kadiri tarikatı

Dua Hazinesi/kadiri tarikatı =>                               Abdulkadir Geylani kuddise sirruhtan Öğütler   Ey oğul!     Önce kendi  nefsine öğüt ver, kendi nefsini düzelt! Sonra

Gönderen Konu: kadiri tarikatı  (Okunma sayısı 1832 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

kadiri tarikatı
« : 25 Haziran 2011, 14:02:42 »
                             
Abdulkadir Geylani kuddise sirruhtan Öğütler
  <blockquote>Ey oğul!
 
  Önce kendi  nefsine öğüt ver, kendi nefsini düzelt! Sonra da başkalarına   öğüt ver,  başkalarını düzeltmeye çalış! Sana önce kendi nefsinin   özelliklerini, kendi  nefsinin ne durumda olduğunu bilmen lazım.   Kendinde ıslaha muhtaç bir hâl var  oldukça başkalarını düzeltmeye,   başkalarına öğüt vermeye kalkışma! Eğer kendinde  ıslaha muhtaç bir hâl   bulunduğu hâlde bunu bırakır da başkasının ıslahına  kalkışırsan yazık   sana!
 
  Başkalarını nasıl ve hangi hâllerde  kurtarabileceğini bilirsin. Sen   kendin kör isen, bir başkasının elinden tutup  nasıl bir yere   götürebilirsin? Gözleri görmeyen birisinin bir başkasının elinden  tutup   bir yere götürmesi mümkün olmadığı gibi, kendi nefsini ıslah etmemiş    birisinin de başkalarını irşat edip Allâh ’a  götürmesi mümkün değildir.   Ancak kendi gözleri gören kişi başkalarını bir yerden  bir yere   götürebilir.
 
  Denize düşen ve yüzme bilmeyen birisini ancak mahir  yüzücü olan birisi   kurtarabilir. Aynen bunun gibi, Allâh ’a  insanları ancak O’nu tanıyan   birisi götürebilir. Allâh ’ı  tanımayan kişiye gelince, O’na giden yolda   bu kişi insanlara nasıl rehberlik  edebilir ki?
 
  Sana Allâh ’ın  tasarrufundan bahsetme ihtiyacını duymuyorum! Sen O’nu   seversin, amellerini sırf  O’nun rızası için yaparsın! Asla O’ndan   başkası için yapmazsın! O’ndan  korkarsın, O’ndan başkasından asla   korkmazsın!
 
  Takvaya sarıl!
 
  Ey  oğul!
 
  Sana takva gerek, takvaya sarıl, muttaki ol! Sana şeriat gerek,    şeriatın esaslarına sarıl! Nefse, şehevî arzulara, şeytana ve kötü   kişilere  muhalefet etmeli ve onlara uymamalısın! Mümin kişi bu   hususlarda devamlı cihat  hâlindedir. Öyle ki, başından miğferi hiç   eksik olmaz, kılıcı asla kınına  girmez, atının sırtı hiç eğersiz   kalmaz. Uykuyu bile hak erenlerinin uyuduğu  niyetle uyur. Hak erenleri   düşmana galip gelebilmek için zindelik kazanmak  maksadıyla uyurlar.   İhtiyaç dolayısıyla yemek yerler. Ancak zaruret hâlinde  konuşurlar.   Mecbur kalmadıkça âdetleri dilsizlik ve sükûttur. Onları ancak  Allâh ’ın    takdiri konuşturur. Bu dünyada onların dilini Allâh   hareket ettirir,   konuşturur. Tıpkı yarın kıyamet gününde organlarını  konuşturacağı gibi.
 
  Allâh ’ı  daima görür gibi ol!
 
  Ey oğul!
 
  Yalnızlık anlarında öyle bir takvaya  ihtiyacın var ki ve öyle bir   takvaya sahip olmalısın ki seni günahlardan ve  günaha sürükleyecek   kaymalardan alıkoysun. Öyle bir murakabeye ihtiyacın var ki  öyle bir   murakabeye sahip olmalısın ki Allâh ’ın  daima seni görmekte olduğunu   sana hatırlatsın. İşte sen yalnızlık anlarında  böyle olmaya muhtaçsın,   mecbursun. Bundan başka nefis, heva ve şeytanla  savaşmaya muhtaçsın.
 
  Gönülleri hakka davet et!
 
  Ey  oğul!
 
  Büyük insanları yıkıp mahveden küçük hatalar, sürçmeler ve  kaymalardır.   Zahitleri mahveden nefsanî ihtiraslardır. Hak erenlerini mahveden    yalnızlık anlarındaki kötü düşünceler, hatıra gelen kötü fikirlerdir.   Sıddîkları  mahveden bir anlık kötülüktür. Onların bütün meşguliyetleri,   kalplerini uygunsuz  düşüncelerden korumak ve muhafaza etmektir. Onlar   Hakk’a davet mevkiinde bulunan  kişilerdir. İnsanları Allâh ’ı  tanımaya   davet ederler. Gönülleri Hakk’a davet etmekten bir an bile geri    durmazlar.
 
  Nefsini itaat altına al!
 
  Ey oğul!
 
  Bu zaman ahir  zamandır. Nifak çarşısı açılmıştır. Yalan çarşısı   açılmıştır. Münafık, yalancı,  deccal kişilerle oturmayınız. Yazık sana   ki nefsin münafıktır, yalancıdır,  kâfirdir, fâcirdir, müşriktir. Böyle   olduğu hâlde sen onunla nasıl oturuyorsun?  Ona muhalefet et, asla   muvafakat etme! Onu bağla, asla salıverme! Onu hapset,  zindana at!   Kendisine ancak zaruri olan haklarını ver! Fazla verme! Onu    mücahedelerle kahret, itaat altına al!
 
  Dünya ile ahireti bir araya  getir!
 
  Ey oğul!
 
  Dünya ile ahireti bir araya getir! Her ikisini de  aynı yere koy! Kalbin   dünya ve ahiret düşüncesinden arınmış olarak ve çırıl  çıplak bir   şekilde Mevlan ile tek başına ol! Allâh ’tan  başka her şeyden   arınmadıkça O’na yönelme! Halka bağlanıp kalarak Hakt’an ayrı  kalma!   Bütün bu sebepleri kopar, at! Allâh ’a  giden yoldaki engelleri birer   birer bertaraf et! Bütün bunları yaptıktan sonra  dünya ve ahireti   bıraktığın yere var! Dünyayı nefsine ver, ahireti kalbine koy,  Mevla’yı   da özünde tut!
 
  Tövbe ile günah elbiseni çıkar!
 
  Ey  oğul!
 
  Nefis ile birlikte olma! Hevesinle birlikte olma! Dünya ile de  birlikte   olma! Öyle ise hemen günahlarına tövbe et, bir daha işlememeye azmeyle!    Onlardan sıyrıl! Seri adımlarla Mevla’na koş! Tövbe ettiğin zaman hem   dışın hem  de için tövbe etmiş olsun! Tövbe, Allâh ’ın  katında makbul   kul olmanın temelidir. Halis bir tövbe ile ve Allâh ’tan  hakikaten hayâ   etmek suretiyle üzerindeki günah elbisesini çıkar,  at!
 
  Derdi sabırla karşıla!
 
  Ey oğul!
 
  Sana herhangi bir dert  geldiği zaman onu sabır eliyle karşıla ve devası   gelinceye kadar sakin ol! Deva  gelince de onu şükürle karşıla! Bu hâle   geldiğin zaman peşinen ebedi, zevkli,  safalı bir hayatta olursun!
 
  Himmetin dünya olmasın!
 
  Ey  oğul!
 
  Dünyadaki himmet ve gayretin yemek, içmek, giymek, evlenmek, güzel  ve   rahat evlerde oturmak, servet toplamaktan ibaret olmasın! Bütün bunlar   nefsin  işidir, nefsin rağbet ettiği şeylerdir. Öyleyse kalbe mahsus   himmet ve gayret  nedir? Kalp, öz ve sır neye rağbet eder? Onun himmet   ve gayreti Allâh ’ı  aramaktır. Kalbin rağbet edeceği tek şey budur.   Senin himmet ve gayretin ve  rağbet edeceğin şey senin için en mühim   olandır, sana ehemmiyet verendir.  Öyleyse senin rağbet edeceğin şey,   Rabbin ve O’nun nezdinde  olmalıdır.
 
  Ahiret için hazırlan!
 
  Ey oğul!
 
  Sen, ömründen  sadece bir gün kaldığını farz et ve ecel meleğinin   geleceğini düşünerek ve  ahiret için hazırlan! Dünya hak erenleri için   bir kuvvet kazanma ve pişip  olgunlaşma yeridir.
 
  Dünyada ebedî kalmak için yaratılmadın!
 
  Ey  oğul!
 
