BARLA LÂHİKASI

Dua Hazinesi/BARLA LÂHİKASI => BARLA LÂHİKA MUKADDEME     Allâh -u Teâlâ ve Tekaddes hazretlerine her an sonsuz  hamd ü senâlar eder ve Onun Habîb-i Âlişanı Resûl-i Ekrem Hazret-i

Gönderen Konu: BARLA LÂHİKASI  (Okunma sayısı 8277 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

    Dua hazinesi4

  • Genel Moderatör
  • ***
  • İleti: 12603
  • Konu: 1972
  • Allâh ım bizi affet
  • Çevrimdışı
BARLA LÂHİKASI
« Yanıtla #15 : 04 Ocak 2011, 16:10:37 »
      Şamlı Hâfız Tevfik

 

144

            (Re'fet bey ve Husrev gibi Risale-i Nur şâkirdlerinin Risale-i Nur bereketine işaret eden buldukları lâtif bir tevâfukdur.)

 

            Risale-i Nurun Isparta'ya ne derece rahmet olduğuna delâlet eden bir tevâfuk-ı acîbe:

 

            Risale-i Nurun mazhar olduğu inâyâtın külliyetinden mühim bir ferdi de şudur ki; Isparta Vilâyeti sekiz seneden beri Risale-i Nurun müellifini sînesinde saklamıştı ve Barla gibi şirin bir nahiyesinde Cenâb-ı Hakk'ın lütuf ve keremiyle -muhafaza etmişti. Bu müddet zarfında - yavaş yavaş intişar eden Risale-i Nurdan Isparta'da binler adam imanlarını takviye ettiler. Bilhassa, gençler pek çok istifade ve istifaza ettiler.

 

            Vaktâ ki, Üstadımızın Barla gibi lâtif ve şirin bir mahaldeki sıkıntılı ve pek acıklı ve en katı kalbleri ağlatan işkenceli esareti bitti.

(Sh: B-163)

            Risale-i Nurun müellifi olan Üstadımızın nazarı Cenâb-ı Hakk'ın avniyle Isparta'ya müteveccih oldu. Evhama düşen bazı zâlim ehl-i dünyanın; teşebbüskârâne harekât-ı zâhiriyesi bir sebeb-i âdî olarak yeni bir zulme hedef oldu. Üstadımız Isparta'ya getirildi. Fakat Üstadımızın teşrif ettiği zaman yaz mevsiminin en hararetli zamanı idi. Yağmurlar kesilmiş, Isparta'yı iska eden sular azalmış, bir kısm-ı mühimminin menba'ı kesilmiş; ağaçlar sararmağa, otlar kurumağa, çiçekler buruşmağa başlamıştı. Risale-i Nurun en ziyade intişar ettiği mahal Isparta Vilâyeti olduğu için Risale-i Nur hakkındaki inâyât-ı Rabbaniyeyi pek yakından müşahede eden Risale-i Nur şakirdleri olan bizler, mühim bir vâkıaya daha şâhid olduk.

 

            Bu hâdise ise: Müellifinin Isparta'ya teşrifini müteâkib -bir asır içinde bir veya iki def'a vukua gelen- bu yaz mevsimindeki yağmurun kesretli yağması olmuştur. Pek hârika bir surette yağan bu yağmur Isparta'nın her tarafını tamamen iska etmiş; nebâtata yeniden hayat bahşedilmiş, bağlar, bahçeler başka bir letâfet kesbetmiş; ekserisi hemen hemen ziraatla iştigâl eden halkın yüzleri -Risale-i Nurun nâil olduğu inâyâtından ve bereketinden olan bu yağmurdan istifade ederek- gülmüş, ruhları inbisat etmişti. Cenâb-ı Hakk kemâl-i merhametiyle, bu yaz mevsiminin bu şiddetli ve hararetli vaziyetini, baharın en letâfetli, en şirin ve en hoş vaziyetine tebdîl etti. Gûya Risale-i Nur, yüz on dokuz parçasıyla, müellifi olan Üstadımıza bir taraftan hoşamedi etmek ve mahzun olan kalbine teselli vermek ve gamnâk ruhunu tatyîb etmek; ve diğer taraftan da, sekiz seneden beri yaşadığı Barla'yı unutturmak ve o muhteşem Çınar ağacını ve dostlarını ve alâkadar olduğu şeylerden gelen firak hüznünü hatırlatmamak için, Cenâb-ı Haktan yüz on dokuz risalenin eliyle, yüz on dokuz bin kelimeleri diliyle dua etti, yağmur istedi. Cenâb-ı Hak, öyle bereketli bir yağmur ihsan etti ki; bir misli doksan üç târihinde yağdığını ihtiyarlarımızdan işitiyoruz ki, bu tarih, üstâdımızın târih-i velâdetine tesâdüf etmekle beraber, bu umumî hâdise-i rahmet olan kesretli yağmur, hususî bir surette Risale-i Nura baktığına bir delili de şudur ki: Risale-i Nurun neşrine vâsıta olan üstadımız geldiği gün, Isparta'yı gâyet hararetli ve

(Sh: B-164)

 

yağmursuzluktan toz-toprak içinde görmüş. Barla gibi bir yayladan gelip böyle bir yerde dayanamayacağım, diye telâş ediyordu. Üçüncü veya dördüncü günü bahçeleri kısmen gezdiği vakit, sebze ve ot ve çiçeklerin susuzluktan buruştuklarını görerek gâyet müteessirane su istiyor, yağmur taleb ediyordu. Arkadaşımız olan Bekir Bey'den -değirmenleri çeviren suyu göstererek- "Isparta'nın suyu bu kadar mı? " diye sormuştu. Bekir Bey cevap verdi: "Gölcüğün suyu kesilmiş, gelmiyor. Isparta'nın dörtte birini sulayan bu sudan başka yoktur" dedi.

 

            Üstadımızın Isparta'da çok talebesi bulunduğundan, rûhen yağmurun gelmesini istiyordu. Aynı günde öyle bir yağmur geldi ki, elli seneden beri Isparta böyle bir hâdiseyi görmemiş. O yağmur yüzde doksan dokuz menfaat vermiştir. Bundan anlaşılıyor ki, o tevâfuk tesadüfî değil, bu rahmet, Isparta'ya rahmet olan Risale-i Nura bakıyor. Lillâhil-hamd. Bu kerem-i İlâhî neticesi olarak Üstadımız diyor ki; "Isparta bana Barla'yı unutturdu. Unutamadığım birşey varsa, o da -her yerde olduğu gibi- Barla'da bulunan ciddî dost ve talebelerimdir."

 

Talebesi                        Talebesi                        Hizmetkârı                Hizmetkârı

Mustafa                           Lütfi                  Rüşdü                         Husrev

 

            Daimî Hizmetkârı                                              Daimî Hizmetkârı

                Bekir  Bey                                                    Re'fet

 

145

            (Süleyman Efendi, Mustafa Çavuş ve Bekir Bey'in bir fıkrasıdır.)

 

            (Isparta'daki kardeşlerimizin fıkrasındaki dâvâyı isbat eden kuvvetli iki delili gösteriyor.)

 

            Re'fet Bey ve Husrev gibi kardeşlerimizin hârika bir surette yağan umumî yağmur içinde Risale-i Nur bereketine hususiyetle baktığına bizim de kanaatımız geliyor. Çünki gözümüzle yağmur hâdisesinin, hususî bir şekilde hizmet-i Kur'ân ve Risale-i Nur'a baktığını iki suretle gördük.

(Sh: B-165)

            Birinci Suret: Risale-i Nurun vâsıta-i neşri olan üstadımızın câmii, Barla'da seddedildi. Risale-i Nuru yazacak hâriçteki talebelerinin yanına gelmeleri men' edildiği hengâmda kuraklık başladı. Yağmura ihtiyâc-ı şedid oldu. Sonra yağmur başladı, her tarafta yağdı. Yalnız Karaca Ahmed Sultandan itibaren, bir daire içinde kalan Barla mıntıkasına yağmur gelmedi. Üstadımız bundan pek müteessir olarak dua ediyordu. Sonra dedi ki: "Kur'ân'ın hizmetine sed çekildi, bu köydeki mescidimiz kapandı. Bunda bir eser-i itab var ki, yağmur gelmiyor. Öyle ise, mâdem Kur'ân'ın itabı var. "Yâsîn" Sûresini şefaatçı yapıp Kur'ân'ın feyzini ve bereketini isteyeceğiz..." Üstadımız Muhacir Hafız Ahmed Efendi'ye dedi ki, "Sen kırk bir Yâsîn-i Şerîf oku." Muhacir Hafız Ahmed Efendi bir kamışa okudu. O kamışı suya koydular. Daha yağmur alâmeti görünmezken, ikindi namazı vaktinde Üstadımız daima itimad ettiği bir hâtırasına binâen Muhacir Hafız Ahmed Efendiye söyledi ki, "Yâsînler tılsımı açtı, yağmur gelecek."

 

            Aynı gecede evvelce yağmadığı Barla dairesi içine öyle yağdı ki, üstadımızın odasının altındaki Çoban Ahmed'in bahçesindeki duvar yağmurdan yıkıldı. Halbuki Karaca Ahmet Sultan'ın arkasında ve deniz kenarında balık avlamakla meşgul Şem'î ile arkadaşları bir damla yağmur görmediler.

           

            İşte bu hâdise, kat'iyyen delâlet ediyor ki; o yağmur, hizmet-i Kur'ân'la münasebettardır. O rahmet-i âmme içinde bir hususiyet var ki; Sûre-i Yâsîn anahtar ve şefaatçı olduğu ve yağmur kâfi mikdarda yağdı.

 

            İkinci Sûret: Kuraklık zamanında, yirmi-otuz gün içinde yağmur Barla'ya yağmamışken, Yokuşbaşı Çeşmesi yapıldığı bir zamanda menba'ına yakın Üstadımız ve biz (yani Süleyman, Mustafa Çavuş, Ahmed Çavuş, Abbas Mehmed ve sâir kardeşlerimiz) beraber cemaatla namaz kıldık. Tesbihattan sonra dua için elimizi kaldırdık, üstadımız yağmur duası etti. Kur'ân'ı şefâatçi yaptı. Birden o güneş altında, herbirimizin ellerine yedi-sekiz damla yağmur düştü. Elimizi indirdik, yağmur kesildi. Cümlemiz bu hâle hayret ettik. O vakte

(Sh: B-166)

 

kadar yirmi otuz gündür yağmur gelmemişti. Yalnız o yağmur duası ânında dua eden her ele, yedi-sekiz damla düşmesi gösterdi ki, bunda bir sır var. Üstadımız dedi ki: "bu bir işâret-i İlâhiyedir. Cenâb-ı Hak, mânen diyor ki: Ben duayı kabul ediyorum, fakat şimde yağmur vermiyorum." demek sonra Sûre-i Yâsîn şefâat edecek. Nitekim öyle olmuştur.

 

            Elhâsıl: Isparta'daki kardeşlerimizin umumî rahmet içindeki Risale-i Nurun bereketine dâir dâva ettikleri hususiyeti, bu iki kuvvetli delil ile tasdik ediyoruz.

 

                                                                                    Barla'da

                                                            Şem'i, Mustafa Çavuş, Bekir Bey,

                                                            Muhacir Hâfız Ahmed, Süleyman

 

(Sh: B-167)

      MEKTUBAT'IN ÜÇÜNCÜ KISMI

 

146

            (Husrev'in bir fıkrasıdır.)

 

            Sevgili Üstadım!

 

            "Mirkatü's-Sünne ve Tiryâk-ı Marazü'l-Bid'a" ismine hakikaten elyak olan Otuz Birinci Mektubun On Birinci Lem'asını kardeşlerimle ve dostlarımla defâatle okudum. Gâyet azim bir tebşirât-ı Peyamberî ile başlayan bu risalenin, on bir nüktesinden her bir nüktesi başka bir hüsün ve başka bir letâfette yazılmakla beraber; ittiba'-ı Sünnetin maddî ve manevî fevâidi tâdad edilirken, akla açılan kapılardan içeriye giriyor. Her kapının içerisinde bulunan kapılar ve pencerelerden bakarak, gördüğü hakikatler karşısında hayran oluyor. Gösterdiği deliller ile mu'terizlerin itirazlarına mükemmel ve muntazam cevaplar vermekle mukabele ediyor. Ehl-i şevke, "Benim gösterdiğim kapılardan girseniz, müşkilâtsız ebedî bir saâdete kavuşmuş olacaksınız" diyerek ittiba'-ı sünneti, her bir müslümana, hayatında düstur ittihaz etmesini tavsiye ediyor. Talebelerine, anlayabilecekleri bir tarzda emr-i azîm olan dersini takrir ederken, "Ben zâhirde l5-l6 sahifeden ibaret küçük bir risaleyim. Fakat hakikatte neşrettiğim nurla çok büyük denizleri geçecek bir azamette ve çok büyük yıldızların nurlarını setredecek kudretteyim. Bahtiyar ol kimsedir ki, beni hâfızasında nakşederek, benimle âmil olur" diyerek belîğ ve çok yüksek ve nihayet derecede lâtif sözleriyle bizleri irşâd ediyor.

 

            Bu hakâikı gösteren bu risaleden, gücüm yetse de yüz tane, ikiyüz tane yazabilsem. Heyhât! Elim kısa, sa'yim mahdut, aczim herbir

(Sh: B-168)

 

 emr-i hayrı arzuma kadar ifâya mâni... Bu kadar arzuya rağmen yazabildiğim bir nüshasını takdim etmiş bulunuyorum. Hüsn-ü kabul buyurulursa benim için ne büyük saâdettir.

 

            Ahmed-i Bedevî Hazretlerinin kerametkârâne hareketiyle, semâvât ve arzın tabakatından bahseden On İkinci Lem'ayı üç-dört defa okudum.

 

            Sevgili Üstadım! Rızka muhtaç herbir zîhayatın rızkı, Rezzâk-ı hakikî tarafından taahhüd altına alındığı ve rızık ancak Mün'im-i Hakikî'nin yed-i kudretinde bulunduğu, o kadar güzel bir üslûb ile târif buyuruluyor ki.. ve talebelerine o kadar şirin ve âlî bir ders veriyor ki, akıl eğriliğe, nefis itiraza, kalb inkâra sapacak hiç bir yol bulamıyor. Zaferi kazanan ordular gibi insanın bütün kuvâsına, "Ey kıymettar risaleler ve ey nuranî feyyaz Sözler, meydan sizindir! Size teslim olmuşuz! Beşeriyete ve bütün mükevvenâta hükümran olan Hâlik-ı Azîmin hak sözleriyle bizlere tarîk-ı hidâyeti ve istikameti gösteriyorsunuz!" dedirtiyor. Bilhassa arz ve semâvâtın yedişer tabaka olduğuna dair âyât-ı azîmenin küllî ve umumî ve şümullü maânisinin tatlı ve lezzetli ve şirin hakâikını okurken, insanın hissiyatına kalemi tercüman olabilse de, bu risalelere mukabele edebilse.. heyhât!

