtulmak amel etmekle mümkün olur. Her   amel fayda vermez. Fayda vermesi Allâh ü teala için yapılmaya bağlıdır.   İhlas elde edilmedikçe, kurtuluşa erilmez.
  Salih müslümanlar, Allâh ü tealanın hükmüne boyun eğerler, gelen şiddet   ve belalara sabrederler, aza kanaat ederler. Allâh ü tealadan başkasından   korkmazlar ve kimseden bir şey beklemezler. Ancak Allâh ü tealadan   isterler. İnsana, yüksek makamları veren, aşağı düşüren aziz ve zelil   edenin Allâh ü teala olduğunu bilirler.
  Salih müslümanlar, Peygamber efendimizin sünnet-i şerifine tam uyarlar.   Onların korkusu, son nefes içindir. Onlar, az konuşurlar. Öfkelerini   tutarlar, şehvetlerini yenerler. Nefislerinin arzularını yapmazlar.   Allâh ü tealayı unutturacak bütün engelleri ortadan kaldırarak. hep   o'nunla beraber olmaya bakarlar. Böylece nefislerini alçaltıp, ruhlarını   yükseltirler.
  Nefse, Allâh ü tealanın kaza ve kaderine rıza göstermek kadar zor gelen   bir şey yoktur. çünkü, kadere razı olmak, Allâh ü tealanın hükmüne boyun   eğmek, nefsin isteklerine zıttır. Nefs bunları istemez. Saadete   kavuşmak, nefsin rızasını terk edip, Allâh ü tealanın rızasına koşmakla   mümkündür. Saadete kavuşanlara müjdeler olsun.
 
                                     
     
         
     
     
     
       

Rufai tarikatı
« Yanıtla #2 : 25 Haziran 2011, 14:00:11 »
                  Standart                  Menkıbeleri..                                                                                                                                       
 
  Ahmed er Rufaî Hz.leri fakîh idi, seyyid idi. İltifat-ı nebevîye'ye   mahzar idi. Peygamber Efendimizin iltifatına nasıl mahzardır ?   diyeceksiniz..
  555 Hicrî (Miladi 1160) tarihinde Doksan bin hüccacın gözleri önünde cereyan eden bir hadise size bu gerçeği gösterecektir.
  Dünyanın muhtelif yerlerinden insanlar, ziyaret için Ravza-i   Mutahhara'ya toplanmışlardır. Bu esnada derinden gelen bir inilti şöyle   terennüm ediyordu:
  Fiy hâletil bu'di ruhu küntu ursilihe
  Tukabil-ul arda inni vehiye naibeti
  Vehezihi devlet-ül eşbehu kad haderat
  Femdut yemiyneke key tahza bihe şefeti..
  "Arada uzak mesafeler varken saygıyla elinizi öpmek için vekâleten   ruhumu gönderiridim. Şimdi ise cismanî varlığını görmek gözle nasip   oldu. Mubarek elini uzatasın ki şu hasretli dudaklarım haz ve sevinçle   dolsun.!"
  Nefesleri kesecek bir hadise , elektriklenmiş vücutların derin bakışları utulmayacak bir tabloyu seyrediyordu.
  Bunun üzerine Nebiler nebisinin mübarek eli nuranî cismiyle Merkad-i   şerifinin altından uzandı. Ve Rufaî Hz. O yılki hacılardan çokça   kalabalık şahitler huzurunda onu öptü..yeri ve göğü velveleye boğmuş bir   halde sarhoş bakışların önünde Seyyid Rufaî (k.s.) mübarek başını   Ravza-i mutahhara'nın eşiğine koyarak "Bu mukaddes eşiğe yüzümü   koyuyorum, beni çiğneye çiğneye geçiniz" Bunun üzerine alimler, arifler   başka kapılardan çıtılar, Müridan kendisinden geçti Ellerine o anda ne   geçti ise vücutlarına sokmaya başladılar. Çivi, şiş, bıçak, kama vs.   neye ve nerye rastlarlarsa sapladılar.
  Bir kısım müptedi ise O'nu çiğneyerek çıkarlarken büyük Veli şöyle diyordu:
  -"Allâh 'ım manevî gücümü, îmanımı zât-ı Ecelli-Âla-na ve bilgimi de peygamberine karşı arttır. Bu hali yoluma bir hüccet kıl.."
  Bu hadiseye Abd'ül Kadîr Geylanî (ks.) Cenab Zağferanî,Şeyh Adi   b.Müsafir., Şeyh ve Aliyyul Heyti b.Kays, Şeyh Ali b.Umeys, Şeyh Ali   Taberi şahid olmuşladır.
  Bu vak'a o kadar doğrudur ki, bir çok ulemanın şu şekilde bir fetva vermesine sebep teşkil etmiştir.:
  "Her kim bu kerameti inkâr ederse .. delâlete düşer ve sapar"
  Bu vak'a aynı zamanda Dönemin Tasavvuf akımları arasında büyük   dalgalanmalara yol açtı. Bu olay üzerine pek çok şeyh dergâhını kapatıp   Ahmed-er Rufaî 'ye mürid olarak geldi. Seyyid ile aynı yıllarda yaşamış   Gavs'ul Azam Abdulkadir Geylanî (Ks.), O'nu evliya üzerine hüccet-i   ilahî olduğunu söyledi.
  Ahmed_er Rufaî'nin haline nigahban olan Abdulkadir Geylani hazretleri   O'nu en güzel şekilde tarif ediyordu. Ashab-ı Güzin Al-i Beyt-Rasûl-ül   Emîn ile cümlesi müctehidin hazeratından maada tabakat-ı evliyada   Ahmed-er Rufaî mertebesine kimse vâsıl olmadı. Buyurdukları mervîdir..
 