  Sen dünyada ebedî kalmak için yaratılmadın! Allâh ’ın  yoluna uymayan bir   yaşayış içindesin! İçinde bulunduğun bu hâli hemen  değiştir!
 
  Kendini Allâh ’ın  takdirine teslim et! Sonra O’nunla birlikte ol! Nasıl   bir binanın önce bir  temele, sonra da duvarlara ihtiyacı varsa, her   işin de önce bir temele sonra da  bir yapıya ihtiyacı vardır. Senin   yolunun temeli, Allâh ’ın  takdirine teslim olmak, yapısı da O’nunla   birlikte olmandır. Bu esasa yapış,  ömür boyu, gece gündüz buna devam   et!
 
  Tefekkür insanı Allâh ’a  götürür.
 
  Ey oğul!
 
  Tefekkür kalbin yapacağı işlerdendir. Eğer  kendin için bir iyilik   görürsen, bir iyiliğe nail olursan, Allâh ’a  şükret! Bir kötülük   görürsen de ondan dolayı tövbe et! İşte bu tefekkür  sayesinde dinin   ihya olur, dirilir, şeytanın da ölür.
 
  Şöyle denmiştir:  “Bir saat tefekkür, bir gecelik ibadetten hayırlıdır.”
 
  Allâh ’a  ulaşma yolunda yine Allâh ’ın  fiillerini delil getir! Nasıl ki   bir sanat eserinden sanatkâra intikal  ediliyorsa, Allâh ’ın  muazzam bir   sanatı olan bu kâinata bakmakla da Allâh ’a  ulaşılabilir. Onun için   Allâh ’ın  sanatı üzerinde tefekkür edersen Allâh ’a  ulaşabilirsin!
 
  Hakiki imana sahip olan bir müminin iki dış gözü, iki de  iç gözü   vardır. İki dış gözü ile Allâh ’ın  yeryüzündeki sanat eserlerini görür,   iki iç gözü ile de Allâh ’ın  göklerde yaratmış olduğu eserleri görür.   Bundan sonra onun gözünden perdeler  kaldırılır. Neticede Allâh ’ın    yakın ve sevgili kullarından olur. Sevgiliden hiçbir şey   gizlenemeyeceğine göre,  Allâh ’ın  sevgili kullarından olan bu kişiden   de İlahî sırlar gizlenmez.
 
  Dinini  satarak dünyalık elde etme!
 
  Ey oğul!
 
  Meşru yoldan ve helalinden  alın teriyle kazandığını ye! Dinini satarak   dünyalık elde etmeye ve bu yoldan  kazanılmış şeylerle geçinmeye   kalkışma! Helalinden ve meşru yoldan kazan! Bu  kazancınla başkalarına   ikram et! Onlara da yedir, içir! Ta ki aradaki sevgi ve  kardeşlik   bağlarının devamına ve pekişmesine vesile olsun.
 
  Allâh ’ı  kullarına şikâyet etme!
 
  Ey oğul!
 
  Allâh ’ı  kullarına şikâyet etmeye kalkışma! Kullara şikâyetçi olma!   Allâh ’a  şikâyetçi ol! Allâh   her şeye kadirdir. O’ndan başkası ise   hiçbir şeye muktedir değildir. İç  sıkıntıları, maruz kalınan   musibetleri, manevi dertleri ve verilen sadakalarla  yapılan iyilikleri   gizli tutmak da iyilik hazinelerindendir. Sadakayı sağ elinle  ver! Sol   elinin bundan haberdar olmaması için gayret  et!
[/font]
 
</blockquote>
                                     
     
         
     
     
     
       
         
     

kadiri tarikatı
« Yanıtla #1 : 25 Haziran 2011, 14:03:05 »
Kalbin Hastalığı                                                                                                                                        Kalbin Hastalığı
  Futhu'l Gayb
  Nefsini bırak! Ve ondan uzaklaş!.. Nisbi olarak kendine izafe ettiğin   mülkten ayrıl!.. Hepsini Allâh ?a teslim et!.. Ve kalbin kapısında bekçi   ol!.. Allâh ?ın dediklerini içeri al ve dediklerini kalbine sokma!.. Kötü   istekleri kalbinden çıkardıktan sonra bir daha yaklaştırma!.. Bu   şeytani arzuları kalbden çıkarmak, her halde ona uymamak ve daima   muhalefet etmekle olur.
 
 
  Allâh ?ın iradesi dışında bir şey isteme!.. O?ndan başka bir şey istemek   boş bir temennidir. Akılsızlıktır. Sakın böyle bir hevese düşme!.. Telef   olursun.. Helak olursun!.. Hak?kın merhametinden uzak kalırsın.
  Sonuna kadar Allâh ?ın emirlerini tut!.. Sonuna kadar yasak ettiği   şeylerden kaç!.. Sonuna kadar O?nun kaderine teslim ol!.. Yarattığı   şeylerden hiç birini O?na ortak yapma. Şirk koşma!..
  İsteğin, arzun, şehvetin, hepsi O?nun yarattıklarıdır...
  İsteme! Kötü arzularına kapılma! Şehvete düşkün olma!.. Ta ki müşrik olmayasın!..
  Ayetten:
 
  Şirk, yalnız putlara tapmak değildir. Kendi şahsi arzu ve isteklerinde   tesir görerek,uyman da bir nevi şirk ve putperestliktir. Dünya ve onun   metaından, ahiret ve onun nimetlerinden herhangi birine gönül   kaptırarak, seni yaratanın sevgisini değil, bunlardan her hangi birinin   sevgisini üstün tutarsan, şirk etmiş olursun...
 
  Uçsuz bucaksız bir varlık bul, kendini muayyen ölçülere kaptırma.   Muayyen bir çerçeve içersinde kalırsan, doğruluğunu haber verdiğin   yanlış olabilir. Kalacağını haber verdiğin nesne, bakarsın ki   kaybolmuş... Hak?kın iradesine tabi ol ve hiçbir şeye karışma!.. Keşif   ve keramet nevinden sayarak, bir şeyler söylersin, ama aksi olunca   utanır, rüsvay olursun... Sana bu halde yine bir vazife düşer; halini   saklamak... Ve senden başkasına bunları duyurmamak. İşte bu, tam sebat   ve beka halidir. Bunların Allâh  tarafından, sana bir hediye olarak   verildiğini bil. Bu hale şükür etmek için O?ndan yardım iste. Başkasına   göstermemek için ört. Eğer bu haller gider de, yerine başka bir hal   gelirse, üzülme
  ; onda da çeşitli bilmediğin nimetler gizlidir. İlim vardır. İrfan,   marifet vardır; ayıklığını arttırır ve edep terbiye öğretir sana... Bir   Ayet-i Kerime de şöyle buyurulur:
  - ?Biz hiçbir ayeti, ondan daha iyisini veya benzerini getirmemek şartı   ile değiştirmeyiz... Allâh ?ın her şeye kadir olduğunu bilmiyormusun??
  Allâh ?ın kudretini küçük görme!.. Takdir ve tedbirde, onu itham etme...   O?nun vaadinin doğruluğunda şüpheye düşme... Hz. Peygamberi (S.A.)   kendine örnek al... O büyük insana inen ve mushaflarda yazılan, dillerde   okunan bazı ayetler kaldırıldı... Bazısı değişti, yerine başka ayet   geldi... Biraz önce haber verdiğinin aksini az sonra söyledi. Ama bu hal   zahirde böyle oldu. Öbür yönünü, ancak, Allâh ?la kendi arasında bir iş   olarak kabul ederiz...
  İşte yukarıda anlatılan hale işaret ederek Peygamber(s.A.) efendimiz şöyle buyurur:
  - ?Kalbimde değişik haller olur, bu yüzden her gün yetmiş defa istiğfar ederim.?
  Diğer rivayette ? Yüz defa.?
  Peygamber(s.A.) efendimiz., daima hal değiştşrirdi. Bir halden diğer   hale geçer ve olgunluğa doğru ilerlerdi. Gayb aleminin hazinelerine   ererdi. Çeşitli manevi süslerle süslendi. İşte efendimiz böyle   yükselirdi. Her yükseldikçe de evvelkinin noksanlığını anlar; mahdut bir   halde kalmayı noksan sayar, istiğfar ederdi. Kendisi yaptığı gibi   ashabına da istiğfar telkin ederdi. Çünkü istiğfar ve tövbe halinde   bulunmak kulun vazifesidir. İnsana en çok yakışan şey, istiğfar ve tövbe   etmektir. Bütün kötülükleri, bir daha yapmamak şartı ile bırakmak   babası Adem?den (a.s.), Hz. Rasulallah?a O?ndan da bizlere veraset yolu   ile geldi... Ki Adam aleyhisselam?ın her yanını zulmet kaplamıştı; işte o   zaman istiğfar etti, sonra karanlık açıldı, her yanı nur kapladı;   kurtuldu. Çünkü o bir zamanlar ahdi unuttu. Dar-ı Selam?da daimi   kalacağını, Rahman ve Mennan olan Allâh , kendisini Cennetten   çıkarmayacağını sandı... Melekler kendisini daima selamlar, öğmelerle   geleceğini tahmin etti. Böylece nefsine uydu ve her şeyi unuttu... İş   değişti. O güzel süslerden soyundu, saltanat gitti. Derecesi düştü... O   nurlu alem, aniden karanlığa gömüldü. Önceki safiyet bozuldu.
  Böylece her şey elinden alındıktan sonra işin nereden geldiğini anladı.   İçinde bulunduğu büyük safiyeti düşündü... İtiraf yolunu tuttu.   Unuttuğunu, hata işlediğini itiraf etti. Kendi kendine istiğfar telkin   etti.
  Bu tövbe ve itirafa karşı kendisine hidayet yolları göründü. Nasıl işler   yapacağı bildirildi. Ve o, o tövbedeki gizli marifet nurları ve bundan   evvel kendisine keşfolunmayan iyilikleri öğretildi. Ve neticede şuna   kani oldu...
 