 

            Her tarafını anlayabilmek imkânı olmamakla beraber, -bu kısımda- arzın yedi iklimi ve birbirine muttasıl yedi tabakası ve bu tabakalardaki nuranî mahlûkatın mürûr ve ubûruna hiç bir şeyin mâni olmaması hâlâtı; ve elektrik ve ziya ve harareti nakil ve kâinatı baştan başa istilâ eden madde-i esîriyeden başlayarak semâvâtın yedi tabakasının kabul edilmesine hiç bir mâni olamıyacağı, fennen, aklen ve hikmeten muhtelif delâil ile isbat edilmesi ve en sonunda semâvâtın yedi tabaka ve arzın yedi kat olduğu hakkında Kur'ân-ı Hakîm'in ifâdâtının tasdik edilişi, akıl ve kalb şübehâta atılacak yol bulamaması, risalelerin büyüklüklerine has bir kerâmet-i kübrâ olduğunu gösteriyor. Böyle azim hakikat-ı Kur'âniyeyi göremeyen feylesofların ve kozmoğrafyacıların kulakları çınlasın!..

(Sh: B-169)

            Evet sevgili, kıymettar üstadım, bu nurlu misilsiz eserler, insanın şübehatını izâle ettiğine ve şübheleri dâvet edecek karanlık bir nokta bırakmadığına kat'î bir kanaatle îman ettiğim gibi, temas ettiğim kardeşlerimden ve mütalâasında bulunan zevâttan, kanaatımın umumen tasdik edildiğini işittiğim anlar, her tarafımı meserret kapladığını hissediyorum.

 

            Ey sevgili üstadım, her hususta size yapılacak dua için kelimat bulamıyorum. Zât-ı Zülcemâl, bu kadar güzelliklere, hazine-i rahmetinden binler güzellikleri size ihsan etmekle mukabele buyursun. Âmin...

 

                                                                                    Ahmed Husrev

 

147

            (Sabri Efendinin bir fıkrasıdır.)

 

            Eyyühe'l-Üstâd!

 

            Kelâmullahi'l-Azîzi'l-Mennân olan Hazret-i Kur'ân, şeâir-i İslâmiyenin hâdimlerini cenâh-ı himaye ve re'fetine alarak, -bu def'aki hâdise-i elîmede- bir seneden beri mülhidlerin çevirdikleri plânlarını akîm bırakıp, zâhiren üç kardeşimizi berâet ve mânen milyonlar mü'min muvahhidînin zümresine nişâne-i berâetini bahş ve mülhidlere ebediyet ve ezeliyeti izhâr ile kendini müdâfaa ve hâdimlerini muhafaza ve himaye ettiğini ve edeceğini göstermekle, Kur'ân hâdimlerinin kulûbu, behçet ve sürura müstağrak olarak, ilerlemek istedikleri hâlisane emel ve gâyelerinde adımlarını daha ziyade uzatmaya ve dairelerini daha ziyade tevsi'e başlamışlardır.

اَلْحَمْدُ ِللّهِ هذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى

            Aziz Üstadım, Cenâb-ı Kibriyanın mahzâ bir lütuf ve nihayetsiz bir kerem ve ihsânı olarak Nurlar Külliyatı, bu abd-i pürkusur gibi nice gâfillere ihsan buyurularak, sürekli yağmurların arz üzerinde tathirat yaptığı gibi; nurlar mahallesinde şu asr-ı dalâlet ve devr-i bid'atte çirkâb-ı hayat-ı maddiye bataklığına batan bu âciz kula, "zararın neresinden dönsen kârdır" ders-i îkazını vererek hamden sümme hamden zulmet vâdisinden çıkararak şâhika-i Nura yetiştirmişti.

(Sh: B-170)

            Her nasılsa, bir sene evvel; "Ey Sabri! Belki hubb-u câha meyledersin, olur ki, o cihette bir arzu uyandırır. Gel o bedbahtların bulanık havuzcuğuna bir daha dal, çık" denildi. Elhamdülillâh selâmet çıktım. Bundan halâsım nazar-ı fakîrânemde pek ehemmiyetli bir kurtuluştur.

 

                                                                                    Talebeniz Sabri

 

148

 

            (Osman Nuri'nin bir fıkrasıdır.)

 

Kitabların en büyüğüsün, kelâm-ı Kadîm,

Hak kanunların anasısın, Kur'ân-ı Azîm

Kudsî tarihlerin nur babasısın, Kelâm-ı Kadîm,

Sen, dinimizin bekçisisin, Kur'ân-ı Azîm.

 

Dört İlâhî kitabın anası, yalnız sensin,

İftihar eder seninle, bütün dîn-i islâm,

Sensiz yaşamak isteyen kalbler gebersin,

Sen hakikatın ilk ve son güneşisin.

 

Her varlığın üstünde, sönmiyecek güneşsin,

Bütün gizli ve âşikârın miftâhı sensin,

Seni tanımıyan ve tâbi olmayan, her yerde

Sahibinin gazabına uğrasın! gebersin...

 

Hükmün, muhakkak Kıyâmete kadar bâkîdir,

Sana inanmayanlar âdi, zelîl kâfirdir,

Sen, her varlığın üstünde doğan güneşsin,

Seni istemiyenler, dünyada Cehenneme göçsün,

 

Hâşâ! Seni beğenmeyen ve yanlış diyenlerin,

Dilleri kesilsin..  yere batsın.

Sana hor bakmak isteyenleri, Allâh  kahretsin,

Sen Hakikatın ilk ve son güneşisin.

 

                                                            Osman Nuri

 

(Sh: B-171)

149

            (Hâfız Ali'nin bir fıkrasıdır.)

 

            Aziz Üstadım!

 

            Otuz Birinci Mektubun On Üçüncü Lem'ası, "Hikmetü'l-İstiâze" nâm-ı âlîyi taşıyan bir parça-i nuru aldım. Elhamdülillâh istinsaha muvaffak oldum. Cenâb-ı Hak, hazine-i binihayesinden emsâl-i sâiresini ihsan buyursun.. âmîn, bihürmeti Seyyidi'l-Mürselîn...

 

            Üstadım efendim, bu azîm hakikatı taşıyan risale, fakir talebenizde pek azîm te'sirat yaparak, dimağım ve bütün duygu ve hâsselerim, o azîm hakâik üzerine serpilerek, toplanmaz bir hale geldiler. Gündüzde, güneşin ziyası karşısında kalan yıldız böceği gibi, gerek güneşin tarifini ve gerekse kendi şavkıyla daire-i muhîtinde bulunanları, târif edemediği gibi; fakir, aynı hâl kesbettim.

 

            Evvelâ: Bu risale, diğer Tevhid'e dair büyük risalelerin bir büyük kardeşi olabilir. Zira, nasıl ki öbür kütle-i nur, Cenâb-ı Hakk'ın âlem-i kebirde cilve-i Cemâl ve Kemâl ve "Esmâ-i Hüsnâ" sını pek zâhir bir tarzda a'mâ olanlara da gösterdiler.. aynen bu parça-i Nur, âlem-i asgar olan ve Esmâ-i Hüsnâyâ âyine olan ve hilkat-i dünyanın ruhu mesabesindeki beşerin, kemâl ve sukutuna, ebediyet ve ademine sebep olan en büyük vesile ve desiseleri, pek yakînen keşfedip gösteriyorlar.

 

            Sâniyen: Bu hakikatleri düşünürken kalbime şöyle geldi ki; nasıl ki "Hüdhüd-ü Süleymanî, zeminin suyu meçhûl olan yerlerinde -hafriyatsız- suyu bulmaya vesile idi" diyorlar.. Aynen bu risale, Hüdhüd-i Süleymanî tarzında, âlem-i asgar olan insanın ezdadlardan müteşekkil cism-i vücudunda "nur-u îman yatağı" olan kalbi, biaynihi gösteriyor. Zemin yüzünde zararlı ve zararsız otları teşhis eden kimyagerin âb-ı hayat bluduğu gibi, -binde bir hakikatını ancak görebildiğimi anladığım- bu eser-i âlî, bütün ehl-i îman ve zîşuûra, menba'-ı hakîkisi olan Kur'ân-ı Hakîm gibi, nurları ile âb-ı hayatı serpiyor.

 

                                                                                    Hâfız Ali  (R.H.)

 

(Sh: B-172)

150

            (Ahmed Husrev'in fıkrasıdır.)

 

            Üstadım Efendim!

 

            Bir hafta evvel "Hikmetü'l-İstiâze" isimli risalenin bir kısmını ve birkaç gün evvel de diğer kısmıyla, On Dördüncü Lem'anın Birinci Makamını aldım. "Hikmetü'l-istiâze" nin Birinci Kısmını müteaddid defalar kardeşlerimle okudum.

 

            Ey Sevgili Üstadım! Bu kıymettar Risale ile mücahid talebelerinize öyle güzel bir ilâç takdim ediyorsunuz ki, bu ilâçlarla mânevî yaralarımızı o kadar güzel ve çabuk tedâvi ediyorsunuz ki; o pek müdhiş yaralarımız bir anda iltiyâm buluyor, ızdıraplarımız o anda zâil oluyor; kalblerimiz serâpâ sürur ile doluyor. Rabb-i Kerîmimize karşı taşımakta olduğumuz muhabbetimiz tezâyüd ediyor. Ve Hâlik-ı Rahîme karşı olan âdâbımıza bile halel gelmiyeceğini okudukça, vazifedeki şevk ve gayretimiz artıyor.

 

            Evet aziz Üstadım... Ekser zamanlar ins ve cin şeytanlarının hücumlarından ve terbiye edemediğim âsi nefsimden gelen, bir takım havâtır-ı şeytanîden kurtulmak için, pek çok çabaladığım zamanlarım oluyordu. Kalb, bu gibi hâletten kurtulmak için inzivâ ararken, Nakşî kahramanlarının "Terk-i dünya, terk-i ukba, terk-i hestî, terki terk" diye olan esasatı dimağıma ilişiyordu. Fakat bu söze cevap veren aziz üstadımın beyanı arasında, "İnsan bir kalbden ibaret olsa idi, bu söz doğru olabilirdi. Halbuki insanda, kalbden başka akıl, ruh, sır, nefis gibi mevcud olan letâif ve hâsseleri, kendilerine mahsus vezâife sevk ederek zengin bir dairede, kalbin kumandası altında îfâ-yı ubudiyeti" tavsiye buyuruluyor. Güneş gibi böyle hakikatleri izhar eden böyle nurlu düsturlar talebelerinde esas olduğu için, sâlifü'l-arz havâtıra çâre arıyordum..

 

            Talebelerinin her an ihtiyaçlarını düşünüp çareler arayan, ilâçlar hazırlayan; ihzârâtını zahmetsiz olarak talebelerine istimâl ettiren.. mukabilinde hiç bir şey istemeyerek minnet ve medhin Cenâb-ı Hakka yapılmasını emreden sevgili üstadım.. size evvelden beri "Lokman" nazariyle bakmaktayım.. Evet hakikaten bir Lokman'sınız.

 

(Sh: B-173)

 Lokman Hekim gibi, kalbî arzularımızı işiterek bu risaleler ile muâlece uzatıyorsunuz. Bedi' olan Cenâb-ı Hakk'ın, bedâyii, içinde, kemaliyle her cihette derece-i nihâyeye vâsıl olan bedi' kelâmından, bedi' bir kulu ile ihsan ettiği bu bedayii medhedebilmek, intak-ı bilhak olmadıkça elbette imkânsızdır. Bu vâdide ne kadar söz söylenilse yine azdır...

           

            Sevgili üstadım, herhangi bir risaleyi açık okuyacak olsam, hissem kadar dersimi alıyorum. Halbuki, evvelce bu risaleleri tamamen yazdığım için, okumağa pek az vakit bulabiliyordum ve el'an da öyleyim. Evvelce okuduğum zamanlar istifadem az oluyordu. Şimdi ise, Nurların hakikatlerini gördükçe, minnet ve şükrüm tezâyüd ediyor, kalbim nurlar ile doluyor, ruhum nurlarla istirahat ediyor, letâifim bu Nurlar ile hisseleri kadar feyizyâb oluyor. Ve yine Cenâb-ı Hak'tan ümid ediyorum ki, hissem ve istifadem, gün geçtikçe çoğalacaktır ve nasibim artacaktır..

 

            Bu hâdisat gösteriyor ki, bedi' âsârın büyük bir hasiyeti ve bir kerâmetidir ki, talebelerini başka ellere vermiyor ve nurlandırmak için başka kapılara boyun büktürmüyor. Ağlayan kalblerimize teselliler veriyor. İmanlarımızı takviye ediyor. Lika-i İlâhî'yi iştiyakla istetiyor ve sonunda da, "Ya Rab! Sen Üstadımızdan hoşnud olacağı tarzda râzı ol!" nidalaranı lisânen ve kalben söylettiriyor.

 

                                                                                          اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى

 

                                                                                    Talebeniz

                                                                            Ahmed  Husrev


    Dua hazinesi4

  • Genel Moderatör
  • ***
  • İleti: 12603
  • Konu: 1972
  • Allâh ım bizi affet
  • Çevrimdışı
BARLA LÂHİKASI
« Yanıtla #16 : 04 Ocak 2011, 16:13:06 »
151

            (Sabri'nin bir fıkrasıdır.)

 

            Eyyühe'l-Üstad,

 

            Eyyâm-ı baharın her bir gününün, birer letâfet ve tarâvet-i bîmisâli ve acib tebeddülü; Fâtır-ı Akdes Hazretlerinin nihayetsiz kudret ve azametini irâe eylediği gibi, deryâ-yı Nurun da bînazîr ve hayret-bahş bir baharı; Minhaclar, Mirkatler, İstiâzeler ve emsâli

(Sh: B-174)

 

 lâtif, şirin, nuranî ezhâr ve esmâr-ı bînihayeleri, ehl-i îman ve tevhide tâze hayat bahşediyorlar. Bu nurlar öyle manevî gıdalar ki, herkesi, her an doyurmağa kâfi ve bu elmaslar öyle kıymettar birer rida'lardır ki herkesi her zaman ısıtmağa vâfidir. اَلْحَمْدُ ِللّهِ هذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى

 

            Aziz büyük Üstadım, bu risaleleri okudukça ruhum güller gibi açılıyor, hayat-ı fâniyeden gelen âlâm ve meşakkati, kaldırıp atıyor. Yerine kanâat gibi bir kenz-i mahfîyi iddihar ediyor. Ve diyorum: "Ey ruh! Şimdiye kadar mânevî talep ve arzularını te'min eden nur fabrikasının elmas ve cevherlerinden hir birerlerinin ayrı ayrı kıymet ve zerafetlerini görünce, bundan daha kıymettar bir eser olamaz deyip, sen hâlen, ben kâlen hükmediyorduk. Envâr-ı Kur'âniye ve reşehât-ı Fürkaniye ve lemeât-ı Bekâiyenin işte nihayeti yokmuş... Elhamdülillâh Hakâik-ı Kur'âniyeden yevmen feyevmen nasîbedar oluyoruz ve olacağız inşâAllâh . Hemen Cenâb-ı Kibriya, şu enhâr-ı kevseri hayat-ı bâkiye harmanı olan Mahşere kadar akıtsın.. âmin..