                                     
     
         
     
     
     
       
         
     
     
     
     
         
     

Rufai tarikatı
« Yanıtla #3 : 25 Haziran 2011, 14:00:35 »
                  Standart                  Eserleri...                                                                                                                                       

 
   
  el-Hikemü'r Rufaiyye
  en-Nizamü'l-Has   li-Ehli'l-İhtisas
  Hadis-i Erbain Şerhi
  el-Burhanü'l-Müeyyed
  el-Mecalisü's-Seniyye
  el-Eş'ar
  el-Ahzab ve'l-Evrad
  Mecalis-i Ahmediyye
  Kitabü'l Hikem
  Ahzabu'r Rufaiyye
  es-Sıratu'l-Müstakim
  er-Rivaye
  et-Tarik İlallah
  el-Akaidü'r-Rufaiyye
  Şerhü Tenbih
  Tefsirü Sureti'l Kadir
  Rahiku'l Kevser
  el Bahçe fi'l Fıkh
 
                                     
     
         
     
     
     
       
         
     
     
     
     

Rufai tarikatı
« Yanıtla #4 : 25 Haziran 2011, 14:01:03 »
                  Standart                  Nesebi...                                                                                                                                       
Orjinal Boyutunda Açmak İçin ( %1$sx%2$s ve %3$sKB ) Buraya Tıklayın

  Peygamber efendimizin soyundan olup seyyiddir.
  Anne tarafından da nesebi hazreti Halid bin Zeyd Ebu Eyyub el-Ensari'ye dayanır.
  Bu yüzden kendisine Ebu'l Alameyn, iki sancak sahibi künyesi verilmiştir. Ebu'l Abbas da denir.
  Beni Rufae kabilesine mensub olduğu için Rufai nisbeti ile tanınmıştır.
  Ali bin Ebu Talib (r.anhüm)
  Hüseyin bin Ali
  Ali Zeynel Abidin bin Hüseyin
  Muhammed Bakır bin Ali Zeynel Abidin
  Caferi Sadık bin Muhammed Bakır
  Musa Kazım bin Caferi Sadık
  İbrahim Murteza bin Musa Kazım
  Musa bin İbrahim Murteza
  Ahmed Salih bin Musa
  Hasan bin Ahmed Salih
  Muhammed bin Hasan
  Mehdi bin Muhammed
  Rufae Hasan bin Mehdi
  Ali İşbili bin Rufae Hasan
  Ahmed Murteza bin Ali İşbili
  Ebu'l Fevaris Hazım Ali bin Ahmed Murteza
  Sabit bin Ebu'l Fevaris Hazım Ali
  Yahya bin Sabit
  Seyyid Ali bin Yahya
  Ahmed (Rufai) bin Seyyid Ali
                                     
     
         
     
     
     
       
         
     
     
     
     
          [/td][/tr][/table]

Rufai tarikatı
« Yanıtla #5 : 25 Haziran 2011, 14:01:39 »
Türbesi...                                                                                                                                       

 
Orjinal Boyutunda Açmak İçin ( %1$sx%2$s ve %3$sKB ) Buraya Tıklayın

 
 
Orjinal Boyutunda Açmak İçin ( %1$sx%2$s ve %3$sKB ) Buraya Tıklayın

 
Orjinal Boyutunda Açmak İçin ( %1$sx%2$s ve %3$sKB ) Buraya Tıklayın

 
Orjinal Boyutunda Açmak İçin ( %1$sx%2$s ve %3$sKB ) Buraya Tıklayın
                                     
     
         
     
     
     
       
         
     
     
     
     
         
     


Paylaş facebook Paylaş twitter