  Her şey değişti... İstek şimdi başka oldu. Hal başka hal oldu. Büyük bir   saltanat geldi. İlk önce dünyada bir velayet-i Kübra; sonrası da   ahirette... Dünya kendine ve evladına yer oldu. Ahiret ise ebedi bir   yuva... Ve sonsuz bir sığınak..
  Ey mümin! Senin için Hz. Adem ve Hazret-i Muhammed de dostluk ve   muhabbet için iyi adetler var... Herhalde hatanı bil, tevbe et...
 
  alıntı
 
                                     
     
         
     
     
     
       
         

kadiri tarikatı
« Yanıtla #2 : 25 Haziran 2011, 14:03:26 »
                              Seyyid Abdülkâdir Geylânî (k.s.) Efendimizin Gönlünde Ramazan-ı Şerif
 
 
Başlangıcı rahmet, ortası mağfiret ve sonu cehennemden âzâd olmak   olan Ramazan-ı Şerif’in geçmesinden ve fakat günahkârların ve iyilerin   Rabbi olan Allâh ’ü Teâlâ’nın meleklerinin selâmından nasibi olmamaktan   büyük musibet olur mu? Bu, Allâh ’ü Teâlâ’dan uzak olmak, taşkınlar   arasında bulunmak, şeytana uymak, cehennem yolunun yolcularına katılmak,   cennet yolu yolcularından uzak olmaktan başka birşey değildir. Zarar   ancak yed-i kudretinde bulunan Allâh ’ü Teâlâ’ya tâati terktendir.

 
  Şehr-i   Ramazan, safa ayı, vefa ayı, zikredenler ayı, sabredenler ayı, sadıklar   ayıdır. Şehr-i Ramazan senin kalbinin düzelmesine, günahları terkine,   şakilik ve günahkârlardan uzak kalmana tesir etmez ise, kalbine hangi   şey tesir eder ve senden hangi iyilik beklenir, senden hangi kurtuluş   umulur.
 
  Ey   zavallı! Yükselmene ve merhamet olunmana sebep olacak şeylere karşı   uyanık ol. Gafletten uyan. Kendine gel. Sana gelen şeye dikkat et. Bu   aydan kalan günleri, tevbe ve inabe ile geçir. İstiğfar ve tâate sarıl.   Faydanı bunlardan bil. Gözyaşları dökerek Ramazan ayını uğurla, uğursuz   nefsine avazın çıktığı kadar veyl, korku ve helak ile ağla. Çok oruç   tutanlar vardır ki bu Ramazan-ı Şerif’ten başka bir daha kendisine oruç   nasip olmaz, çok gece ibadet edenler vardır ki Ramazan’dan başka bir   daha ibadet edemez, amel edenin ücreti, işini bitirdiği zaman verilir,   bizim ise amelimiz bitti. Keşke oruç ve namazlarımızın makbul olduğunu   yahut makbul olmayıp yüzümüze çarpılır cinsten olduğunu bilseydik. Keşke   iyi amellerimizi bilip, onlara sevinseydik. Yahut kötü olan   amellerimizi bilip üzülseydik. Hadis-i Şerifte: “Çok   oruç tutan vardır ki, orucundan açlık ve susuzluktan başka bir şey   ellerinde kalmaz. Çok gece ibadet edenler vardır ki, gece kalkmasından   uyanıklık ve uykusuzluktan başka ellerine bir şey geçmez.” buyuruldu.
 
 
Esselâmü   aleyke yâ Şehre’s-Sıyâm, Esselâmü aleyke yâ Şehre’l-Kıyâm, Esselâmü   aleyke yâ Şehre’l-Îman, Esselâmü aleyke yâ Şehre’l-Kur’an, Esselâmü   aleyke yâ Şehre’l-Envâr, Esselâmü aleyke yâ Şehre’l-Mağfireti   ve’l-Ğufrân, Esselâmü aleyke yâ Şehre’d-Deracât ve’n-Necât   mine’d-derekât, Esselâmü aleyke yâ Şehre’t-Tâbiîne’l-Âbidîn, Esselâmü   aleyke yâ Şehre’l-Ârifîn, Esselâmü aleyke yâ Şehre’l-Müctehidîn,   Esselâmü aleyke yâ Şehre’l-Emân.[/font][/size][/b]
 
  Âsilere haps, müttakîlere   enîs idin. Yâ Rabbe’l-Âlemîn ve yâ Erhame’r-Râhimîn! Bizi oruç ve namazı   kabul olanlardan, günahı sevaba çevrilenlerden, rahmetinle cennetlerine   soktuğun ve yüksek dereceler verdiğin kullarından eyle. Âmin.

 
  * Günyetü’t-Tâlibîn, Müter. A. Faruk Meyan, Çelik Yay. s.310-311.                                     
     
         
     
     
     
       
         

kadiri tarikatı
« Yanıtla #3 : 25 Haziran 2011, 14:03:46 »
Abdülkâdir Geylânî'nin Tasavvufa İntisâbı                                                                                                                                        Abdülkâdir Geylânî'nin Tasavvufa İntisâbı
 
  Bağdad’da Hocası Ebû Said Ali bin el-Mübarek el-Mahzumî’nin kendisine   tahsis ettiği Babü'l-Erec’deki medresede tefsir, hadis, kıraat, fıkıh ve   nahiv gibi ilimler okuttu ve vaaz vermeye başladı. Ancak bir süre sonra   bütün bunları bırakarak halvete çekildi.

  Bağdad   mutasavvıflarıyla yakın dostluklar kurduğu bu yıllarda Şeyh Ebû’l-Hayr   Muhammed b. Müslim ed-Debbâs (ö.525/1131)’ın sohbetinde bulunmuş, ilk   intisâbını bu zata yapmıştı. Onun yanında gerçek mücahidlere yakışır bir   süluk çıkaran Geylânî, rivayete göre bilahare bu zata damad olmuştur.
 
  Debbâs’dan   aldığı tarikat yolunu kadı Ebi Said el-Mübarek el-Mahzumî’nin yanında   kemâle erdirmiş ve ondan icazet almış, tarikat hırkasını da onun elinden   giymiştir.
 
  Geylanî   Bağdâd ve Kerh civarında yirmibeş seneye yakın inziva hayatı   sürdürmüştü. Son halvette, tam kırk gün hiç bir şey yiyip içmediği gibi,   her hangi bir kişi tarafından yedirilinceye kadar da yememeğe   azmetmişti.
 
  Geylanî   bu şekilde maddi ve manevi kemale erdikten sonra 520/1126 senesinde   Bağdad’a dönerek yeni baştan vaaz ve nasihat toplantılarında aşk ve   irfan erbâbına hakikat ve marifet öğretmeye başladı                                     
     
         
     
     
     
       

kadiri tarikatı
« Yanıtla #4 : 25 Haziran 2011, 14:04:10 »
                              Gavsiyye-2'den devâmla ..
 