 

            Üstadım Efendim, bugün harekât-ı mâziyem ile ahvâl-i hâzıramı mukayese ciheti ihtar edildi. Alâ kadri'l-istitâa tetkik ettim. Neticede ahvâl-i hâzıramı-hamden sümme hamden- sıklet cihetinde pek hafif ve kıymet hususunda pek ağır buldum. Harekât-ı sâbıkam ise bunun hilâfınadır. Elhamdülillâh Cenâb-ı Feyyaz-ı hakikî, âciz, fakir, muhtaç kullarından Rahmet-i Rabbaniyesini esirgemedi...

 

            (Armut piş ağzıma düş) kabilinden her nev'i malzeme-i cerrâhiye-i ruhiyeyi, hâzık bir operatörle beraber ihsan buyurdu. Eğer bizler, bu ameliyatı görmeseydik ve bu nurlu ve zevkli, şevkli ihrama girmeseydik, hubb-u câh yüzünden acaba hangi bid'attan geri duracaktık.

 

            İşte lâyuad velâ yuhsa nurların bîpâyân füyuzatı, zümre-i muvahhidini medyun-u şükran bırakmıştır.    اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

 

            Hemen Cenâb-ı Hak cümle Ümmet-i Muhammedi (Aleyhissalâtü vesselâm) envâr-ı Kur'âniyeden müstefid ve hakikî muvahhidîn sınıfına ilhak ve şimdiye kadar gafletle geçirdiğimiz zamanlardan, defter-i a'mâlimize yazılan seyyiatımızı rahmetiyle afv buyursun.. âmîn.

 

                                                                                    Hulûsi-i Sâni Sabri

 

(Sh: B-175)

152

            (Zekâî'nin bir fıkrasıdır.)

 

            Üstadım!

 

            Bir meydan-ı mücadele ve imtihan olan şu dünyanın her köşesinde beşere ders-i ibret olacak bir hâdise, bir nümune eksik değil.. Her yerde muhtelifü'l-mizaç insanlarda ayrı ayrı temâyülât-ı kalbiye bulunuyor. Hâdisat-ı dünyeviye içinde, en elîm olan şeyin, meslek-i uhreviye ve dîniye perdesi altında vahşet ve hayvaniyet ruhlarıyla karşılaşmak olduğunu tecrübelerim ve müşahedelerim bana öğretiyor.

 

            Evet, ehl-i îman için mûcib-i teessür şeyler, kendisini ıslâh-ı hâle irca etmek üzere, ubudiyetle Hâlikına yalvarırken, bir mülhidin uysal bir mahlûk gibi sokularak, birkaç zaman hileli etvar gösterdikten sonra, ruhunun çirkinliği ile karşısındakine hücum ederek, kendine onu benzetmek istemelerini ve hattâ karşısındaki mü'min hakkında, sû-i zan ve sû'-i tefehhüme düştüğünü görmektir.

 

            Ah üstadım, ne vardı, insanlar ya göründüğü gibi olsa, yahud olduğu gibi görünseler idi. Ehl-i irşad, ahkâm-ı Kur'âniyeyi tebliğ hususunda müşkilât çekmeyecek ve inkâr edilmeyecekti. Benim gibi henüz kendinini ıslah edemiyenler de, bazı budalaların ruhlarında sâfiyet ve hüsn-ü insaniyet aramaya çalışmayacaktı.

 

            Aziz Üstadım, inşâAllâh  Cenâb-ı Hak, hak ve hakikatın güneş gibi yükseldiğini size ve bize göstersin. Bir zindan hayatına benzeyen, birçok manevî mahrumiyetler içerisinde geçen şu günleri, sürurla ve serbest günlere tebdîl eylesin. Âmîn.

 

                                                                                    Talebeniz Zekâî

 

153

            (Sabri'nin fıkrasıdır.)

 

            Üstad-ı Ekremim!

 

            Hikmetü'l-İstiâzenin ikinci kısmı öyle kıymettar bir hazine-i cevahir ve vesvesenin iksîr bir ilâcıdır ki, âlem-i fâniden âlem-i

(Sh: B-176)

 

 bekaya göçüncüye kadar, nefis ve şeytanın hücumuna mâruz bulunan insan, kalbinin üzerine asıp beraberinde taşımalı. O iki düşman her zaman köpük gibi, zâhirde bir şeye benzeyip, hakikatte ele avuca girmeyen havâî itirâzât-ı muannidâne yaparlar. Onlara karşı en rasin tahassüngâh ve en güzel esliha ve bu uğurda sarfedilecek hâlis sikkeler bunlardır. Zira vücudumda tecrübe yaptım. Sualleri okuduğum vakit nefsim, sual cihetine mâil bulunuyor.  Ve ehemmiyet veriyor. Fakat elhamdülillâh akabinde, tevâli eden Kur'ânî elmas müdafaalar, o kabîl emrâz-ı nefsaniyeyi çabuk çürütüyor. Ve kökünden kurutuyor. Şu nuranî ve Kur'ânî hikmetleri, bihakkın takdir hususunda zîruh ve zîşuurun mükemmeli bulunan nev'-i beşerin, bidâyet-i vahiyden tâ haşre kadar, i'caz ve îcazında, izhâr-ı acz edegeldikleri, dâvamızın bâriz ve zâhir bir delîlidir.

 

            Hulâsa: Kur'ân-ı Mu'cizi'l-Beyanın ahkâm-ı bî-nazîrinden olan şu risale-i istiâze-yi fürkaniyeyi mütalâamda, derya-yı hakâikda sermeste-i hayrân kalarak, kemâl-i aşkla dedim: Yâ Rab, şu Kitab-ı Mübînin infaz-ı ahkâmını teshil ve teysir ve dellâl-ı Kur'ân'ı da, âmâl ve makasıdında muvaffak ve cemi' ihvanımla beraber bu kemter kulunu da, hulûl-i ecelime değin, Kitab-ı Mübîne hâdim buyur, duasıyla arîza-i âciziyeye hâtime veririm.

 

                                                                                                            Sabri

 

154

            (Hâfız Ali'nin fıkrasıdır.)

 

            Sevgili Üstadım!

 

            Bu def'a irsâline inâyet buyurulan hikmetü'l-İstiâzenin İkinci Kısmını aldım. Sekizinci işarette isbat edilip gösterilen (Hak ve hakikat), dalâlet vâdilerinde uçan serseri mudillerin yollarını pek vâzıh tenvir ile, onlara hem kendilerinin ne yaptıklarını, hem cadde-i hakikatı göstermekle îcaziyle azîm bir mes'ele tahayyül buyuruluyor.

 

            Dokuzuncu İşarette ise, bütün ehl-i îman ve bilhassa Risale-i envâr ile hilkat-i insaniyyenin gâye-i hakikîsini anlamaya çalışan talebeleriniz, ruhen istikbale gittikçe, bu mes'ele pek geniş bir daire olarak, Hazret-i Âdem'den beri, bütün Peygamberan-ı izam

 

 

 

(Sh: B-177)

hazeratının ehl-i dalâlete karşı mağlûbiyeti ve feci hâdiseler çok düşündürüyor. Ve kalbi zedeliyordu (Elhamdülillâh hâzâ min fadli Rabbî). O  geniş daire öyle tenvir ediliyor ki, içinde Üstad'dan, Fahrü'l-Mürselîn'den, Hazret-i Âdem'e kadar müşkilât, hak ve hakikat kılıncıyla fethedilip, akıl ve kalb (sadakte ve bilhakkı natakte) diye tasdik ediyorlar.

 

            Onuncu işareti yazarken elimden kalemi bırakarak hâzırûna okudum. İçinde temsilin misâl değil, hakikat olduğunu ve böyle bir hakikatı, ism-i Hakîm ve ism-i Nur ve ism-i Bedî'in cilvesiyle görüleceğini derkettim. Ve hayâlen tatbikına çıktım. Pek doğru bir esas olduğunu anladım. Cenâb-ı Hakk'a şükrettim.

 

            Onbirinci İşarette gösterilen zecr-i Kur'ânî (kâinnat tarlasının mühsûlü, makinasının mensucatı, insan nev'i olduğu ve umum mevcudat semeratiyle o nev'e hizmet ettiklerinden insan hodgâmlığıyla, bedbinliğiyle o azîm gâye-i dünyayı hiçe indirmesiyle) büyük çarklar misillû anâsır-ı külliyenin insan aleyhine hareket ettiklerini ve mühlik mes'uliyetten kurtulmak ancak Kur'ân-ı Hakîmin daire-i kudsiyesine girmek ve fahrü'l Mürselîne ittiba' etmekle olacağını beyân ile insanı kendine vezin ettiriyorsunuz.

 

            Onikinci İşaret ve Dört suâlin cevabının ihtiva ettikleri hakikatlar, (bizi arasıra kendi hesabına çalıştırmak isteyen ve cüz'-i ihtiyar ile kendisinde bir varlık görüp, istihkaka göz diken ve şöhret ve hodfuruşluk tahakkümüyle, hebâen çalışan nebatî ve hayvânî nefis ve heva zincirlerini, altın makaslarla keserek halâs buyuruyorsunuz.)

 

            Onüçüncü İşaret ve bu üç nokta ile her zaman hususiyle mübarek vakitlerde bizimle uğraşan ve bazı ye'se düşüren, yüzümüzün siyahlığını görmeyip, mü'min kardeşlerimizin ufak tefek çizgiler nev'inden karalarıyla onları, bütün siyahlıkla ittiham ettiren, Cenâb-ı Hakk'ın rahmetini ve Gaffâr ve Rahîm isimlerini tenkide cür'et eden ve bu yüzden büyük tahribatlara sebebiyet verdiren hizbü'ş-şeytanın kuvveti gösteriliyor.

(Sh: B-178)

            Muhterem Üstadım;

 

            Bu işareti yazarken, vücud âlemine seyahata çıktım. İşârâttaki noktalar bir müfettiş hükmüne geçti. İzah buyurulan kuvvetler yerinde görülüp, teslim-i silâh etmek üzere idiler. Bize bu kuvvetleri gösteren Kur'ân-ı Hakîmden istimdat ve feyzi, her hatvelerimde istiyordum. Ve bize bu esas hakikat-ı hayatın neticelerini, karanlıklarını gösteren üstadımız, muvaffakıyetimizi Cenâb-ı Hak'dan dilemekte olduğu, her an kendini göstermektedir. Ve inşâAllâh  halâs edecektir.

 

            Muhterem Üstadım, bu Onüç İşâret, Onüç Cevahir kümesini muhtevîdir. Bunlardan bazılarını ipe çizip göstermekle ve çizmemekle ve görmemekle, o cevahir hazinesine ve cevherlerine bir nakîse gelmiyeceğinden eğri ve doğru çizmek istediğim cevherler, inşâAllâh  hüsnünü zâyi' etmez.

 

            Ey sevgili üstadım, ne kadar teşekkürât-ı vefîre ifâ etsem ve hayli minnettar olsam, yine ifa edemiyeceğime kâil olduğumdan, dilerim Cenâb-ı Hakk'tan râzı olacağınız kadar, nâil-i mükâfât eylesin. Âmin, bihürmeti, Seyyidi'l-Mürselîn.

 

                                                                                                Hâfız Ali (R.H.)

 

155

            (Vezirzâde Mustafa'nın fıkrasıdır.)

 

            Aziz, Kıymettar Üstadım!

 

            Hesapsız hamd ve şükür, ol Hâlik-ı Mennân Hazretlerine ki, ben ümmî olduğum halde, hissiyat ve emellerimi, şu fâni ve âfil olan hayat-ı dünyadan tecrîd ile, Risale-i Nur talebeleri içine girdim ve hizbü'l-Kur'ân âlimlerine arkadaş oldum. Hizmet-i neşriyede ve ilimde onlara yetişemiyorum. Fakat inşâAllâh  irtibat ve muhabbet ve ihlâsda yetişmeye çalışacağım. Ve dua ile onların kalemlerine yardım ediyorum. Risale-i Nura karşı hissiyatımı ümmîliğim münasebetiyle yalnız rü'yalarımla arz ediyorum.

(Sh: B-179)

            Bu def'a rü'yada fahr-i âlem (A.S.M.) Efendimiz Hazretlerini gördüğüm vakit sûre-i Hacc'ın nihayetinde     مَا قَدَرُوا اللّهَ حَقَّ قَدْرِهِ اِنَّ اللّهَ لَقَوِىّ ٌعَزِيزٌ ilh.. okuyarak ve Şâh-ı Geylânî (kuddise sirruhu) hazretlerini gördüğüm vakit, Sûre-i Nur'da

 لَيْسَ عَلَى اْلاَعْمَى حَرَجٌ âyetini kırâet ederek nevmden bîdâr oldum. Ve anladım ki, bu âhirde Sünnet-i Seniyyeye dair mühim bir risale yazıldığı için, Resûl-i Ekrem (A.S.M.) ın makbulü olmuş ki, rü'yamda müşerref oldum. Ve o âyet Risale-i Nurun hulâsasını ifade ettiği gibi, ehl-i gafleti şiddetli tehdit eder. Şâh-ı Geylânî'yi gördüğümün sebebi, Risale-i Nurun talebelerinin kudsî bir Üstadı, beni de şâkird kabul ettiğine dair, bir işaret anladım ve bu âyetler havsalamın hâricinde olduğu halde, o kudsî zatların hürmetine, kuvve-i hâfızamda her zaman okur ve bir genişlik hâsıl olurdu.

 

            Diğer bir rü'yamda (pek geniş bir daire, temelleri henüz inşaa ediliyor görmüştüm.) Bu def'a o büyük bina ikmal edilmiş, içine girdiğimde sağ cihetini câmi-i şerif olarak gördüm. Ve namaz kıldıktan sonra, bütün yazılan Risale-i Nuru bana verdiler. Ben de yalnız bir adedini orada okunmak üzere verdim. Binanın en yüksek ve ortasında bir dikmesinin değişmesi için ellerinde demir, vinç ile çalışanlar üç kişi idiler, gördüm. Tâbirini siz Üstadıma havale ediyorum.

 

                                                                        Ümmî talebeniz Mustafa

 

156

            (Âsım Bey'in fıkrasıdır.)

 

            Üstad-ı Ekremim!

 

            Bu kerre ikmâline muvaffak olabildiğim üç risale-i şerife ki; Yirmi Dördüncü, Yirmi Dokuzuncu Söz, Otuz Birinci Mektubun Beşinci Lem'ası Mirkatü's-Sünne risaleleri berây-ı tashih ve manzûr-u üstadânelerine buyurulmak üzere takdim edildi. Risale-i şerifelerin cümlesi, birer hakikat nuru fışkıran birer gülistan-ı cinândır. Hele Otuz Birinci Mektubun Lem'aları ki, Minhâcü's-Sünne ve gerekse Tiryâk-ı Marazı'l-Bid'a olan Mirkatü's-Sünne okunmaya doyulmaz. Okundukça hissedilen manevî sürur ve füyuzâtın hadd ü hududu bulunmaz bir umman-ı feyizdir. Bazı cümleler oluyor ki, namazdan evvel ve sonra fakirhaneye gelen ihvana

(Sh: B-180)

 mûteaddid defalar okuyup feyizleniyoruz. Hele Giritli Hasan Efendi, gözyaşlarından kendisini alamıyor. Mâlûm-u Üstadâneleri, kendisi Kadirî şeyhidir. Zât-ı Üstadânelerine ve bâhusus Gavsü'l-Âzam Şeyh Geylânî Hazretlerine merbutiyet ve muhabbeti derece-i nihayettedir.

 

            Üstad-ı Ekremim! Bu def'a risale-i şerifeler bir parça tehire uğradı. Bunu, fakirin atâlet, betâlet ve kesâletine haml buyurmayınız. Şikâyet değil müftehirane arz ediyorum. Bu sene Cenâb-ı Hakk'ın fakire lütf u ihsan  ve keremi çok oldu. Lehülhamd vel minne, yüzbinlerce müteşekkirim. Ramazan Bayramından beri, iki def'adır hastalığım ki, el-ân nekahet devrindeyim, Risale-i Nur-u Şerifelerin istinsahına oldukça bir fâsıla vermiş oldu. Çok şükür elhamdülillâh bu hastalıklar bir in'âm-ı İlâhîdir. Dua-yı üstâdâneleriyle sıhhatim yerine gelmektedir.

 

                                                                                                Âsım

 

157

            (Rüşdü Efendi'nin fıkrasıdır.)

 

            Ey Aziz Üstadım!

 

            Bu kadar azîm ihsânınız, beni sevgili üstadımızın nezdinde talebelerin en sonuncusu olmak şerefini kazandırdığını tahattur ettirdikçe, Cenâb-ı Vâcib-i Vücûd Hazretlerine gece ve gündüz dua ediyorum. Ve bazı vakitlerde başım secdede olduğu halde, mütemadiyen ağlıyorum. Günâhımın azameti, cürmümün hadsizliği, beni titretirken sevgili üstadımın duası, Cenâb-ı Hakk'ın rahmeti, beni teselli ediyor.

 

            Her gönderdiğiniz risaleyi kemâl-i iştiyakla okuyorum. Kıymetli kardeşlerimle belki hergün bir yerdeyim. İstifadem pek çok, siz Üstadımın mânevî feyizlerini her vakit risalelerden alıyorum.

 

            Evet Aziz Üstadım, hissiyatımı yazabilsem her hafta mektublarımla mukabele edeceğim ve size mektup yazmak da, benim için en büyük meserrettir. Afvınıza istinad ederek, zâhiren sükûtla ve mânen dergâh-ı hüdâya el açtığım vakitlerde, size âciz Rüşdü talebeniz, aczini takdim ettikçe, sevgili Üstadımdan bilmukabele

 

(Sh: B-181)

  gördüğüm lütuflar karşısında, gözyaşlarımla cevaplar i'ta eyliyorum efendim.

 

                                                                                    Talebeniz Rüşdü

 

158

            (Hâfız Ali'nin dersini ne tarzda anladığını gösteren bir fıkrasıdır.)

 

            Muhterem Üstadım!

 

            Otuz Birinci Mektubun, On Dördüncü Lem'asının, ikinci Makamını bir defâ kendim okudum. pek cüz'î istifade ile, dimağımda bir lezzet hissettim. İkinci ve üçüncü tekrarlarımda öyle bir zevk-i ruhanî uyandırdı ki; eğer kalb ve kalemim ruhuma tercüman olabilseler, belki bir derece siz Üstadıma minnettarane arza cür'et eylerdim. Heyhât ne kalbim ve ne de kalemim ve ne ruhum, acz ile önüme çıktılar ve itiraf-ı kusur ediyordular.

 

            Sevgili Hocam! Sözler ünvaniyle neşr-i envar ve feth-i bab-ı rahmet eden envâr-ı Kur'âniye esasen has, mahsus bir sikke-i hâtemi taşımaktadırlar. Her bir parçasından, şümullü rahmet-i İlâhiyeye cüz'î, küllî bir kapısı var gösteriyor ve göstermekle kapılar açık bırakıyorlar. Bu mübarek risaleyi, Süleyman, Zeki, Zekâi ve Lütfi kardeşlerimle okurken, hayalime bir büyük müzeyyen bir saray gösterildi. Aslı ve hakikatını ve vüs'atini ve müzeyyenatını temâşâ için ruhen çıktım baktım ki, yorgun ve nazarım kesik bir tarzda geriye döndüm. Zekâi kardeşim devam ediyordu. Tekrar o saray şeklinde mutantan, revnaktar, kıymetçe, mahiyetçe aynı, ufak bir saray-ı vücud âlemi gördüm. Ve feth-i bâb edip temâşâ etmek istedim. Anahtarı yoktu. Birden kardeşimin ağzından   بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ     işittim. Kapı açıldı.  اَلْحَمْدُ لِلَّلِ عَلَى نُورِ اْلاِيمَانِ وَهِدَايَةِ  الَرَّحْمَنِ   dedim. Gördüm ki; büyük sarayın müştemilâtı ve tezyinatı, o küçük sarayda dercedilmiş. Âdeta çarklardan mürekkeb bir saat ve çok ipleri havi bir nessacdır. Dikkat ettim, o saati kuran ve işleteni ve o ipleri gûna gûna boyayıp dokuyanı, gündüzü gündüz eden güneş olduğu gibi, pek parlak bir surette izah buyurulunca gördüm. Tekrar   اَلْحَمْدُ   dedim ve şu âlem-i kübrânın fihristesini ve nümunesini

 

(Sh: B-182)

 elime alınca artık pervasız seyahata çıktım.

 

            Muhterem Üstadım! Şu söz öyle bir hakikatı ders veriyor ki, daha insana yabancı ve bilinmesi mümkün olmayan bir şey kalmıyor. Her gördüğü mûnis bir arkadaş oluyor ve susuz vadiler ve geniş sahralar ve koca küre-i arz bir bahçe hükmünde Hâlik-ı Rahîm tarafından ihzar edilmiş ve tılsımı da    بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ      olduğu ve tılsımı bulunmazsa ve alınmazsa, o bahçede yaşamak mümkün olmadığı ve yaşasa da her tarafta yabancı olarak ve her hatvesinde istiskal edilerek, hayat değil, belki câmid olarak bulunacağını izah buyuruyorsunuz. Hele bizi her zaman, günde kırk def'a havsalamız almıyarak "ah!" ile geri dönen mi'râc-ı mü'min olan namazda  اِيّاكَ نَعْبُدُ وَاِيّاكَ نَسْتَعِينُ   sırrı öyle bir düğme olarak gösteriliyor ki; her mü'min kendi vücûd âleminde bir elektrik fabrikası görüyor. Ve düğmesini açınca bütün dünyayı ziya ile gösteriyor.

 

            Sevgili Üstadım! Cenâb-ı Hak bu kıymetli eserleri kıyamete kadar mü'min kullarına yetiştirsin, duasıyla hatm-i kelâm eylerim efendim.

 

                                                                                                Kusurlu Talebeniz

                                                                                                   Hâfız Ali

 

 

 

159

            (Yeni mühim bir kardeşimiz Müftü Ahmet Feyzi Efendinin fıkrasıdır.)

 

            (Bu fıkra çendan şahsıma bakıyor. O zât şahsımı görmemiş, dellâllığım eseri olan Risaleleri gördüğünden, haddimden pek çok fazla olan senâ ve medhi, Risalelere ve esrar-ı Kur'ân'a aid olduğu için kabul ettim.) بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

 

            Hamd-i bînihaye Kerîm-i Müteâle, salât ü selâm Habib-i Zülcelâle ve Onun âl ve ashabına.

 

            Ey bâkîye vâsıl olmuş fâni! Ve ey matlubun bâb-ı rahmetinde oturan mahbûb! Ve ey derecâtın ekmeli olan sıfat-ı abdiyete sülûk edebilmiş Bahtiyar! Ve ey Şems-i tâbân-ı Zülcemâlin karanlıklara aksettirdiği Ziyâ-yı hidâyet! Ve ey Habib-i Kuddüsün tarîk-ı 

 

(Sh: B-183)

ulviyetinde karanlıkları yararak uçan Şehâb-ı şa'şaanisâr! Hatîât ve ma'siyyet deryasının korkunç dalgaları arasında inleyen, Hâlik-ı Kerîmin bunca iltifâtını nankörlükle karşılamaktan başka bir vaziyeti bulunmayan bu ednâ-yı mevcudat, nâil olduğun derece-i makbuliyetten bir katresinin olsun, kendine ihdâsını senin şevket ve kereminden bekliyor. Ne olur beni kendine alıp, hizmetinle müşerref kılsan. Ne olur, Hibib-i Kibriyâya benim de kendisinin hizmetine intisabım için Onun uşşâkının asgarı ve hikmet ve nurunun dellâlı olmaklığım için yalvarsan ah!..

 

                                                            Her an ayaklarının altını öpmek

                                                            ateşiyle mütehassir ve nâlân,

                                                                 ahkar-ı mahlûkat

                                                                        Ahmed Feyzi


    Dua hazinesi4

  • Genel Moderatör
  • ***
  • İleti: 12603
  • Konu: 1972
  • Allâh ım bizi affet
  • Çevrimdışı
BARLA LÂHİKASI
« Yanıtla #17 : 04 Ocak 2011, 16:15:29 »
 

160

            (Ahmed Husrev'in Otuzbirinci Mektubun, Ondördüncü Lem'asının, ikinci Makamı münasebetiyle yazdığı fıkradır.)

 

            Sevgili Üstadım Efendim Hazretleri!

 

            Üç-dört gün evvel Cenâb-ı Hakkın o mukaddes kelâmından müjdeler çıkararak, aktar-ı âleme saçan coşkun denizlerin akıntıları gibi, feyizleriyle bizi mest eden, âfil güneşin her gündüze mahsus sönmez ziyası gibi, ardı arası kesilmeyen nurlarıyla bizi nurlandıran, hiçbir ferdi şübehatta boğmamak esası üzerine yürüyen, kendisine has belâğatıyla ukûlü teshir edecek bir kabiliyetle söyleyen, sâmiaları ve bâsıraları kendisine müteveccih kılan, o azametli külliyât-ı nurdan bir nur daha aldım.

 

            Bu nur, o güzel İslâm nişanı ve o büyük rahmet hazinesinin keşşâfı olan (Bismillâhirrahmânirrahim) in, binler esrarından otuz sırra mukabil, altı sırla nurlu şualarını ezhanımıza nakşetmiş ve rahmetin binbir Esmâ-i İlâhiyeden gelen şuâlarıyla, insana had ve hesaba gelmeyen niam-ı Sübhaniyenin meded elleriyle yardıma gönderildiğini öğretmekle, bizi sonsuz bir derya-yı feyze gark etmiştir.

 

            Bu kudsî mübarek kelimenin her sure başında zikriyle, ehemmiyet ve azameti ve her hayırlı işlerde tekrarıyla mübarek bir

 

(Sh: B-184)

şefaatçı olması, ferşde gezen insana, arşa çıkacak kamet giydirmesi ve acz-i mutlakta çırpınan insanı, Kadîr-i mutlaka rabt etmekle, insanın kıymet ve izzeti gösterildikten sonra  اِنَّ اللّهَ خَلَقَ اْلاِنْسَانَ عَلَى صُورَةِ الرَّحْمنِHadîs-i şerifiyle mün'im-i hakikînin binbir esma-i  hüsnasının cilvelerinin şualarından tezahür eden rahmetiyle perverde edilmek suretiyle de, rahmetin bir cilve-i etemmi olduğu izah buyurulmuştur.

 

            Sevgili Üstadım!

 

            Ruh-u insanın nazarını akıl ve kalbini ve muhayyilesini (Bismillâh) ile kâinat simasına, (Errahman) ile arz simasına, (Errahîm) ile ebnâ-yı cinsinin sima-yı mânevisine dağıtıyor. Oralardaki rahmet-i vâsia-ı külliyenin azametini, letafetini gösteriyor.

 

            Aziz Üstadım!

 

            Nazarım nereye ilişse, aklım herhangi bir hâli muhakeme etse, muhayyilem ne ile meşgul olsa, sâmiam ne duysa, kalbim nereye gitse, dolaştıkları yerlerde ve tesadüf ettikleri şeylerde, beşere bakan pek büyük âsâr-ı rahmeti görüyor. Semâvât ve arş, bütün heybetiyle insanların seyrangâhı, cennet mesken-i hakikîsi oluyor. Zemin bir hane şekline giriyor. Mele-i âlânın sekeneleri ve zemin yüzüne serpilen yüzbinlerce mahlûkat ve nebâtat envâ'ının insanların hacetleri için koşuştuklarını, sineklerden balıklara, zerrelerden yıldızlara kadar küçük büyük her bir masnu', insanların yüzüne vahşetle değil, gülerek baktıklarını görüyor.

 

            Sonsuz rahîm olan Hâlik-ı azîmin kusursuz olan bu kasrını, temaşâya doyamayan ruh, kendine avdet ediyor. Rahmetin nihayet derecede incelikleriyle tanzim ve idare edilen cisme bakıyor. Duyguları arasında yalnız muhayyilesine hasr-ı nazar ediyor. Bu muhayyilenin dimağda kendisine tahsis edilen mahalli, bir hardal tanesi kadarken, her zaman bütün âlemi sinema şeritleri gibi hayal hanesinde dolaştırır. Hâfıza bir çeşit, akıl ayrı bir çeşit, fikir başka bir halde, kalb daha başka, kâmil insanlarda hâl-i faaliyette olan

 

(Sh: B-185)

diğer letaif, daha başka bir şekilde, bâsıra, sâmia, zâika, lâmise, şâmme gibi havass-ı zâhirinin istiâb ettikleri mânevî sahalara nisbetle, nihayet derecede küçük bir dimağımda yerleştikleri  halde, yekdiğerine karışmıyarak, biri diğerinin vazifesine müdahale etmiyerek, ayrı ayrı vazifelerde, ayrı ayrı dairelerde gayet muntazam çalıştıklarını ve hattâ etıbbanın bile senelerce tahsil ederek içinden çıkamadıkları vücud-u beşerin herbir kısmının, her bir uzvunun inceliklerini görüyor. Bu derece rahmetle tanzim edilen, bu kadar muhtelif vezaif ile çalıştırılan, bu muhayyiril ukûl makineyi temaşa eden ruh, bu makina üzerindeki derece-i mâlikiyetini düşünüyor. Hükmünün hiçbir uzva te'sir etmediğini görünce, sığınacak bir yer, iltica edecek bir mahal, perverde edilecek bir varlık arıyor. İşte o vakit bu kadar rahmetiyle perverde eden Hallâk-ı azîme karşı secde-i şükrana kapanarak ağlıyor, ağlıyor, ağlıyor. Bütün dertlerini döküyor. Onun, yalnız onun lütf u keremine iltica ederek afv olunmak, dünyada olduğu gibi ukbâda da sevdikleriyle birlikte va'dettiği cennette bulundurulmasını istiyor ve yalvarıyor.

 

                                                                                    Ahmed Husrev

 

161

 

            (Re'fet Bey'in fıkrasıdır.)

 

            Aziz ve Muhterem Üstadım Efendim!

 

            Geçen hafta aldığım mektubda, "Senin ve Şerif Efendinin ifadeleri kısadır, birşey anlaşılmıyor. Tenkid mi? Takdir mi? buyurdunuz. Bütün eserlerinizi takdir ve kemâl-i istihsan ile karşıladığımız mâlûm-u âlileridir. Esasen tenkid edecek kudret-i ilmiye değil bizde, Türkiye ulemasında olmadığı hâdisat ile sâbittir.