  Gavs-i Âzâm Diyor ki:
  — (Mâna âleminde) Rabbimi   gördüm; Bana buyurdu ki: “Ey Gavs-ı Â’zam! Kim ilimden sonra Ben’den   rü’yeti (Beni görmekliği) isterse, hakikat o, rü’yet ilmiyle mahcûbdur,   yani rü’yet ilmi ara yerde perdedir. Kim de rü’yetin ilimden başkası   olduğunu zannederse, hakikat o, RÜ’YETULLAH ile aldanmıştır.”
  Sonra Rabbim buyurdu ki:
  — Ey Gavs-ı Â’zam! Beni   gören kimsenin, artık her hâl ve kârda sormaya ihtiyacı kalmaz. Beni   görmeyen kimseye ise, sormak fayda vermez. Böylesi söz yönünden perde   arkasında kalmıştır. Yani söz, onunla rü’yetullah arasında perde   olmuştur.
  Ey Gavs-ı Â’zam! Benim   katımda fakir, hiç bir şeyi olmayan kimse demek değildir. Bilakis her   hususta emir verme yeteneği olan kimsedir. O, bir şeye “Ol” deyince, o   da oluverir.
  Sonra yine Rabbim buyurdu ki:
  — Cennetlerde Benim   zuhurumdan sonra artık ne ülfet, ne de nimetin değeri kalır. Cehennemde   de Benim onlara hitabımdan sonra ne yabancılık kalır; ne de ateşte   yanmak!
  — Ey Gavs-ı Â’zam! Ben her   cömert ve âlicenâb kişiden daha cömert ve ihsan sahibiyim ve Ben her   merhamet edenden daha merhamet ediciyim.
  Rabbim devamla buyurdu:
  — Ey Gavs-ı Â’zam! Benim katımda uyu, ama halkın uyuduğu gibi değil; ancak o takdirde Beni görebilirsin.
  Bunun üzerine Rabbime dedim ki:
  — “Ya Rabbi! Senin katında nasıl uyuyayım?”
  Rabbim buyurdu ki:
  — Bedeni lezzetlerden kesip   dondurmakla; nefsi şehvetlerden uzaklaştırmakla; kalbi hatıralardan   paklamakla; ruhun zaman mefhumundan ilgisini kesmekle ve zâtını, Zât-ı   İlâhiyemde fenâ (yok) etmekle uyuyabilirsin.
  Rabbim yine buyurdu:
  — Ey Gavs-ı Â’zam! Kendi   arkadaş ve yâranlarına de ki: Sizden kim Beni arzuluyorsa fakirliği   seçip beğensin; sonra da fakirliğin fakirliğini… İşte bu fakirlik   tamamlanınca artık onun ötesinde ancak Ben varım.
  — Ey Gavs-ı Â’zam!   Yarattıklarıma karşı merhametli ve şefkatli olusan, o zaman müjde sana!…   Yine müjde sana, eğer yarattıklarıma karşı bağışlayıcı olursan!
  Sonra Rabbim buyurdu:
  — Ey Gavs-ı Â’zam! Arkadaş   ve dostlarına de ki: Fakirlerin davetini ganimet bilsinler. Çünkü   fakirler Benim yanımda, Ben de onların yanındayım.
  — Ey Gavs-ı Â’zam! Ben her şeyin varılacak tek sığınağıyım ve Ben herşeyin nazargâhıyım; dönüş Bana olacaktır.
  Ey Gavs-ı Â’zam! Sen cennete   de, ondaki mevcut nimetlere de bakma! O zaman Benim tecellimi vasıtasız   olarak görebilirsin. Bunun gibi cehenneme ve ondaki şeylere de bakma; o   zaman Benim tecellimi vasıtasız olarak yine görebilirsin.
  Sonra Rabbim devamla buyurdu ki:
  — Ey Gavs-ı Â’zam! Cennet   ehli, cennet ile; cehennem ehli de cehennem ile meşguldür. Ey Gavs-ı   Â’zam! Cennet ehlinden bir kısmı oradaki mevcut nimetlerden Bana   sığınırlar. Nitekim cehennem ehli de cehennemin şiddetinden Bana   sığınırlar.
  Ve Rabbim buyurdu:
  — Ey Gavs-ı Â’zam! Benim,   Nebî ve Resullerden başka öyle kullarım var ki, onların ahvaline dünya   ve ahiret ehlinden hiç bir kimse muttali olamaz; hatta ne cennet, ne de   cehennem ehlinden bir kimse, ne cennet bekçisi Rıdvan, ne de cehennem   bekçisi Mâlik onların ahvalini bilebilirler. Ben onları ne cennet, ne de   cehennem ehli kıldım. Ne sevap ehli, ne de azab ehli eyledim; ne hûri   için, ne de gılman için onlara bu imkanı verdim. Tanımasalar bile onlara   gönülden inanan kimselere müjdeler olsun!
  Rabbim devamla buyurdu ki:
  — Ey Gavs-ı Â’zam! İşte sen   onlardan birisin. Onların şu dünyada alametleri şudur: Bedenleri az   yemek ve az içmekten eriyip gitmiştir. Nefisleri şehvetlerden geri   kalmış, yanmıştır. Gönülleri hatıralardan paklanıp ütülenmiştir. Ruhları   zaman mefhumundan arınıp manevi düzeye kavuşmuştur. Onlar, evet Onlar   Bekâ Yârânı’dır, ebedileşen Allâh  dostlarıdır.
  Likâ nuru (Allâh ’a kavuşma nuru) ile kavrulmuşlardır
  Ey Gavs-ı Â’zam! Çok sıcak   bir günde susamış bir kimse sana gelir ve sen de soğuk suya sahib olur,   aynı zamanda suya ihtiyacın da olmazsa, eğer o susamışı sudan men’edecek   olursan, şüphesiz ki o zaman sen cimrilerin en cimrisisin. Ve artık   Ben, kendimi merhamet edenlerin en çok merhamet edeni olarak tescil   etmemle beraber, öylesine susamışları kendi merhametimden nasıl   men’ederim?…
  Rabbim yine buyurdu ki:
  — Ey Gavs-ı Â’zam! Günah   işleyenlerden hiç biri Ben’den uzaklaşmadı ve ibadet ehlinden de hiç bir   kimse Bana yaklaşmadı. (Çünkü yakınlık ve uzaklık nisbîdir. Allâh ’ın   ilmi, kudreti ve rahmeti her şeyi içine alıp kuşatmıştır.)
  Ey Gavs-ı Â’zam! Eğer bir   kimse Bana yaklaşacak olsaydı, herhalde o, günahkarlardan biri olurdu.   Çünkü onlar âciz, yeteneksiz ve pişmanlık duyan kimselerdir.
  Ey Gavs-ı Â’zam! Aczini,   yeteneksizliğini bilmek, nurların ve feyizlerin kaynağıdır. Kendini   beğenmişlik ise, karanlıkların menbaıdır.
  Ve Rabbim buyurdu:
  — Ey Gavs-ı Â’zam! Günahkarlar, günahları sebebiyle mahcûbdurlar. (Günah, onlarla ilâhi tecelli arasında bir perde olur.)
  İbadet ehli ise,   ibadetleriyle mahcûbdurlar. Bunların ötesinde Benim bir milletim daha   var ki, onların ne günah üzüntüleri, ne de taat ü ibadet kederleri olur.
  Sonra Rabbim buyurdu:
  — Ey Gavs-ı Â’zam! Günahkarları fazilet ve iyiliğimle; kendini beğenenleri de adalet ve azabımla müjdele!