 

            Sinn-i sabavetinizde şark ulemasını ilzam etmeniz ve ondan sonra İstanbul'a gelerek bil'umum ulemanın nazar-ı takdir ve hürmetini celb etmeniz, bu hususu isbata kâfidir. Gerek Şerif Efendi ve gerekse Hikmetü'l-İstiâze ve Besmele sırrını okuyan diğer arkadaşlar duydukları hazz-ı mânevîden gaşy olmuşlardır.

 

            Fakire gelince, Sözler hakkında hiçbir şey yazmazsam bile o kemâl-i takdirdendir. zira, şimdiye kadar büyük bir zevk ile mükerreren

 

(Sh: B-186)

 okuduğum ve daima okumaktan hâli kalmadığım Sözler ve Mektubat hakkında kanaatlerimi daima Üstadıma arz ettiğimden, yazacak kelime bulamıyorum. O da âcizliğimden olsa gerektir. Bir risale ne kadar parlaksa, onu tâkib eden ondan çok ziyade parlaktır. Binâenaleyh, ne yazsak hakkıyla ifade-i meram etmiş  olamıyorum. Şimdi hayatım çok zevklidir. Sözlerin tedkikatıyla meşgulüm. Evvelki okuyuşlarımda hazm edemiyordum. Şimdi gayet yavaş ve dikkatli  okuyup anlamaya çalışıyorum. Takıldığım noktalar oluyor, soruyorum. Bu vesile ile istifade fazladır. Nitekim Yirmi Dördüncü Söz'ün Birinci ve İkinci Dalında çok tevakkuf ettim. Lâyıkıyla anlayamadım. Üstadımızla görüştüğümde bu iki Dalın şifahen îzahını rica edeceğim.

 

            Muhterem Üstadım, fakirin bir nokta çok hayretini mucib oluyor. Sizden bir mes'elenin izahını rica ediyorum. İzah ediyorsunuz. O izahta da, muhtaç izah noktaları bulunuyor. Öyle lâtif ve şümullü cümlelerle cevap veriyorsunuz ki, o cümleleri de anlamak için suâl icab ediyor. Bundan şu netice çıkıyor ki, Sözlerinizin her satırı, bir kitab teşkil edecek kadar şümullü ve mânidardır. İstenildiği kadar izah olunabilecektir.

 

                                                                                                Re'fet

 

162

            (Doktor İbrahim'in fıkrasıdır.)

 

            Efendim!

 

            Nuranî ve ziyâdar cadde-i kübrâ-yı mâneviyede seyr ü seyahat eden umum âhiret kardeşlerimle her hafta görüşüyor ve âramsız tulû eden Risale-i Nur eczaları gibi, feyiz ve mârifet güneşlerinin haberlerini işittikçe, ruhum güller gibi açılıyor. Hubur ve ibtihaca müstağrak oluyor. Ve istidadım nisbetinde bir-iki mes'elecik öğrenmeye sa'y ediyor isem de, bu envâr-ı bahr-i muhîtten kardeşlerimin ruhlarına in'ikâs eden mesâilden bâhis arîzaları tahrir ve takdim ettiklerini gördükçe, adem-i muvaffakıyetimden mütevellid esef ve kederim hasebiyle cehlimden elemân çekiyorum. Ümmîlik ne güç imiş, diye ruhum ağlıyor. Mu'terifane, İbrahim,

 

(Sh: B-187)

 müstehaksın diyorum. Nihayet yine ümidimi Rabbimden kesmiyerek diyorum. Bir müessesenin baş müdürü, muavini, kâtibi, müvezzii, tahsildarı, hademesi olur. Fakir kısmen müvezzilik, kısmen hademelik sıfatiyle bulunsam ne zararı var? deyip tesellli oluyorum.

 

                                                                                                İbrahim

 

163

 

            (Osman Nuri'nin fıkrasıdır.)

 

                        KUR'ÂN-I AZخM

 

Bir kelimeni, milyonlar def'a tekrar okusam,

İlk başladığım lezzeti, daima duyarım.

 

Sen İslâm ocaklarının sönmez bir lem'asısın,

Sen o misilsiz Zâtın, emsalsiz kelâmısın.

Rabbin en sevgili Resûlüne kısmet olan,

Değerli binbir çeşit ispatlı kelâmısın.

 

Hangi kitab var ki, asırlarca böyle hürmetle okunsun,

Nasıl bir nankör var ki, gelsin sana dokunsun,

Hâşâ, sana inanmayanlar kâfirse bile,

Gelsin onun dellâlının yanına otursun.

 

O dellâldan alınca ders-i ilhâmı,

Lânetler eder, inkâr ettiğine Kur'ân'ı,

İlmin en derin hocası, bürhanı,

Zelîl eder, karşısında seni tanımayanı,

Kudsî kitabın çok ünlü, Onun dellâlı Üstadım Said

Gönül ister ki, o ayarda bulunsun binler Said.

 

            Aynı günün sabahı okuduğum, büyük ve kudsî kitabımız olan Kur'ân-ı Azîmüşşân'dan aldığım nurlu ilham-ı İlâhîden, dolayısıyla güneş gibi kuvvetli olan Risale-i âliyelerinizin âcizde bıraktığı derin his ve te'sirlerden doğmuştur.

 

                                                                                    Osman Nuri

(Sh: B-188)

 

164

            (Hulûsî'nin fıkrasıdır.)

 

            Bir Mirkatü's-Sünnet olan mübarek mektub hakkındaki ihtisaslarımı arza maalesef muktedir değilim. Fakat istikametli tefsir, i'cazlı beyan, nurlu ilân gibi şanına lâyık tabirle tavsif edebileceğim Beşinci Lem'anın Onbir Nükteyi ihtiva edişini mânidar buldum. Sanki, mânen diyor: İfa-yı sünnet ile mükellef olduğumuz, ol Nebiyy-i Zîşânın taraf-ı İlâhîden getirip haber verdiği yakînen mâlûm olan şeylerin hak olduğunu bilip, kalb ile tasdik ve dil ile ikrar etmek suretiyle, tarif olunan îman ve islâmın şartlarının mecmuu olan onbir adediyle bu nurlu mektubdaki nüktelerde sarih tevâfuk vardır. Madem böyledir, Mü'minim diyen ittiba-ı sünnet etmeli. (Elhamdülillâh müslümanım) iddiasında bulunan ve

  لِمَ تَقُولُونَ مَا لاَ تَفْعَلُونَ itâbından kurtulmak isteyen sünnete yapışmalı ilh.) hakâikı ders veriyor. Bu mektubu almadan evvel Allâh  hayretsin, bir gece rü'yamda büyük bir camide bulunuyorum. Namaz kılındıktan sonra,, ben kapıya yakın bir yerde ayakta duruyorum. Baktım, mihrabın sol tarafından küçük ve toplu bir cemaat geliyor. Bana yaklaştıkları zaman, işte Abdülkadir-i Geylânî Hazretleri diye kulağıma bir ses geldi. Gayr-ı  ihtiyarî (Meded yâ Gavs-ı A'zam) diyerek, ağlayarak, ayağına kapandım. Mübarek sol elleriyle beni yerden kaldırdılar ve şefkat gösterdiler. Kendileri uzun boylu, çok mehîb ve üzerlerinde siyah bir sako, mübarek sakalları siyah, pek az ağarmış. Beşuş ve nuranî bir çehre. Mübarek başlarında bir mahrût-u nâkıs şeklinde yüksek ve çok beyaz bir sarık vardı. Câmiden çıkınca, bitişik bir odada cemaatle beraber oturduğumuzu da hatırlıyorum. Bu rü'ya bana çok zevk vermekle beraber, dua ve himmetlerinin Hizbü'l-Kur'ân üzerinde, her zaman mevcud bulunduğuna daha ziyade yakîn hâsıl ettirdi.

 

                                                                                                Hulûsi

 

(Sh: B-189)

165

            (Sabri'nin fıkrasıdır.)

 

            Bu kerre bir kıt'a lütufname-i fâzılâne-i merğubeleriyle tereşşuhat-ı kitab-ı mübînin bir zübdesi bulunan, Fihriste-i Mübînin Dördüncü Kısmını, Süleyman Efendi kardeşimiz yediyle aldım, okudum. Müellifine, kâtibine, nâşirine, hâdimlerine binler dualar ettim. Hakikaten vakt-i kırâetim olan iki saat zarfında, Risâlâtü'n-Nur ve Mektûbatü'n-Nur'un kâffesini icmâlen okumuş kadar mütelezziz ve müstefid oldum. Ve şöyle dedim. Lüttufnâme-i keremkârîlerinde işaret buyurulduğu üzere, dört nüsha değil, belki bir kaç ay, her vazifeye tercihan fihristeyi teksir ve neşre sa'y etmeliyiz.

 

            Madem ki, gayemiz neşr-i envâr-ı hakâik-ı Kur'ân'dır. Bu mübarek ve kıymettar eser-i giranbahâ ise hakâik-ı Kur'âniyenin hülâsası ve zübdesi ve tâbiri câiz ise, tam bir piştarıdır. Miftâhu'n-Nusret ve Mirkatü'l-Fütuhdur.

 

            Üstad-ı Azîzim!

 

            Mukaddemen, bu kıymettar eserleri avn-i İlâhî ile vücuda getirdikçe, bu kusurlu talebenizi de, bir muhatap addederek her eseri irsal ve tenvir buyurmakta idiniz. Fakat o zamanlar, gayr-i ihtiyarî nurla, zulümat karşısında bulunmaklığım hasebiyle, nurlar ile aramdaki perde açılmamıştı. Şimdi o semm-i kâtil tâbirine lâyık muhalif, zıt, menfî cereyanların zevaliyle, envâr-ı bînihaye-i Kur'âniyenin elhamdülillâh kapıları açıldı. Sâlifü'l-arz zulümâtın zebunu bulunduğum sıralarda, münteşir âsârı tekrar okuyup yazıyorum.

 

            Risalelerin derece-i kıymetlerini ve bahşettiği feyzi ve fevzi arzetmek, lisan ve kalemin fersah fersah iktidarının fevkındedir. Bu mübarek ve kudsî tereşşuhat-ı Kur'aniye ve lemeât-ı Fürkaniyeyi, hakikî bir dellâl-ı Kur'an olmalı ki hakkıyla takdir ve sena edebilsin zira bu hayat-ı hakikîye ve sermediye hazinelerindeki müsta'mel kelimat ve tâbiratın kâfesi sâirlerine min-küllil vücuh fâik ve bâkir beyanatı hâvi, kemâl-i selâset ve cezâlet ve şâyân-ı gıpta ve hayret,

 

(Sh: B-190)

 dirayeti müştemil ve câmi ve cümel ve fıkârât ism-i bedi' ve hakîmin bir cilve-i hâssa ve mümtazesidir, dersem binden bir hakkını bile vermiş olamam.

 

            Hulâsa: Bu nurların kâffesi deccallara mahsus ve müstahzar elmas gülleler ve ehl-i îman için menba'-ı envâr-ı hakâık olan Kur'ân-ı Hakîmden son asırda nebean etmiş, binler âb-ı hayât-ı bâkiye hazineleridir.

 

                                                                                                Sabri

 

166

            (Hâfız Ali'nin fıkrasıdır.)

 

            Sevgili Üstadım Efendim Hazretleri!

 

            Otuzbirinci Mektubun onbeşinci Lem'asının birinci kısmını, büyük bir meserretle aldım.

 

            Sevgili Üstadım, zaten fakir, âcizane nazarımda (Şems-i Hidâyetten neşr-i envâr eden Sözler) hak ve hem hakikat olarak, hakikat âleminin çarşısıdır. Hakikat âleminde ne varsa, o kadar zengin, o kadar mücehhez, o kadar bîpâyandır. Böyle bir çarşı-yı âlem mallarını almak lâzım ki, bir padişah kuvveti olsun. Eğer görmekse, öyle bir keskin nâfiz, seyyar bir nazar olmalı ki, seyr-i seyahat ile görebilirsin. Bu da pek ender bulunduğundan almak ve görmek için lâzım ki, bütün malların bir nümune levhası bulunsun.

 

            Ey Sevgili Üstad! Her nümune levhaları mukaddema görülüyordu ki, yalnız bir parça ile (topların ve küllîlerin) nev'îlerini gösterir. Daha bir şeye yaramaz. Fakat seraser nur olan hazine-i bînihayenin fihriste ve nümune levhasının her parçasından (Hanifen müslimen) gömleği çıkacak. Hârika derecede parçaları ve kıymetleri hâvidirler. Nasıl umuma muhalif külliyatla hârika olduğu gibi, cüz'iyatlarıyla hârika bir hâtemi taşıyorlar.

 

            Evet Üstadım, bu mektubu istinsah ederken kalb ve ruhum cûş u hurûşa gelerek bütün envâr-ı resâili kemâl-i şevk ve tahassürle görmek istiyordular.

 

(Sh: B-191)

            Demek Üstadım, umum risalelerin her parçasına ihtiyacımız olduğu gibi, her parçayı da birden görmeye şiddetle ihtiyaç varmış. Cenâb-ı Vâcibü'l-vücud size kemal-i rahmet ve merhametinden, o rahmet ve merhametinin iktizasıyla nâil-i mükâfat buyursun. Âmin.

 

                                                                                                Hâfız Ali

 

167

 

            (Said Nursi'nin bir fıkrasıdır.)

 

بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

 اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّهِ وَ بَرَكَاتُهُ

 

            Aziz, Sıddık, Hakikatlı, âhiret kardeşlerim ve ciddî ve kuvvetli  arkadaşım!

 

            Kur'ân-ı Hakîmin baş hâşiyelerinde, âyât-ı Kur'âniyenin adedi altıbin altıyüz altmışaltı olmakla, envâr-ı Kur'âniye ve hakikat-ı Fürkaniye eyyâm-ı şer'iyye ile altıbin altıyüz altmışaltı sene kadar, küre-i arzda hükmü cereyan edeceğine işaret ettiğine dair sualinize, o vakit zihnim başka yere müteveccih olduğu için, izahlı cevap veremedim. Sonra bana ihtar edildi ki: (Âsım'ın suâli ehemmiyetlidir, cevap ver.) Ben de o ihtâra binâen, iki esasla bir parça izah edeceğim:

 

            Birinci Esas: Nasıl ki (Nur-u Muhammedî Aleyhissalâtü vesselâm) ve hakikat-ı Ahmediye, divan-ı nübüvvetin hem fâtihası, hem hâtimesidir. Bütün enbiya onun asl-ı Nurundan istifaza ve hakikat-ı dininin neşrinde onun muînleri ve vekilleri hükmünde oldukları ve Nur-u Ahmedî (A.S.M.) cebhe-i Âdem'den, tâ zât-ı mübarekine müteselsilen tezahür edip neşr-i Nur ederek, intikal ede ede tâ zuhûr-u etemle kendinde cilveger olmuştur.

 

            Hem mahiyet-i kudsiyyet-i Ahmediye, Risale-i Mi'racda isbat edildiği gibi, şu şecere-i kâinatın hem çekirdek-i aslîsi, hem en âhir ve en mükemmel meyvesi olduğu gibi, öyle de Hakikat-ı Kur'âniye zaman-ı Âdem'den şimdiye kadar, Hakikat-ı Muhammediye (A.S.) ile beraber, müteselsilen enbiyaların suhuf ve kütüblerinde nurlarını neşr ederek, gele gele tâ nüsha-i kübrâsı ve mazhar-ı etemmi olan, Fürkan-ı Azîmüşşan sûretinde cilveger olmuştur.

 

(Sh: B-192)

            Bütün enbiyanın usûl-ü edyanları ve esas-ı şeriatları, hulâsa-i kitabları Kur'ânda bulunduğunu, ehl-i tedkik ve ehl-i hakikat ittifak etmişler. Bu sırra binaen zaman-ı fetret mutlaka ihraç edildikten sonra, rivayet-i meşhure ile zaman-ı Âdem'den tâ kıyâmete kadar, eyyam-ı şer'iyye ile tâbir edilen yedibin seneden, fetret-i mutlakanın zamanı tarh edildikten sonra altıbin altıyüz altmışaltı sene kadar, din-i İslâmın sırrını neşr eden hakikat-ı Kur'âniye, küre-i arzda ayrı ayrı perdeler altında neşr-i envar edeceğine, âyâtın adedi işaret ediyor demektir.

 

            İkinci Esas: Malûmdur ki, küre-i arz'ın mihveri üstündeki hareketi ile gece gündüzler medar-ı senevisi üstündeki hareketi ile seneler hâsıl oluyor. Güneşle beraber her bir seyyarenin, belki sevâbitin ve Şems-üş-şümusun dahi, her birinin mihveri üstünde eyyamı mahsuse gösteren bir hareketi ve medarı üzerinde deveranı dahi, bir nev'i seneleri gösteriyor. Hâlik-ı Arz ve Semâvâtın hitâbât-ı ezeliyesinde, o eyyam ve seneleri dahi, irae ettiğine delil şudur ki:  Fürkan-ı Hakîm'de

ثُمَّ يَعْرُجُ اِلَيْهِ فِى يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ اَلْفَ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدُّونَ *فِى يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْسِينَ اَلْفَ سَنَةٍ

gibi âyetler isbat ediyor. Evet kış günlerinde ve şimal taraflarında, gurub ve tulû' mâbeyninde dört saat günden ve bu yerlerde kışta sekiz dokuz saatten ibaret eyyamlardan tut tâ, güneşin mihveri üstünde bir aya yakın yevminden, hattâ kozmoğrafyanın rivayetine göre, tâ (Rabb-üş-Şi'ra) tâbiriyle Kur'anda nâmı ilân edilen ve şemsimizden büyük Şi'ra namında diğer bir şemsin, belki bin seneden ibaret olan gününden, tâ Şems-üş-şümusun mihveri üstündeki ellibin seneden ibaret bir tek yevmine kadar eyyam-ı Rabbaniye vardır.

 

            İşte semavât ve arzın Rabbi, o Şems-üş-şümüs ve Şi'ra'nın Hâlik'ı hitab ettiği vakit, o semavât ve arzın ecramına ve âlemlerine bakan kudsî kelâmında o eyyamları zikreder. Ve zikr etmesi gayet yerindedir.

 

            Madem eyyamın lisan-ı şerî'de böyle itlâkatı vardır. İlmü't-tabâkatü'l-arz ve coğrafya ve tarih-i beşeriyet ulemasınca,

 

(Sh: B-193)

 nev'i beşerin yedibin sene değil belki yüzbinler sene geçirdiğini teslim de etsek, ömr-ü beşer kıyâmete kadar olan müddet yedi bin senedir. Diye vâki olan rivâyat-ı meşhurenin ve beyan ettiğimiz atıbin altıyüz altmış altı sene, Nur-u Kur'ân hükümfermâ olduğuna münâfi olamaz. Çünki eyyam-ı şer'iyyenin dört saatten, elli bin seneye kadar hükmü ve şümülu var. Fakat vâkideki eyyamın hakikatı, o rivayet-i meşhurede hangisi olduğu şimdilik bu dakikada kalbime inkişaf ettirilmedi.

 

            Kur'ân'ın başındaki hâşiyeyi yazdığım zaman dahi vâzıhan bana gösterilmedi. Demek o sırrın inkişafı münasip değil. (Lâ ya'lemülğaybe illâllah)

 

            Şu mes'elede şimdilik delîlini gösteremiyeceğim bir müddeâyı beyân ediyorum. Şöyle ki: Şu dünyanın bir ömrü ve şu dünyadaki küre-i arzın dahi ondan kısa diğer bir ömrü ve küre-i arzda yaşayan insanın daha kısa bir ömrü vardır. Bu birbiri içinde üç mahlûkun, saatın içinde dakika, saniye, saatı sayan çarkların nisbeti gibidir. Nev'-i insanın ömrü küre-i arzın iki hareketiyle hâsıl olan malûm eyyam olduğu gibi zîhayatın vücuduna mazhar olduğu zamandan itibaren, küre-i arzın ömrü ise merkez-i irtibatı olan Güneşin mihveri üstündeki hareketi ile hâsıl olan eyyam iledir. Ve dünyanın ömrü ise Şems-üş-şümusun hareket-i mihveriyesi ile hâsıl olan eyyam iledir ki:

 

            Şu halde nev'-i insanın ömrü yedibin sene eyyam-ı malûme-i arzî ile olsa, küre-i arzın hayata menşe' olduğu zamandan harabiyetine kadar eyyam-ı şemsiye ile ikiyüzbin seneyi geçer ve şems-üş-şümusa tâbi âlem-i bekadan ayrılıp küremize bakan dünyaların ömrü, Şems-üş-şumusun işâret-i Kur'âniyye ile her bir günü (50.000 - ellibin) sene olmasıyla yedi bin sene o eyyam ile ne kadar ettiğini kıyâs et. Takriben yüz yirmi altı milyar senedir (l26.000.000.000)

(Hâşiye) Demek eyyam-ı şer'iyye tâbir ettiğimiz eyyam-ı Kur'âniyede bunlar

 

(Hâşiye) Bu hesap Şam'lı Hâfız, Kule önü'nden Mustafa ve arkadaşı Hâfız Mustafa'nın şehâdeti ile bir dakika zarfında ezber yapılmıştır. (Sene üç yüz altmış gün hesabına göredir, kusur varsa bakılmamak gerektir.)

 

 

(Sh: B-194)

 dahildir. Evet semâvât ve arzın sebeb-i hilkati ve çekirdek-i aslîsi ve en mükemmel âhir meyvesi olan bir zâta hitabında, o eyyamları isti'mâl etmek, Kur'ân'ın ulviyetine ve muhatabının kemâline

yakışır ve ayn-ı belâğattır.     

وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّهِ وَ اللّهُ اَعْلَمُ بِاَسْرَارِ كِتَابِهِ رَبَّنَا لاَ  تُؤَاخِذْنَا اِنْ نَسِينَا اَوْ اَخْطَاْنَا

 

 

                                                                                                Said Nursî

 

168

            (Kardeşim Abdülmecid'in fıkrasıdır.)

 

            (Hulûsî Bey'e yazdığı mektubdandır.)

 

            Eyyühe'l-Azîzin Azîzi, Hazret-i Seydanın muhterem tilmizi!

 

            Teşnesi bulunduğum tebşirnamelerinizi memnuniyetle aldım. Var olunuz. Cevapları yazmak îcab eder amma ne yazayım. Ruh nâhoş, kalb bîhoş, kafam bomboş. Zira, etraf-ı erbaamdan takattur eden vahşetler, kasâvetler, yeisler, beisleri tasavvur ettikçe biri, cinnete yani cünuna, diğeri cennete yani şam'a gitmek üzere, akl ü ruhum seferber vaziyetini alıyorlar. Bunun içindir ki, ne Seydanın yani Üstadın talebeliğini ve ne de sizin kardeşliğinizi bihakkın îfa edemediğimden ne yazacağımı bilemiyorum.

 

            Hem de sizden gelen mektuplar saf, temiz, nurlu bir fikirden çıktığından okuyanlara ışık veriyor. Zulmetli fikrimden çıkan arîzalar ise, size zulmet vereceği ihtimalinden korkarak titriye titriye takdime cesaret edemiyorum.

 

                                                                                                Abdülmecid

 

169

            (Re'fet Bey'in bir fıkrasıdır.)

 

            Aziz ve Muhterem Üstadım Efendim!

 

            Sözlerin ve Mektubatın ve pencerelerin fihristesi, o kadar güzel olmuş ki, bir def'a sathî bir nazar atfeden kimse, Risalet-in Nur eczalarının kıymet ve ehemmiyeti hakkında yek nazarda bir fikir edinebilir. Bu fihriste umum risalelere bedeldir. Hiçbir müellif, yazmış olduğu yüzyirmi kadar kitabının, her birisinin hülâsa-i

 

(Sh: B-195)

 meâlinden ve bilhassa metnindeki âyâtı, birer birer münasip ve manidar bir tarzda, ta'dâd etmek suretiyle risalelerin gâyâtından ve mahiyetinden bahsetmek şartiyle, böyle ehemmiyetli dört Risaleyi vücuda getiremez. Fihristenin bâriz bir vasfı daha var ki, o da kendi ihtiyarınızla olmayıp, sünuhat-ı kalbiye ile olduğunu ispat ediyor. Biz bu halleri gördükçe, sizin gibi bir Üstada nâiliyetimizden dolayı Rabbımıza çok şükür etmekteyiz.

 

                                                                                                Re'fet


    Dua hazinesi4

  • Genel Moderatör
  • ***
  • İleti: 12603
  • Konu: 1972
  • Allâh ım bizi affet
  • Çevrimdışı
BARLA LÂHİKASI
« Yanıtla #18 : 04 Ocak 2011, 16:17:51 »
170

 

            (Hulûsî Bey'in fıkrasıdır.)

 

            (Eğridir'de bir kardeşimize gönderdiği mektubdandır.)

 

            Üstad Hazretlerinin son Otuzbirinci Mektubun, Onüç ve Ondördüncü lem'alarını hâvi olan pek kıymetli, nurlu ve hikmetli, serâpâ nur olan hakâik derslerinden derin mânalı, şirin lezzetli, asel-i musaffa nev'inden ekmel eserlerini almakla bahtiyar, cevab takdîmine muvaffak olmamakla bedbahtım. Şuracıkta karalamaya niyet eylediğim birkaç satırla, o ders-i hakâiktan aldığım feyzi îzah veya duygularımı nakletmek istemiyorum. Çünkü, bu dersin nihayetindeki hususî hâşiye, sanki mânen beni bir müddet mektup yazmaktan men'etti. Zâhirî mânalar da bu işaretin doğrudan doğruya bu bîçâreye ait olduğunu göstermektedir. Bu nurlu dersi bir def'a (Onüçüncü Lem'a kısmını) İmam Ömer Efendi gibi arkadaşlara okuyabildim.

 

            Sevgili üstadımın, emirleri, işaretleri, dersleri, tenbihleri, îkazları, irşadları, tehditleri, şefkatleri hep hakikatlıdır. Bu güne kadar söylenmişler böyle olmakla beraber, bundan sonrakiler de aynı mahiyettedir. Asla şübhe ve tereddüdüm yoktur. Tabiî, sevk-i tabiî tesadüf değil. Hakikî, fıtrî sevk-i İlâhî, kader-i Sübhânî, her işimizde hâkim. Cüz'i ihtiyarımızla seyyiatımızdan mes'ul olmakla beraber, hasenat tevfik-ı Hudâ ile olduğuna, Kur'ân-ı bâhirü'l-bürhan şâhid-i sâdıktır.

 

                                                                                                Hulûsi

 

 

 

(Sh: B-196)

171

            (Ehl-i bid'ânın şiddetli hücumuna mâruz kalan Süleyman hakkındadır.)

 

            Suâl: Süleyman nasıl adamdır? Başta buranın me'muru, çok adamlar onu tenkid ediyorlar. "Lüzumsuz sözleri hocaya söylüyor, yanlış ediyor, âdeta münafıklık ediyor" derler. Sana çoktan beri hizmet ediyor; mâhiyeti nedir, bildir?

 

            Evlcevab: Süleylan sekiz sene, benim gibi asabî, hiddetli bir adamı hiç bir vakit gücendirmeden, hiç bir menfaat-i maddî mukabilinde olmayarak, kendi işini bırakıp, kemâl-i sadakatle Lillâh için hizmeti bu köyce mâlûmdur. Böyle bir adamla bu köy değil, belki bu vilâyet iftihar etmeli. Bu tarz ahlâk, bu zamanda bulunması, medâr-ı ibrettir. Ben, hem garib, hem misafirim. Benim istirahatımı te'min etmek köyün borcu idi. Bu köy nâmına Cenâb-ı Hak onu ve Mustafa Çavuşu ve Muhacir Hâfız Ahmed'i ve Abdullah Çavuşu bana ihsân etti. Ben de Cenâb-ı Hakka şükrediyorum. Bunlar, bana yüzer dost kadar kıymettar göründüler, vatanımı bana unutturdular. Gurbet ve misafirlik elemini bana çektirmediler. Bunların yüzünden ben, bu köyün hayatta ve vefat edenleriyle alâkadar olup, onlara her zaman dua ediyorum. Sadakatça Süleyman'dan geri kalmayan Mustafa Çavuş'la, Muhacir Hâfız Ahmed, şimdilik hücuma mâruz olmadığından iyiliklerinden bahsedilmedi. Bir parça Süleyman'dan bahsedeceğiz. Şöyle ki:

 

            Süleyman, benim her hususî işimi ve kitâbemi kemâl-i şevk ile, minnet etmeyerek, mukabilinde birşey kabul etmeyerek, kemal-i sadakatla yapmış. Hattâ o derece hizmeti sâfi ve hâlis, lillâh için yapıyordu; belki yüz def'adan ziyade arzu ettiğim dakikada, ümid edilmediği bir tarzda  geliyor; fesübhânallah diyordum: "Benim arzu-yu kalbimi, bu işitiyor mu?" Anladım ki o, istihdam olunuyor, sadakatının kerametidir. Hattâ hizmetimde bulunduğu bir gün, bir yaşındaki kız çocuğuna bakılmamış. Yüksek bir damdan, taş üstüne çocuk düştü. O hizmet sadakatının bir ikrâm-ı İlâhî olarak, o çocuk hiç bir teessür ve hastalık görmediği gibi, sütten, memeden bile

 

(Sh: B-197)

 kesilmedi. Her ne ise, bu tarz sadakatının lem'alarını çok gördüm.

 

            Süleyman'da sadakatla beraber esaslı bir ihlâs gördüm. Evet bu günlerde insafsız insanlar, onun şeref ve haysiyetini kıracak derecede, hakkında işâalar izhar ettikleri zaman, ona teselli nevinden dedim ki, "Sana bu sû'-i şöhreti takmakla riyadan kurtulursun." O da kemâl-i sürûr ve ciddî bir surette o tesellîyi kabul etti.

 

            Gelelim gıybet hakkındaki mesleğine: Bu zât bende gıybet hakkında, ne kadar şiddetli bir nefret olduğunu bildiği cihetle, beni kızdırmamak için, mümkün olduğu kadar cevaz da olsa, söylemiyor. Ve bilhassa Ramazanda, bütün bütün içtinab eder. Zaten ahlâkında, başkasına muzırlık yok. İnsafsızların işâasına sebeb, bu kadar olmuş: Birisi sormuş, "Hoca Efendi, filân adama şöyle demiş mi?" O da geldi bana aynı sözü söyledi ki, o adama cevap versin. Halbuki o sözde ne gıybet var, ne de birşey.