  — Ey Gavs-ı Â’zam! İbadet ve taat ehli, Benim Naim sıfatımı zikretmekte; günah ehli de Benim Rahîm sıfatımı anmaktadır.
  Ey Gavs-ı Â’zam! Ben,   günahtan geçtiği zaman günahkar kimseye yakınım; taat ve ibadetini   bıraktığı zaman itaatkar kimseye ise uzağım.
  Ve Rabbim buyurdu:
  — Ey Gavs-ı Â’zam! Halk   tabakasını yarattım, Benim güzelliğimin nuruna güç getiremediler. Bu   nedenle kendimle onlar arasına zulmet perdesi gerdim.
  Havâssı (seçkin kişileri)   yarattım, onlar da Bana komşu olmaya güç yetiremediler. Bu nedenle ilahi   nurlarımı kendimle onlar arasına perde yaptım.
  — Ey Gavs-ı Â’zam! Arkadaş ve yâranına de ki: Onlardan kim Bana kavuşmak istiyorsa, Benden başka herşeyden sıyrılıp çıksın!
  — Ey Gavs-ı Â’zam! Dünyanın   iniş ve yokuşlarından, geçiş ve derbentlerinden çık ki, âhirete   ulaşasın! Âhiretin de geçit ve derbentlerinden çık ki Bana kavuşasın!
  Sonra yine Rabbim buyurdu:
  — Ey Gavs-ı Â’zam!   Cisimlerden ve nefslerden çıkıp uzaklaş, sonra da kalblerden ve   ruhlardan sıyrılıp çık ve sonra hüküm ve kaydından da çık ki, Bana   kavuşasın!
  Ve Ben, Rabbime sordum:
  — Ey Rabbim! Hangi namaz sana daha çok yakındır?
  Rabbim buyurdu:
  — Şu namaz ki, içinde Benden başkası bulunmaz ve namaz kılan da, kıldığı o namazdan gâib bulunur.
  Yine sordum:
  — Hangi oruç Senin yanında daha üstündür?
  — Şu oruç ki, onda Benden başkası yoktur ve o oruçlu da ondan gâib bulunur…
  — Hangi ağlayış Senin katında daha makbuldür?
  — Gülenlerin ağlaması.
  — Hangi gülmek Senin katında daha üstündür?
  — Ağlayanların gülmesi.
  — Hangi tövbe Senin yanında daha faziletlidir?
  — Günahdan korunmuşların tövbesi.
  — Hangi korunma Senin katında daha iyidir?
  — Tövbe edenlerin korunması.
  Ve sonra Rabbim buyurdu:
  — Ey Gavs-ı Â’zam! İlim   sahibine Benim yanımda hiçbir yol yoktur; ancak imandan uzak bir ilmin   yalnız başına sahibini Allâh ’a kavuşturamayacağını kabul ettikten sonra   yol bulabilir. Çünkü imandan uzak bir şekilde o ilmi alıp o vaziyette   kalırsa şeytanlaşır.
  Yüce Rabbimi mâna âleminde gördüm ve kendisine sordum:
  — Ey Rabbim! dedim, aşkın mânası nedir?
  — Aşk, aşıkla maşuk arasında bir hicaptır.
  Rabbim devamla buyurdu:
  — Ey Gavs-ı Â’zam! Tövbe   etmek istediğin zaman, günah üzüntüsünü iç âleminden; korku ve   tehlikeleri gönülden çıkarman gerekir. Bu takdirde Bana ulaşırsın! Aksi   halde alay edenlerden, işi alaya alanlardan olursun.
  Ey Gavs-ı Â’zam! Benim   harîm-i ismetime girmek istediğin zaman, artık ne mülk ve melekûte ve ne   de ceberûta iltifat etme. Çünkü mülk âlimin şeytanıdır; melekût ârifin   şeytanıdır; ceberût vâkıfın şeytanıdır. Bunlardan birine razı olan   kimse, Benim katımda koğulmuşlardan sayılır.
  Ey Gavs-ı Â’zam! Mücâhede,   müşâhededen bir denizdir. Bu denizin balıkları orada bekleyenlerdir. O   halde müşâhede denizine girmek isteyen kimsenin, mücâhedeyi seçip   beğenmesi gerekir. Çünkü mücâhede, müşâhedenin ayıdır.
  Sonra Rabbim bana buyurdu ki:
  — Ey Gavs-ı Â’zam! İstekliler için mücâhede lazımdır; Bana olan lüzumları gibi.
  — Ey Gavs-ı Â’zam!   Kullarımdan Bana en sevgili olan, anası - babası ve evlâdı bulunduğu   halde kalbi Benimle meşgul bulunan kimsedir. O kadar ki, babası ölecek   olursa onun için hiç bir üzüntü taşımaz. Evladı ölecek olursa, evlad   üzüntüsü diye bir hali görülmez. İşte kulum bu mertebeye yükselince,   artık o Benim yanımda babasız ve evladsızdır.
  Ve Rabbim buyurdu:
  — Ey Gavs-ı Â’zam! Benim sevgim sebebiyle baba yokluğunun tadını hissetmeyen kimse, Vahdâniyet ve Ferdâniyet lezzetini bulamaz.
  — Ey Gavs-ı Â’zam! Bir yerde Bana bakmak istediğin zaman, içinde Benden başkası bulunmayan bir gönül seç!
  Dedim ki:
  — Ya Rab! İlmin ilmi nedir?
  — İlmin ilmi, ilimden yana bilgisizliktir, diye buyurdu ve sonra devam etti:
  — Ey Gavs-ı Â’zam! Gönlü mücâhedeye meyleden kula müjde olsun!… Gönlü şehvetlere meyleden kula da yazıklar olsun!
  Gavs-ı Â’zam diyor ki:
  — Rabbimden Mi’rac hakkında sordum. Rabbim buyurdu ki:
  — Mi’rac, Benden başka her   şeyden sıyrılıp yükselmektir. Böyle bir mi’racın kemâli yükselme ve   huzurda sağa - sola iltifat etmemektedir.
  Ve sonra Rabbim şöyle devam etti:
  — Ey Gavs-ı Â’zam! Benim   katımda Mİ’RAC’ı olmayan kimsenin namazı namaz sayılmaz. Namazdan mahrum   olan kimse, Benim yanımda mi’racdan da mahrumdur.
  Ve burada Azîz ve Celîl olan Allâh ’ın sebepleri kolaylaştırmasıyla GAVSİYYE, ki buna Mİ’RACİYYE de denir, tamamlandı.
  Kaynak:Füyuzat-ı Rabbaniyye
  [1] Hak Teâlâ ve tekaddes   hazretleri yemekten, içmekten münezzehtir. O’nun (cc) şanı yücedir.   Bütün kemal sıfatlarla sıfatlıdır.. Eserin bu ibaresi zahirî mânâ ile   anlaşılmaz. Aşağıdaki hadîs-i şerifi okursak ne denilmek istendiğini   anlarız. Resûlullah (sav) Efendimizin şöyle buyurduğu rivayet   edilmiştir:
  "Kıyamet günü Allâh -ü Teâlâ (cc) kuluna:
  - Ey Ademoğlu, Ben acıktım, Beni yedirmedin. O şahıs:
  - Seti âlemlerin Rabbisin (cc), ben Seni nasıl yedirecektim yâ Rab (cc), der. Allâh -ü Teâlâ (cc):
  - Aç olan din kardeşin sana   geldi de sen onu yedirmedin, eğer onu yedirseydin, Beni yedirmiş gibi   olurdun, buyurur.” -Müslim (ra), Ebû Hureyre’den (ra) rivayet etmiştir.                                     
     