 

            Her ne ise.. Ben bu köyde ümid etmiyordum ki, benim en ziyade itimad ettiğim ve tam ahlâklarına ve diyanetlerine kanâat ettiğim Mustafa Çavuş, Süleyman Efendi gibi kardeşlerimi tenkid etsinler. Zannederdim ki, ben gittikten sonra, burada benim yerimde, bana ettikleri hürmeti onlara edecekler. Ümidim budur ki, köy halkının yüzde doksanı onların kıymetini takdir edecekler. Birkaç insafsızlar tenkid ededursunlar, o tenkidlerden ne çıkar. Bunlara ilişmek, doğrudan doğruya bana ilişmektir. Bana hizmet eden mezkûr kardeşlerim, hiç bir maddî menfaati düşünmeyerek ve kabul etmeyerek ve bilâkis kendi keselerinden bana ve misafirlerime bakıyorlar. Hattâ Süleyman'a bazı yemediğim bir ekmek verdiğim vakit, hâtırımı kırmayarak alır. Fakat kat'iyyen mukabelesiz almıyor. Ona mukabil evinden getiriyor. Ara sıra birer bardak çay ısrar ediyordum, ilhâhıma karşı istinkâf ediyordu. Ne için böyle yapıyorsun derdim; "Hizmetimize maddî faide girmeyip, fîsebîlillâh, ihlâslı olmak istiyoruz" derdi.

 

            Hattâ bu Süleyman ve Mustafa Çavuş, misafirlerim için çok hizmet ettikleri halde, hiç bir vakit hiç bir misafir bu iki zâta bir hediye getirdiğini görmedim, bilmedim. Yalnız Bekir Bey bir def'a

 

(Sh: B-198)

Süleyman'ın küçük kızına bir kaç meyve vermiş. Ona mukabil  Süleyman -bildiğime göre- bir kaç def'â patlıcan, biber, kavun gibi sebzeler hediye edip, ona göndermekle beraber, Bekir Bey buraya geldikçe, onun, hem başka misafirlerin hayvanatına saman, arpa verir.

 

            Bunun bu ahlâkı zâtında vardı. Yanıma geldiği vakit, benim bir düstur-ı hayâtım olan istiğnâ ve insanların hediyelerini almamak kaidesi, onun aslî ahlâkına muvafık gelmiş. Daha ziyade, insanların değil hediyesini kabul etmek, onlara ettiği iyiliklere mukabil dahi bir şey kabul etmiyor. Hattâ, yüz def'a ben ısrar etmişim, benden fazla kalan bir şeyi kabul etmiyor.

 

            Hattâ bir def'a, bir kıyye kadar üzüm,kayısı kurusu, bir kıyye bal ben yemiyordum. Misafirlere de yedirmek istemiyordum. Ona ısrar ettim, "Bu hediyemdir, teberrükümdür, çocuklarınıza hediye ediyorum, almaya mecbursun" dedim. Aldı, iki şinik buğdayını, bana -değirmende öğüterek- getirdi. Dört aydır daha bitmemiş.

 

            İşte bu zâtın hakikî hâli bu surette iken, insafsız insanlar bunun hakkında işâa ediyorlar ki; Said'in sayesinde yaşıyor. O da kemâl-i iftiharla dedi: "Evet üstadımın sayesinde, kanaatı ve iktisadı öğrendim, rahatla yaşıyorum. Halkların bu sözleri bana iyidir. Beni riyadan kurtarır, ihlâsa sevk eder" dedi.

 

            Ben de dedim:  Sana iyidir, hizmet-i Kur'ân'a zarardır. Onun için hakikat-ı hâli beyan ediyorum, tâ ehl-i bid'a bilsin ki, ihlâs ile lillâh için çalışıyorlar.

 

                                                                                    Said Nursî

 

172

 

            (Husrev, Üstadının kendi hakkında hiddetini zannedip, bir mes'eleye dair, müteessiren yazdığı mektubundan bir fıkradır.)

 

            Sevgili ve kıymetdar üstadım!

 

            Mektubunuzun mütalâasından mütevellid teessüratım arasında, kalbime çok havâtır hutur ediyordu. Her tarafı ve her hâli kusur ve ayıpla dolu talebiniz, sevgili üstadının ayaklarının altına varlığını

 

(Sh: B-199)

 sermişti. Belki her gün, bu şiddetten daha büyük bir şiddetle muamele görse ve hatta üstadı uğrunda, yüzbin hayatı olsa hepsini bile vermeye bilâ tereddüd hâzır olduğunu, sûrî değil, kalbî bir itirafla müheyyadır.

 

            Mücrim talebeniz senelerden beri Hâlikından bir hâmi istiyordu. Baştan aşağıya kadar siyahlıklarla dolu olan defter-i a'mâlim tedkik edilse, bu hususta ne kadar tazarru' ve niyazım vardır ve ne kadar gözyaşlarım bulunacaktır. Kur'ânî hizmet uğrunda, arzın sekenesi kadar hayatım olsa, her birisini feda etmeyi, ne büyük saâdet ve şeref kabul etmişim.

 

            Ey sevgili üstadım! Ey kıymettâr hocam! Ey senelerden beri aradığım muhterem mürşidim! Ey aziz dellâl-ı Kur'ân!

 

            Izdırablarımın sürûra inkılâp etmekte olduğunu hissediyorum. Uzakta olanın kusuru görülmez, tokat yakında olana vurulur. Kalbim bu cümlelere (Hâzâ min fadli rabbî) diyor. Fakat dimağımdan silinmeyen bir şey varsa o da aziz üstadımın elemlerine iştirâk etmek idi.

           

            Muhterem mürşidim: Kimin haddi var ki, risâlelerin birisine el uzatsın veyahut bir sahifedesine dil uzatsın, veyahut bir cümlesini tenkid etsin, veyahut bir kelimesine, hatta bir harfine ve belki bir noktasına itirazda bulunsun.

 

            Bilâ istisna her ferd istihsan ederken, böyle bir şey yapmak için, bu cür'eti kimden alayım. Yok, sevgili üstadım, müsterih olunuz, senelerden beri çekmekte olduğunuz, kal'abend cezasından pek şedid azâbınıza, bir başka ve mühim elem katılmasına taraftar olanlara, bir parça meyletmek şöyle dursun, belki bu hâlin şiddetle ve belki fedâisi olarak aleyhte olduğuma, vicdanımın tasdikı kâfi bir şâhiddir.

 

                                                                                    Ahmed Husrev

(Sh: B-200)

173

 

            (Hâfız Ali'nin bir fıkrasıdır.)

 

            Aziz Üstad:

 

            Bu asrın, sisli, semli revacı (Şecere-i kâinatın meyvesi olan insanın nüve, lüb,kışır gayelerini) zâil ve faniye, zillet ve gurura, âfil firaka, zâhir bâtıla, atalêt ademe, hırs ve hayvaniyete, câmid ve abesiyete, başıbozukluk ve hiçliğe sevk ile, o meyvenin kısm-ı âzamının ölüp ekallinin de ölmek ve tefessühü ânında, mezkûr şecerenin merkez üzerine karip, Isparta dalına ta'lik edilen, Hakîm-i Mutlakın etem, ekmel şifahanesi olan Kur'ân'dan nebean eden (Tiryak Notaları) tesmiyesi ile, her Notanın binler harfler damlaları ile imdada yetişerek, küre-i arz bahçesini iska' ve binler meyvelere hayat bahşeden ve bu yüzden menba' gibi, kıyâmete kadar hârika bir keramet ve taklid edilmez bir turra ile çağlıyacak olan eser-i mübareki, elhamdülillâh istinsah ettim.

 

            Evet üstadım! Nasıl ki, وَمِنْ آيَاتِهِ خَلْقُ السَّموَاتِ وَاْلاَرْضِ وَاخْتِلاَفُ اَلْسِنَتِكُمْ وَ اَلْوَانِكُمْ     âyet-i kerîmesinin binler mâsadaklarından bir mâsadakı olan nev'-i insanın her bir ferdine sima, ses, etvar, ahlâk gibi daha çok lâtifeler ve cihâzat mevcut iken, birbirine benzemeyip, her bir şahıs bir âlem olarak, vâhid-i Ehad-i Samed'in malı ve masnûu ve muvazzaf me'muru olduğunu, bilmecburiye şuûru olana kabul ettiriyor.

 

            Öyle de Kur'ân-ı Hakîmin hayattar semeresi olan Sözler ve Mektubâtü'n-Nur'un her bir parçası, kendi âleminde nihayetsiz kudreti gösteren ve her mebhasları ile binler âlemler içinde bir âlem olan âlem-i şuhûdun tılsım-ı acîbini tam keşf ve hâl ile, her risale bir muammanın miftahı ve hayattar ervâhı hükmündedir.

 

            Bundan böyle, daha binler ihsan-ı ilâhî ve rahmet-i Sübhânî olsa yazılsa, ihtiyaç görünüyor ve yerleri boş karanlık bir âlem gibi, o Şems-i Hakikat güneşinin şuâlarını bekliyorlar. Dilerim Cenâb-ı Hak'tan, böyle anûd bir zamanda (Böyle Asâ-yı Mûsâ misillû) çok

 

(Sh: B-201)

cihetlerle hârika, fütuhata sebeb olan ve inşâAllâh  bundan böyle  olacak olan Resâil-in-Nur'u, teksir buyursun. Âmin, âmin.. âmin...

 

                                                                                    Kusurlu Talebeniz

                                                                                         Ali (R.H.)

 

174

            (Hulûsi'nin fıkrasıdır.)

 

            Onsekiz Receb tarihli, Otuzbirinci Mektubun Birinci, İkinci Lem'alarıyla Yirmidokuzuncu Mektubun Birinci Remzinin, Birinci Makamını, Şâbanın birinci günü, yâni yazıldığından onüç gün sonra aldım. Demek oluyor ki, Recebin onsekiz rakamına, onüç daha ilâve ederek, mübarek mektubun numarasını te'yid etmek gibi, gaybî bir işaret ibraz edilmiş oluyor. Bu nurlu mektubdan aldığım hisseyi, kendisinden evvel gelmiş olan mânevî feyzinden, âlî afvınıza güvenerek bahsetmek suretiyle arzedeceğim.

 

            Şöyle ki: Mektubun bura postahanesinde kaldığı gece, âlem-i menamda şöyle garib bir hâlet gördüm. Allâh  hayretsin. Kamer batn-ı arzdan sür'atle çıkarak, şâkulen semâvata yükselmeye başladı. Çıkışı ile sür'atle yükselişinde hiçbir ziya eseri görülmüyordu. Sükûnetle hareketi tâkib etmekle beraber, sanki gaybî bir ses bana (alâmet-i kübrâ başladı) diyor gibi geldi. Kamer bu hızla çıkışı esnasında, bir hadde geldi ki  parladı, büyüdü. Bedr-i tam hâlinin birkaç misli cesâmet arzetti. Bu vaziyette içinde bir insan şekli göründü. Kısa bir zaman sonra bu şekil ve kamer kayboldu. Cihan seraser zulmet içinde kaldı. Mağrib cihetinde, ufuktan bir mızrak boyu yüksekliğnide, şems sönük bir ziya ile göründü. Ufku tâkiben bir müddet şimale doğru gayet sür'atle gitti ve kayboldu. Tekrar zulmet başladı. Soğukkanlılığımı muhafaza etmekle beraber, kıyamet kopuyor diye uyandım.

 

      İşte bu dehşetli gecenin gündüzünde Otuzbirinci Mektubun Bir ve İkinci Lem'alarını hâvi kıymetli eseri aldım, okudum. Kendi kendime geceki hâleti düşündüm. Dedim: (Bu mübarek mektup, bana şu dersi veriyor.) Sen bir sefineye râkipsin ki, o azametli sefinen

(Sh: B-202)

başdöndürücü sür'atle, feza-yı nâmütenâhide koşturuluyor. Bu sefineyi böyle pırıl pırıl çeviren Kâdir-i Kayyûm, sana musahhar ettiği, muntazam tulû' ve gurub eden Şems ile incelerek, büyüyerek mükemmel bir takvim-i semâvî vaziyetini gösteren Kamer gibi azîm cisimleri de istihdam ediyor. Bir küre (Kün-feyekûn) emrini aldığı zaman, bu muazzam küreler gibi milyonlarca seyyârat birbirine karışacak, nizam-ı âlem bozulacak, herşey harâb olacak. كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلاَّ وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ     sırrı zâhir olacak. Öyle ise en metîn, en âlî, en müzeyyen görünen bu saray-ı kâinatın bir anda yıkılacağı, harâb olacağı, bütün sekenesinin mahv u nâbud olacaklarını düşün. Hiç ender hiç olduğunu hatırla, senin mini mini hayat tekneni, dağlar gibi dalgaları bulunan, kısacık ömrünün denizinde aldanarak boğdurma.. ve hayat-ı ebediyeni söndürmek isteyen, en büyük ve en yakın olan nefsinin hilesinden kurtulmaya çalış. Bunun için sana çok kolay ve ucuz, te'siri mücerreb ve kat'î ve   لاَ اِلهَ اِلاَّ اَنْتَ سُبْحَانَكَ

اِنِّى  كُنْتُ مِنَ الظَّاِلمِينَ *  رَبِّ اَِنّىِ مَسَّنِىَ الضُّرُّ وَاَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ     gibi halâs ve şifa ve necat vasıtalarını tavsiye ederim. Bunlara bilhassa mağrip ve işâ ortasında, otuzüçer def'a devam et, demekte olduğunu hissettim.

 

            O küçük rü'yanın tâbiri, Muhterem Üstadıma aittir. Ve arzusuna bağlıdır. Bu def'a manevî mahrumiyetin uzaması, beni cidden müteessir etmişti. Sabra gayret ettim, fakat garibdir ki, bu mübarek mektubun bura postahanesine vürudu gününün sabahında  اِنَّ اللّهَ مَعَ الصَّابِرِينَ     emr-i celîlinin kuvvetine dayanarak tahammül etmekte olduğumu, fakat meraktan da hasbel beşeriye kurtulamadığımı, nâtık küçük bir mektubu, uhrevî kardeşimiz Hakkı Efendi'ye göndermiştim.

 

            Bu nurlu mektubun başını işgal eden beş nükteli İkinci Lem'a, başıma tokmak vurarak: Ey bîçâre, sabırdan bahsetmek sana yakışır mı? Gözünü aç da Hazret-i Eyyûb Aleyhisselâmın sabrına bak, aklın varsa o Peygamber-i Zîşânın (A.S.) sabırda ki kahramanlığını taklide

 

(Sh: B-203)

 çalış ve korkunç manevî yaralarından kurtulmak için 

  رَبِّ اَِنّىِ مَسَّنِىَ الضُّرُّ وَاَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ     duâsını vird-i zebân et, diye tenbih ve îkazda bulunduğuna yakîn hâsıl ettim. Elhamdülillâh dedim.