         

kadiri tarikatı
« Yanıtla #5 : 25 Haziran 2011, 14:04:38 »
                              Gavsiyye-1
 
  İlâhî İhsân
  Bismillâhirrahmânirrahîm
 
  Belirsiz ve muğlak şeyleri keşfeden Allâh ’a hamdolsun. Yaratılmışların hayırlısı Hazreti Muhammed’e (A.S.) salât ü selâm olsun!
  Allâh ’dan başkasına gönül bağlamayıp ürken, Allâh  ile gönül alışkanlığı içinde ünsiyet kuran Gavs-i Âzâm diyor ki:
  “Cenâb-ı Hak (c.c) Bana (ilham yoluyla) şöyle buyurdu:
  — Ey Gavs-ı Â’zam!
  — Buyur Allâh ım buyur, emrine âmâdeyim!
  — İnsanlık âlemiyle   melekût âlemi arasındaki her hal ve sınır, ŞERİAT’ın kendisidir. Melekût   âlemiyle, Allâh ’a varmanın üçüncü basamağı olan CEBERÛT âlemi   arasındaki her hal ve sınır, TARİKAT’ın kendisidir. CEBERÛT âlemiyle   LÂHUT (ilâhi âlem) arasındaki her hal ve sınır ise, HAKİKAT’ın   kendisidir.”
  Ve sonra Allâh  (c.c.) şöyle buyurdu:
  — “Ey Gavs-ı Â’zam! Ben, insanda zâhir (belirgin) olduğum kadar hiç bir şeyde zâhir olmadım.”
  Bu beyandan sonra bu kez Ben, Rabbime sordum:
  — Sizin için, size mahsus bir yer var mıdır?
  — Ey Gavs-ı Â’zam! Yerleri (mekânları) yaratıp oluşturan Benim. Bu bakımdan Benim için hiç bir mekân olamaz, buyurdu.
  — Ya Rab! Sizin yemeniz ve içmeniz olur mu?
  — Ey Gavs-ı Â’zam! Fakirin yemesi ve içmesi Benim yemem ve içmemdir.
  Ve sonra şöyle sordum:
  — Ya Rab! Melekleri neden ve hangi şeyden yarattın?
  — Ey Gavs-ı Â’zam! Melekleri insanın nûrundan yarattım; insanları da kendi nûrumdan vücuda getirdim.
  Buyurdu ve şöyle devam etti:
  — Ey Gavs-ı Â’zam! Ben ne   güzel istekliyim, insan da ne güzel istenilendir! Binici olarak ne   güzeldir İNSAN ve ne güzeldir O’na binit olan varlıklar!
  Rabbim sonra devamla buyurdu ki:
  — Ey Gavs-ı Â’zam! İNSAN   Benim sırrımdır; Ben de O’nun sırrıyım. Eğer insan Benim katımdaki   mevkiini bilmiş olsaydı, her nefes alıp verişinde “BUGÜN MÜLK KİME   AİTTİR?” Âyetini okurdu.
  Ve sonra Rabbim buyurdu ki:
  — Ey Gavs-ı Â’zam! İnsan   ne yerse, ne içerse, ne kadar ayağa kalkarsa ve ne kadar oturursa; ne   kadar konuşur ve ne kadar susarsa; ne kadar bir iş işler, ne kadar bir   şeye yönelir ve ne kadar bir şeyden uzaklaşıp ayrılırsa, mutlaka Ben   O’nda bulunuyor ve O’nu harekete geçiriyorum. Çünkü Kudretim her varlığı   kapsayıp içine almıştır!
  Rabbim sonra buyurdu:
  — Ey Gavs-ı Â’zam!   İnsanın cismi, nefsi, kalbi, ruhu, kulağı, gözü, ayağı, dili var ya;   işte onların hepsinde Ben varım. Hepsi de Benim tecellimle zâhir olur;   Ben onların başkası değilim.
  Ey Gavs-ı Â’zam! Fakirlik   ateşiyle yananı, yoksulluk kırgınlığıyla kırgın bulunanı gördüğün zaman   ona derhal yaklaş; çünkü Benimle onlar arasında hiç bir perde yoktur.
  Rabbim yine buyurdu:
  — Ey Gavs-ı Â’zam! Bir   şey yediğin, bir şey içitiğin, bir uykuya yattığın ve her halin uyanık   bir kalb ve gören bir göz ile olsun!
  Ey Gavs-ı Â’zam! Bâtında   (gizlide) Bana olan yolculuktan mahrum bulunan kimse, zâhiri (açık ve   seçik) yolculukla imtihan edilir de, bu yolculuğunda Ben’den ancak   uzaklaşmayı artırır.
  Ve sonra devamla Rabbim buyurdu ki:
  — Ey Gavs-ı Â’zam!   İttihad (birleşme) öyle bir haldir ki, kelime ile anlatılamaz ve ona bir   tabir de verilemez. Bu hal gönülde yer bulup mevcut olmadıkça ittihada   inanan kimse küfre düşer. Kim de Hakk’a vuslat peyda ettikten yani Bana   gönül yoluyla kavuştuktan sonra gaflet içinde ibadet ederse, o, Allâh ’a   eş-ortak koşmuş olur.
  Rabbim yine buyurdu:
  — Ey Gavs-ı Â’zam! Kim   ezelî (öncesi olmayan) saâdetle mutlu olursa, ona müjde!… Çünkü o,   ebediyen rezîl ve rüsvây olmayacaktır. Kim de ezelî şekâvetle (mutsuzluk   ve bedbahtlıkla) mutsuz olursa, ona da yazıklar olsun! O artık, bir   daha makbul bir insan olmayacaktır!
  Ve yine Rabbim buyurdu ki:
  — Ey Gavs-ı Â’zam!   Fakirlik ve yoksulluğu insana binek yaptım; bu bineğe kim binecek   olursa, çölleri ve vadileri aşmadan önce yüce makama ulaşır.
  Sonra yine buyurdu:
  — Ey Gavs-ı Â’zam! Eğer   insan ölümden sonra meydana gelen şeyleri bilmiş olsaydı, dünyada   yaşamayı hiç de temenni ve arzu etmez ve Benim huzurumda her ân ve   dakika “YA RAB! CANIMI AL.” diye yalvarırdı.
  Ey Gavs-ı Â’zam! Halkın   kıyamet günü Benim katımdaki hüccetleri, sadece “ONLAR SAĞIRDIRLAR,   DİLSİZDİRLER, KÖRDÜRLER.” Âyetinin hükmü olacak ve sonra da hasret ve   ağlamak…
  Kabirdeki durumları da böyledir.
  Rabbim devamla buyurdu ki:
  — Ey Gavs-ı Â’zam!   Muhabbet (gönülden gelen sevgi) daima iki taraflıdır; sevgi, sevenle   sevilen arasındadır. Seven, sevgiyi aşıp fenâ bulunca sevgilisine   kavuşur.
  Rabbim yine buyurdu:
  — Ey Gavs-ı Â’zam!   Ruhları, kendilerine “BEN SİZİN RABBİNİZ DEĞİL MİYİM?” âyeti hitabımdan   sonra verdim. Ruhların kendi kalıplarında kıyamete kadar beklemekte   olduklarını görüyorum.
 
  Gavsiyye-1                                     
     

kadiri tarikatı
« Yanıtla #6 : 25 Haziran 2011, 14:05:04 »
                             
Hazret-i Abdulkadir Geylani Efendimiz'e Muhyiddîn denmesinin sebebi
  (Hicrî) 521 (Milâdî) 1127) yılında bir cuma günü, rengi bozulmuş, cılız bedenli birisiyle karşılaştım.
  Bana:
  Es-Selâmü aleyk ey Abdülkâdir! dedi.
  Selâmına mukabelede bulundum. Sonra: “Yaklaş!” dedi. Yaklaştım.
  “Yanıma otur!” dedi. Yanına oturdum. Birden, bedeni büyüdü, yüzü güzelleşti ve rengi açılıverdi. Ben bu durumdan korktum. Bana:
  “Beni tanıyor musun?” dedi.
  “Hayır” dedim.
  “Ben dînim. Ben, senin gördüğün gibi zayıflamıştım. Allâhu Teâla beni seninle canlandırdı. Sen Muhyiddinsin” dedi.
 
  Abdülkâdir Geylânî bu târihten sonra insanların kendisine bu la&shy;kap ile hitap ettiklerini belirtir.                                     
     
         
     
     
     

kadiri tarikatı
« Yanıtla #7 : 25 Haziran 2011, 14:05:30 »
                              ABDULKADİR GEYLANİ (k.s) ve KADİRİLİK
 
  --------------------------------------------------------------------------------
 
  ABDULKÂDİR GEYLÂNî: Hicri.V. Asırda İslâm aleminde karışıklıklar,   kavgalar ve çekişmeler hüküm sürüyor, bu karışıklık siyasi dini ve ilmi   sahalarda aynı şekilde varlıklarını hissettiriyordu. Bağdat’taki Abbasi   halifeleri ile şeklen ona bağlı olan sultanlıklar arasında bitmeyen bir   ihtilaf vardı. İslâm mezhebleri arasındaki çekişmeler, sünnî mezhebler   arasındaki rekabetler, sonu gelmeyen tartışmalara yol açıyordu. Siyasi   sahadaki bunalım ve sıkıntı, fikri anarşi, halkın muhtelif hizip ve   zümrelere bölünerek farklı mezhebler halinde dağılmaları, her zümrenin   taassuba meyletmesi halk arasında ümitsizliğin ve karamsarlığın   yayılmasına, ruhlarının korku ve ızdırapla dolmasına yol açmıştı. 1
 
  İşte bu dönemde İslâm ümmeti, akîdede imanı, dinin temel esaslarına   itimadı, ahlakta istikameti telkin edecek, ilmi ve şahsi nüfuza sahip   bir önderi iştiyakla bekliyordu. şüphesiz ki bu önder yeni eserler ile   üstünlüğü görülecek, ilmi kabiliyete, sağlam bilgilere sahip, ihlas ve   cihad eri birisi olmalı idi. Yüce Allâh  İslâm ümmetine h.V. asırda, bu   aradıkları şahsiyeti bahşetti. Bu kişi İmam-ı Gazali(ö.505/111)’den   başkası değildi.2
 
  Gazzali, kuvvetli kişiliği ve ilmi sahadaki başarılı mücadelesi ile   Yunan felsefesinin tesirine, Batınîliğin ilhadına karşı koymuş, İslâm   ülamasının problemler karsısındaki tutumuna aktivite kazandırmış,   ıslahat ve yenilik tarihinde büyük bir görevi yerine getirmişti.
 
  Onun sünnî İslâm inancına yeniden hayat kazandırması ve İslâm   düşüncesine canlılık getirmesinde en büyük amil hiç şüphesiz ilmî ve   tasavvufî şahsiyeti idi.
 
  Gazzali’nin ıslahat ve yenilikleriyle yeniden hayat bulan İslâm inancı   ve toplumu zamanla tekrar bozulmaya yüz tutmuş, ahlakî alanda yeni dini   önderlere ihtiyaç duyulmuştu. Çünki İslâm toplumu bu dönemde, ahlakî ve   içtimaî alanlarda nifak, cehalet ve gaflet hastalıkları sebebi ile büyük   bir bunalım yaşıyordu. Nitekim devlet yönetiminin dalkavuk elemanları,   saray yöneticilerinin takipçilerinden oluşan yeni bir menfeat-perest   topluluk oluşturmuştu. Toplumu yöneten idareci kadrolar halka zulüm ve   baskı yapıyorlardı. Bir tarafta servet sahipleriyle, bu serveti   sorumsuzca harcayan azgın bir sınıf, diğer tarafta bir çok bunalımlar   içinde sıkıntı elem ve ızdırapla yaşayanlardan meydana gelen başka bir   zümre teşekkül etmişti. Hülasa cemiyet gün geçtikçe cahiliyye   özelliklerine sahip bir toplum yapısını arzetmeye başlamıştı.3
 
  İnsanlık, dünyaya taparcasına bağlılığı önleyebilecek, ahiret, inanç ve   akidesini diriltip insanları Allâh ’ın rızasına doğru yönlendirebilecek,   yöneticilerine sorumluluklarını hatırlatıp geniş halk kesimlerine tek   güç olan Allâh ’ı bildirebilecek cehalete ve zulme karşı imanı, ruhu   yeniden diriltecek bir tebliğciye şiddetle muhtaçtı.4
 
  İşte İslâm bu insanları yeniden diriltecek tebliğcisine beşinci asrın   sonunda Kâdiriyye tarikatın kurucusu ve hemen bütün tarikatlerde başbuğ   kabul edilen, tarikatler devri tasavvufun en büyük siması olarak   anabileceğimiz Abdülkâdir Geylânî ile kavuşuyordu.

 
  alıntı                                     
     
         
     
     
     

kadiri tarikatı
« Yanıtla #8 : 25 Haziran 2011, 14:05:56 »
                              Abdulkâdir Geylanî Vefât Edeceği Sırada ..
 
  Abdülkâdir-i Geylanî Hazretleri vefât edeceği sırada, oğullarına buyurdu ki: "Yanımdan ayrılın! Çünkü zâhirde, görünüşte sizinle, bâtında sizden başkasıyla yâni Allâh ü teâla ile berâberim."
 
  Yine o esnâda buyurdular: "Yanımda sizden başkaları da vardır. Onlara yer açın. Onlara edebi gözetin. Burada büyük rahmet vardır. Onları sıkıştırmayın!"

 
  Yine; "Aleyküm-üs-selam ve   rahmetullahi ve berekâtühü. Allâh ü teâlâ beni ve sizi magfiret etsin!   Allâh ü teâlâ benim ve sizin tövbelerimizi kabûl etsin!" Bir gün bir gece   hep böyle buyurdular.
 
 
 
  Oğlu Şeyh Abdürrezzâk anlatır:
 
  Gavs-ül âzam, o esnâda, ellerini kaldırıp, uzattı ve; "Ve aleyküm selâm ve rahmetullahi ve berekâtühü! Tövbe ediniz!" buyurdu.
 
  Vefât ederken iki defâ; "Allâh ümme refîk al a'lâ." deyip; "Size geliyorum, size geliyorum." buyurdu.
 
  Tekrar buyurdu ki: "Durun!" Bunun ardından, ona ölüm ve sekerât hâli geldi.
 
  Bu hâlde iken; "Bana kimse bir şey sormasın. Ben, Allâh ü teâlânın ilminde bir hâlden başka bir hâle geçmekteyim." buyurdu.
 
  Son anlarında, oğlu Abdülcebbâr;   "Babacığım, bedenin acı duyuyor mu?" diye arz edince; "Bütün uzuvlarım   acı içindedir. Yalnız kalbimde hiç acı ve elem yok. O, Allâh ü teâlâ   iledir." buyurdu.
 
  Oğlu Şeyh Abdülazîz;   "Hastalığınız nasıldır?" diye sorunca; "Benim hastalığımı, insan, cin ve   meleklerden hiçbiri bilmez ve anlayamaz. Allâh ü teâlânın ilmi, hükmü   ile nâkıs olmaz. Hüküm değişir, ilim ise değişmez. Allâh ü teâlâ,   dilediğini siler, dilediğini yazar. Ümm-ül-kitab O'ndadır, O'na   yaptığından suâl olunmaz. Kullara ise, yaptıkları sorulur." buyurdu.
 
  Daha sonra; "Kudret ile hâkim,   kullarına ölüm ile gâlib olan Allâh ü teâlâ, her ayıp ve kusurdan   münezzehdir. Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah!" Sonra da; "Allâh    Allâh  Allâh ..." deyip sonra sesini kesti, dilini damağına yapıştırıp,   mübarek rûhunu teslim eyledi...
                                     
     
         
     
     
     
       
         
     
     

kadiri tarikatı
« Yanıtla #9 : 25 Haziran 2011, 14:06:50 »
Abdulkâdir Geylâni Hazretlerinin Kerâmetleri                                                                                                                                        Abdulkâdir Geylâni Hazretlerinin Kerâmetleri
 
 
  Hazret-i Şeyh Düneyrî; senedi sahibiyle şöyle rivayet ediyor:
 
  Birgün   Cenâb Gavsü'l-Âzâm Sultan Şeyh Abdülkâdir, kalabalık bir topluluğa vaâz   ediyordu. Şiddetli bir rüzgâr esmeye başladı. O esnada birkaç tane   dolangaç kuşu, vaâz meclisinin üzerinde uçuyordu. Meclisde hazır   olanlardan bazı kimseler:
 
  - Bugün bu kuşlara ne oluyor? Diye fısıldadılar.
 
  Şeyh Abdülkadir yüzünü göğe kaldırdı.
 
  - Ey Rüzgâr! Dolangaçların başını bedenlerinden ayır! dedi
 
  Bu emir   üzerine hemen dolangaçların kafaları, bedenlerinden ayrıldı. Her birisi   bir tarafa düştü. Şeyh Seyyid Abdülkadir Geylâni Hazretleri sessiz ve   sakince vaâz kürsüsünden indi. Kuşların bedenleriyle başlarını toplayip   bir araya getirdi. Sonra elini üzerlerine koyarak:
 
  - BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHÎM. Dedi.
 
 
  Kuşlar Bi   İznillah-i Teâla dirilip kalktılar ve havada bir müddet uçuştuktan   sonra kaybolup gittiler. (Himmet'i; Kerâmeti İnkâr Edenlere El-Cevâb)
 
 
----***----
 
  Gavsü'l-Âzâm   Sultan Şeyh Abdülkadir Geylâni Hazretleri birgün ders verirken üzerine   kocaman bir yılan düştü. Şeyhin etrafında bulunanlar korkup kaçtılar.   Fakat Gavsü'l- Âzâm Abdülkadir Geylâni Hazretleri hiç istifini bozmadı.   Yılan şeyhin eteğinden girdi, yakasından çıktı ve boynuna sarıldı. Bu   esnada Gavsü'l-Azam Hazretleri hiç istifini bozmadan ve konusmasını   kesmeden vaâzına devam etti.
 
  Sonunda   yılan çekilip Seyyid Abdülkadir Hazretlerinin huzurunda durdu. Ve   Gavsü'l -Âzâm Hazretlerinden başka kimsenin anlayamayacagi bir lisânla   Şeyh Hazretleri'ne hitab eder gibi birşeyler konuştu. Ve ayrılıp gitti.
 
  Yılanın neler konuştuğunu merak edenler, Şeyh Hazretlerin'den sual ettiler. Şeyh Hazretleri söyle cevap verdi:
 
  - Yılan bana bir çok velileri denediğini, fakat benim gibi cesur ve sebatlı birini göremediğini söyledi.
 
  Ben de ona:
 
  - Sen   ancak bir hayvansın: Seni harekete getiren ancak kaza ve kaderdir, dedim   dedi. (Velîler, Hayvanat ve Nebâtat Dilinden Anlayamaz diyen sapıklara   el-Cevâb)
 
 
----**----
 
  Dul   bir kadın, altı öksüz çocuğu ve bir de ihtiyar ana. Kadın geçimi   sağlamak üzere hafta boyu el emeği verir göz nuru döker iplik eğirir   pazara çıkar ve anası ile çocuklarının rızkını temin etmeye çalışırdı.
 
  Vakti   tamam olunca bu dul kadın vefat eder, çocukların bakımı ise ihtiyar   kadına kalır. Kadın pazara her hafata çıkamıyor ip eğiriyordu. Bir zaman   baktı ki altıyüz dirhem kadar ip eğirmişti pazara götürmeye karar   verdi.
 
  " Ya   Rabbî! Bu öksüzlerin yetimlerin rızkını ver " diyerek sabah erkenden   pazarın yolunu tuttu. Yolda giderken Şeyh Abdulkadir Geylani   Hazretlerinin evinin önünden geçiyordu. Onu görünce durakladı.
 
  Şeyh müridleriyle sabah namazından çıkmıştı yaşlı kadını görünce duraklayarak:
 
  -Hoş geldin bacı .. Nereye gidiyorsun?
 
  -Bir miktar ipliğim var pazara götürüp satacağım.
 
  -Ver bakalım. Benden altıyüz dirhem ip isteniyor bunu ver de ben satayım dedi.
 
  -Memnuniyetle lutuf buyurmuş olursunuz efendim dedi ve ipi verdi.
 
  Abdulkadir   Geylani Hazretleri eline aldığı ipi şaka yollu mescidin damına atınca   hemen nereden geldiği belli olmayan büyük bir kuş gelip ipi kapıp gider.   Kadın bu ne biçim şaka diye kendi kendine söylenmeye başlayınca   müridler kadına itiraz etmemsi için işaret ettiler kadında daha fazla   bir şey demedi. Geylâni Hazretleri kadına dönerek:
 
  -Hatun canını sıkma ipliği satmaya gönderdim parası gelsin ne kadar etti ise alırsın.
  Pekâlâ diyerek gider ertesi gün gelir.
 
  -İplik satıldı mı?
 
  Abdulkadir Geylani Hazretleri:
 
  -İplik satıldı fakat parası henüz gelmedi. Bir hafta hadar bir zaman içinde gelir.
 
  Kadın   bir hafta sonra gelir para henüz gelmemiştir. Kadına yarın gel paranı   al. Kadın pazara niye gitmedim şimdi param elimde olurdu diye ayıflana   hayıflana evine gitmek üzere iken; Müridler bir gün daha sabret bakalım   mevla ne gösterecek derken bu işin sade bir şaka olmadığının farkında   idiler.
 
  Ertesi   gün oldu. Abdulkadir Geylani Hazretlerinin huzuruna o ana kadar   görülmeyen bir heyet geldi. Bin altın takdim ettiler. Müridler heyete bu   kadar paranın ne olduğunu, niçin şeyhe takdim ettiklerini sordular.
 
  Gelenler tüccar olduklarını belirterek:
 
  -Altınlar   Şeyh Hazretlerinindir. Denizde yolculuk yaparken fırtına sebebiyle   geminin yelkeni delindi yol alamaz olduk denizin ortasında kalacaktık.   Kaptana bir çaresi yok mu diye sorduğumuzda altıyüz dirhem ip olsa   geminin yelkenini onarır yolumuza devam ederdik ama şu anda nerede   bulacağız dedi.
 
  Biz   ellerimizi kaldırarak Allâh 'a dua ettik ve duamızda Sultanu'l- Ârifîn   bize altıyüz dirhem kadar ip gönder Sana bin altın vereceğiz diye   yalvardık. Bir de baktık ki bir kuş gelip altıyüz dirhem ipliği geminin   güvertesine bırakıp uçtu gitti. Şimdi o adağımızı yerine getirdik   dediler.
  Tüccarlar ayrıldıktan bir müddet sonra ihtiyar kadın gelip sordu.
 
  -Para   geldi mi efendim? Şeyh bin altını kadına verirken benim satışım seninki   kadat karlı olmuş mu? Kadın bir anda zengin olmuştu. Abdulkadir Geylani   Hazretlerine teşekkür ederek huzurdan ayrıldı. (Vesîle'yi yok sayan   münkîrlere el-Cevâb)
 
 
----****----
 
  Birgün   Sultan Abdulkâdir Geylâni Hazretleri; odasında vird-u ezkâr ile meşgul   idi .. Tam o sırada İblis gelerek; " Ya Kulum Abdulkâdir! Seni, yapmış   ve yapacağın tüm günahlarını bağışladım, yeter artık vird çekme " dedi   ..
  Abdulkâdir Geylâni Hazretleri; " Sus, Ey Melûn, Sen iblissin " dedi .. İblis; " Benim, İblis olduğumu nerden anladın " dedi..
  Geylâni:
  Benim   Rabb'imin sesi heryerden gelir ama senin ki bir taraftan geldi ve benim   Rabb'im batılı değil Hakk'ı emreder .. Sen bana vird yapma dedin " der   ..
  Ve   çektiği vird-i ezkârını daha da yüksek sesle söyler ve şeytanın ona bir   daha bulaşmamasını sağlar ... (CEHR-İ ZİKİR hakkında ileri-geri konuşan   münkîr ruhlu insanlara el-cevâb)
 
 
----****----
  Bağdad ahalisinden bir adam Cenab-i Gavsü'l-Âzâm Abdülkadir Geylâni Hazretlerine gelip:
 
  - Ya   Şeyh, ya Efendimiz! Bir bakire kızım var; evin damına çıkmış. Nice kere   söylediysem asağı inmedi. Ve oradan da gelip olup bir daha görünmedi.   Sebebi nedir? Ve buna ne çare olur?
 
  Diye sual etti Hazret-i Şeyh bir müddet düsündükten sonra adama şöyle dedi:
 
  - Bu   gece yatsı namazına müteakip şehirden dısarı çık. Kerh harabelerine git,   beşinci tepede otur. Ve (Bismillahî, Abdulkâdir'in Niyeti Üzere) de ve   etrafına bir daire çiz... Karanlık ortaya iyice çökünce çeşitli   suretlerle cin taifeleri geçmeye başlar. Onlara bakman seni korkutmasın.   Sabah yakın olduğunda son olarak cinlerin meliki muhafiz askerleriyle   beiraber geçer. Fakat seni orada görecegi için yanına yaklaşır ve   hacetini sorar. İşte o zaman sen ona:
 
  - Beni Şeyh Abdülkadir size gönderdi.
 
  De ve kızının başına gelen hadiseyi bir bir anlat.
 
  Kızı kaybolan adam anlatıyor:
 
  Şeyhten aldığım emir üzerine akşam üzeri şehirden dışarı çıktım. Kerh harabelerine varıp beşinci tepede oturdum. Ve:
 
  - Bismillaahi, Abdülkadir'in niyeti üzerine .
 
  Dedim   ve etrafıma bir daire çizerek beklerneye başladım. Az sonra görünüşleri   insani korkutup eza verecek şekil ve surette cinniler geçmeye basladı.   Fakat çizdiğim daireye yak laşmadılar. Onların cemaat cemaat geçişleri   sehervaktine kadar sürdü. En sonlarında melikleri geldi. Bir ata   binmişti. Etrafiında muhafızları vardı. Beni görür görmez etrafıma   yaklaştı, fakat daireyi geçmedi. Etrafındaki muhafızlar da durdular.   Melik dikkatle beni süzdükten sonra bana:
 
  - Ey insan hacetin var mı?
 
  Diye sordu. Ben:
 
  - Evet var .. Sultan Şeyh Abdülkadir beni size gönderdi.
 
  Cinnilerin   meliki bunu duyar duymaz hemen atından indi. Eğilip yeri öptü. Ve   dairenin dışında çömelip oturdu. Sonra bana dedi ki:
 
  - Anlat, Sultan sizi ne gibi emirlerle gönderdi?
 
  Ben   başıma geleni olduğu gibi anlattım. Melik hadiseye vakıf olunca çok   müteessir oldu. Ve hemen etrafındaki muhafızlara dönerek:
 
  - Bu işi yapan cinniyi acele bulup getirin! diye haykırdı.
 
  Bu   emir üzerine çok sürmedi, giden muhafızlar kızımla bir cinniyi alıp   huzura getirdiler. Meğer kızımı kapıp götüren bu cinni, Çin ülkesinin   ricalinden imiş. Melik hiddetle cinniye dönerek:
 
  - Ey Lâin, Kutbun yanı başından bir kızı alıp götürmeye ne haddin vardır. Buna nasıl cüret ettin?
  - Bu melunun hakkı idamdir. Kesin bunun kafasını! Diye baığırdı.
 
  Muhafızlar tez seğirtip vakit kaybetmeden bir kılıç darbesiyle cinninin kafasını uçurdular.
 
  Melik kızımı bana teslim ederek:
 
  - Başka bir hacetin var mıdır? Diye sordu.
 
  Ben bu hal karşısında kendimi alamayarak melike:
 
  -   Efendim, Sultan Şeyh Abdülkadir'in emrine bu derece itaatiniz hayret   uyandırıcıdır. Sebebi nedir? Diye sordum. Cinnilerin meliki:
 
  -   Evet, Sultan Şeyh Abdülkadir evinin penceresinde oturur, yeryüzünde ki   kovulmuş, tardolunmuş cinnilere bakar. Onlar onun bakışının heybetinden   kaçacak delik ararlar. Hem Cenab-ı Hak bir kulunu Kutub etti mi insan ve   cinniler hakkında ona bir çok imkânlar verir.
 
  Ben   melike başka bir hacetim olmadığını söyleyerek ve teşekkürlerimi   bildirerek kızımla beraber yola revan olduk. Ve Cenab-i Gavsü'l-Âzâm   Sultan Şeyh Abdülkadir'e arz-i şükranla Cenab-ı Hakka secde-i şükür   kıldım. (Tevessül ve Velîlerin, Cinlere Sultan olamayacağını azgınlıkla   iddiâ eden Feylozof ruhlu insanlara; derin bir mâna ile El-Cevab)
 
 
  Abdulkâdir Geylâni Hazretlerinin Kerâmetleri
                                       
     
         
     


Paylaş facebook Paylaş twitter

GoogleTagged - Etiketler