 

            Yirmidokuzuncu Mektubun Sekizinci Kısmının Birinci remzinin Birinci Makamının Birinci Bâbı Mu'cizât-ı Ahmediyenin en büyüğü ve kıyâmete kadar i'cazının devam edeceğine şübhe olmayan Kur'ân-ı Kerîm'in, otuz cüz'ünden otuzuncu, yüz ondört suresinden yüz onuncu, lâfz itibariyle küçük, fakat makam ve mâna itibariyle âli ve şümullü Sûretü'n-Nasr'daki çok mühim sırlardan muazzez ve muhterem Üstadımız vasıtasıyla zâhir olan tevâfukata münasebetli birtek sırrından beyan buyurulan üç Mes'ele, bana öyle bir kanaat getirdi ki, bu küçük sûrenin üç âyetinden sülüs ve tamamında otuz cüz'ü Kur'ân'a, hattâ her harfinde bir sureye işaret ve delâlet mevcut olduğunu cezmettim. Bu nuranî mektup hakkındaki, muhtasar tahassüsâtımı âcizane yukarda arzettim. Feyz menba'ına maddeten ve mânen çok yakın olan kardaşlarıma, şu perişân ifâdâtım kapı açmak ve (buradan içeri geçmeye sizler lâyıksınız,) diyecek kadar fâide-bahş olduğu hakkındaki emirlerinizden çok sevindim.

 

            Sevgili Üstadım! Allâh  için sevenler, Kur'ân'a hâdim olmayı yürekten isteyenler musibetin büyüğünü, dine gelen mesâib bilenler, zâhiren ne kadar şa'şaalı, mutantan görünse de, her bid'akârâne hareketten mutlak ve muhakkak, Kur'ân'a ve îmana bir hücum hissedenler... ilh.

 

            İşte bunlar niyetlerindeki ihlâs, kalblerindeki sâfiyet ve îmanlarındaki kuvvet ve Kur'âna ciddî merbutiyetleri derecesinde, felillâhilhamd merkez-i menba' ve masdar-ı feyze yakın bulunduruyorlar. Elbette böyle ulvî ruhlu, ciddî, ihlâslı, metîn, îmanlı kardaşlarımı çok sever ve mazhar oldukları niam-ı İlâhiyyeye şâkirînden olmalarını tazarru' eylerim. Hasbel kader, dünyaya dalmış, mâsiyette bunalmış, hakikatta acıklı bir gurbete düşmüş olan bu bîçâre kardaşlarına dua etmelerini rica ederim. Cümlesine

 

(Sh: B-204)

alelhusus isimleri zikrolunan Gâlib, Husrev, Hâfız Ali,  Süleyman Efendilere ve nurların başkâtibi Şamlı Hâfız Tevfik hasta olduğundan müteessir olduğum ve inşâAllâh  iade-i âfiyet etmiş olan Muhacir Hâfız Ahmed Efendi'ye ve sair mukarreblere selâm ve dualar ederim.

 

                                                                                    Hulûsi

 

175

 

            (Sabri Efendi'nin fıkrasıdır.)

 

            Eyyühe'l-Üstâdü'l-A'zam!

 

            Şâh-ı Geylânî Hazretlerinin mânidar ve ihâtalı bir beyt-i kıymettarîlerinin (dellâl-ı kitab-ı mübîni) mânevî parmağıyla irae ve müntesiblerine îma ve işaret ettiği tefe'ülnâmenin nihayet fıkrasında okudum ve dedim: (Evet, nurlar hey'etini umum ehl-i hak ve hakikat mânevî elektrik âyinelerine hedef etmişlerdir. Ve hattâ Kur'ân-ı Azîmüşşânın ve Ehâdîs-i  Nebeviyyenin bu hususu alenen veya sırran ve remzen ihbarıyla bile vardır) demekde asla tereddüt etmiyorum.

 

            Bu zümre-i sâfiye ve hâlise arasında, Sâni Hulûsi tesmiyesine bile lâyık ve müstaid olmayan ve hiç-ender-hiç olan bir abd-i pür-kusura da, haddinin fersah fersah fevkınde bir yer veriliyor. Halbuki, bu acz-i bîpâyan, kusuru çok, hatâsı azim Sabri, sahâif-i a'mâline baktığımda çok kara ve mucib-i nefret görüyor. Ve bu mevkide işaret edilen şahıs ismiyle, a'mâl ve harekâtiyle, sabr ve teennisi müsbet ve müsellem bulunan başka kardaşlarımız olduklarına hükmediyor. Çünkü kıymettar bir hazine ve defineyi keşfeden ve o zemin ve  zamanda gayyûr  keşşâfa, taharriyatda bezl-i vücud eden sâîler o yolda acaba o defineyi bulabilir miyiz? gibi bir eser-i tereddüt göstermeyerek, sarf-ı mesâide bulunan, pek kıymettar semere-i sa'yi ve âlem kıymetindeki mahsul gayretleriyle, herkesi tergib ve teşvik ve tenvire hasr-ı vücud eden zevat, hakikaten şâyân-ı takdir ve tebriktirler.

 

(Sh: B-205)

            Hulûsi ise, Şâh-ı Geylânî, İmam-ı Rabbânî ve Şâh-ı Nakşîbend gibi, nice zevat-ı mübarekenin mâziden şiddetle bastıkları adımlarının kuvvetiyle, istikbalde coşup fışkıracak olan menâbi'ü'l-envârı, mûmaileyh ayrı bir meslek, bir meşrepte olduğu halde, her türlü vezaife tercih ederek, (Dahîleke yâ Dellâl-ı Kur'ân) nidâ-yı âşıkane ve müştâkânesiyle dehâlet etmesi, fevkalâde bir tefeyyüze mazhar olduğuna ve olacağına yegâne delil ve hüccettir. Onun içindir ki, Risaletü'n-Nur ve Mektubâtü'n-Nura birinci muhatablığı hakkıyla ihraz etmiştir. Ve müstehaktır. Ve hâkezâ, Süleyman Efendi kardaşımız da, mânen ve maddeten teşrîk-i mesâî  etmiş ve hiç bir ferdin yapamayacağı fedakârâne hidematı yapmış olmasıyla, saâdet-i ebediye sikke-i hâliselerinin teksir ve ta'mimine çalışmış (Essebebü kelfâili) mefhumunca, keza bu zât da, her türlü takdire sezâ ve lâyıktır.

 

            Bu günahkâr ise, maalesef sâlifü'l-arz zevatın hiçbirisiyle kâbil-i kıyâs değildir. Madem Üstad-ı âlî böyle görmüşler ve bu şekilde buyurmuşlar. Küfrân-ı ni'met etmeyip, tahdîs-i ni'met suretinde kabul eder. Ve gördüğüm sahife-i siyahımın, sahife-i beyaza tahvilini, Cenâb-ı Haktan tazarru' ve niyaz eder ve Rahmet-i Rahmân'a iltica eylerken, teveccühât-ı Üstadânelerinin bekasını yürekten dilerim; Efendim.

 

                                                                                                Sabri

 

176

 

            (Ahmed Husrev'in fıkrasıdır.)

 

            Sevgili Üstadım!

 

            Aktâb-ı Hamse-i Azîmenin birincisi ve Gavs-ı A'zam namıyla müştehir Şeyh-i Geylânî Hazretlerinin, şimdiki Kur'ân'ın hâdimlerine bakan kasidesindeki ihbârât-ı gaybiyye-i mühimmeyi hâvi, kıymettar risaleyi kardaşlarıma ve dostlarıma okudum. Ve inşâAllâh  fırsat buldukça yine okuyacağım. Rahatsızlığım, bir suretinin takdimine fırsat bahş etmediği gibi, Otuz İkinci Sözün, Birinci ve İkinci mevkıflarından da üç dört sahifeden daha fazla yazmaklığıma mâni oldu.

 

(Sh: B-206)

            Sevgili Üstadım, o büyük Şeyhin mazhar olduğu o büyük tecelli ve nâil olduğu o büyük eltâf-ı  sübhaniye ile sekiz yüz senelik mesafeyi gören ve bu müddet arasında gelip geçenlere ve bu günün dehşetini ehl-i zevk ve keşfe gösteren, yazılarında ki o derin ve pek ince mânâlar, idrâk edebildiğim kadarını düşünürken, ehl-i gafletin nazarından saklanmış olan ve fakat ehl-i hakikatın görmesine mâni olmayan mâziyi hatırladım. Ve bu risalenin feyziyle mücahede-i mâneviyenizden ve etrafınızda toplanmış olan fedakâr, mücahit talebelerinizden ve mâruz kaldığınız mühlik felâketlerden ve  nâil olduğunuz, bu kadar azîm eltâf-ı ilâhiyeden başlayarak, Şâh-ı Geylânîye kadar ve ondan Asr-ı Saâdete  kadar uzanan, o uzun zamanı hayalen gezdim. O büyük Gavsın sekizyüz sene evvel ilân ettiği bu hakikatın karşısında hayran oldum. O büyük Şeyh eski Said gibi, bir mürid ile yeni SAİD gibi bir ders arkadaşıyla konuşuyor. Ve konuşmaya da zaman ve mekân mâni olamıyor. İster arzın öbür tarafında olsun, ister semâvâtın en uzak köşelerinde olsun, ister Hazret-i Âdem Safiyullah zamanında dünyaya vedâ etmiş olsun.

 

            İşte bu muhavere neticesinde bu ihbârât-ı gaybiyeyi ve acîbeyi sekiz-on sene evvel öğrenmiş ve şimdi de talebelerinize ders veriyorsunuz. Bu hizmette temayüz eden arkadaşlarınıza irâe ederek,her hususta sitayişe lâyık Hulûsi'yi ve ona refik olacak bir kabiliyette bulunan mütevâzi Sabri'yi ve hizmet ve gayretleriyle sâdıkane çalışan Süleyman ve Bekir Ağa gibi talebelerinize işaret eyliyorsunuz. Ve bu küçük cemaatin istinadgâhı olan, azîm cemaatlerin himmetlerini ve bu cemaatlerin içindeki nûrânî simaları tanıttırdığınız gibi, Şâh-ı Geylânî zamanındaki Hülâgû vak'asıyla da zamanımızın riyakâr münafıklarına ve bu münafıkların re'skârlarına hitab ederek "yakın bir istikbalde kahhâr bir el, size cezanızı tamamen vermekle, mâsumların intikamını alacaktır," diyorsunuz. Bu hakikatlar gösterilen dokuz-on delil ile isbat edildikten sonra, bu risale-i şerife ile ilân ediliyordu.

 

            Sevgili Üstadım, Hulûsi Beyin bir fıkrasında söylediği gibi, ben de diyorum ki: Kur'ân'ın feyziyle açtığınız bu cadde-i Nuraniyede

 

(Sh: B-207)

 acz ve fakr kanatlarıyla tayeran ederken, ne büyük hârika kerametlerle karşılaşıyorsunuz. Ve ne azîm hâdisat-ı acîbeye şâhid oluyorsunuz. Kimbilir, daha neler göreceksiniz ve mazhar olduğunuz bu inayetlerden bizleri de hissedar ederek, vazifemizde her an gayret ve ciddiyet tavsiye ediyorsunuz.

 

            İşte sevgili Üstadım, bu kadar ikram-ı İlâhî karşısında bir taraftan kulluk edemediğim için gözlerim yaşarıyor. Kalbim ağlıyor. Diğer taraftan da bâr-gâh-ı Samediyete afv olunmaklığım için yalvarırken, bîhad ve bîhesab minnet ve teşekkürlerimi takdîm ediyorum. Ve Sevgili Üstadıma ve muhterem fedakâr kardaşlarıma muvaffakıyet ve selâmetler ihsân edilmesi için duâgû oluyorum. Kıymettar Üstadım Efendim Hazretleri.

 

                                                                                    Günahkâr Talebeniz

                                                                                        Ahmed Husrev

    Dua hazinesi4

  • Genel Moderatör
  • ***
  • İleti: 12603
  • Konu: 1972
  • Allâh ım bizi affet
  • Çevrimdışı
BARLA LÂHİKASI
« Yanıtla #19 : 04 Ocak 2011, 16:20:20 »
177

            (Re'fet Bey'in fıkrasıdır.)

 

            Pek Muhterem ve Sevgili Üstadım Efendim!

           

            Bu def'a göndermiş olduğnuuz Gavs-ı Geylânî Hazretlerinin ihbâr-ı gaybiyesi, çok şâyân-ı hayret ve teemmül bir mes'ele-i mühimmedir. Büyük zevk-i ruhânî ile okumakla beraber, fakir talebeniz bunu çoktan hissetmiştim. Üstadımızın bu zaman için, mühim bir vazife-i mâneviyesi var. Lâkin henüz ifşâ etmiyor, mektum tutuyor, fikrindeyim ve bu fikrimi bazı hâlis kardaşlarıma da söylemiştim. Geçen sene Sabri Efendiye yazmış olduğunuz mektupların birinde de şu fıkrayı görmüştüm. (İmam-ı Rabbânî, son zamanlarda biri gelecek, îman mes'elelerini gâyet vâzıh bir surette neşr ve ilân edecek. Bu sizin hiç ender- hiç kardaşınız, hâşâ kendimi o adam zannedecek değilim, yalnız o büyük adamın bir piştar neferi olduğumu zannediyorum. Sen benden o zâtın kokusunu hissediyorsun.) Bu fıkra evvelki düşüncemi takviye etti ve kemâl-i sürurla gelip Husrev'e dahi söyledim. Üstadımızın rütbe-i mâneviyesini anladığımızdan çok sevinmiştik. Bundan dört-beş ay evvel de ziyaret-i âlinize geldiğimde Üstadımız hakkında sormuş

 

(Sh: B-208)

olduğum suâle verdiğiniz cevap, kezâlik, evvelki kanaatlerimi te'yid ve takviye etti. O zaman yalnız bir -iki kişi biliyorduk. Şimdi, bu Risalenin neşriyle has talebelerin hepsi vâkıf olmuş oluyor. Sürurumuza pâyan yoktur. Dinsizliğin münteşir olduğu şu zamanda bulunduğumuza evvelce teessüf ediyorduk. Şimdi hiç teellüm, teessür eseri kalmadı. Zât-ı âlileri gibi bir Üstadı bulduğumuzdan, zaman ne olursa olsun bizi me'yus etmiyor. Cenâb-ı Allâh  tûl-ü ömür ihsan buyursun. Daha bizlere çok zevkli eserler okutacağınıza eminim. Müsaadenizle şunu da ilâve edeyim ki, sizin daha hârika vazife-i mâneviyeniz var. Zaman gelecek remzlerle, işârât-ı Kur'âniye ile, öyle haber vereceksiniz ki, (Hâşiye) bunları da geçecek ve bizleri şaşırtıp bırakacaktır.

 

                                                                                    Fakir Talebeniz

                                                                                         Re'fet

 

178

 

            (Re'fet Bey'in fıkrasıdır.)

 

            Son gönderdiğiniz minhâcü's-sünnet gibi, lem'alar hakkında ne söylesem ifade-i meram etmiş olamam. Zira eserler birbirini ta'kiben neşrolundukça, kıymetleri de mebsutan tezayüt etmektedir. Bizlere cennet hayatı yaşatmaktadır. Eserler hakkında fakirin mütalâa yürütmesi küstahlık olur. Çünkü, Şeyh-i Geylânî'nin medih buyurduğu, zât-ı mübarekin yazmış olduğu eseri tenkid değil, kemâl-i hürmetle tasvib ve tahsin ve takdir ve büyük bir zevk-i ruhâni ile okumakdan başka ne yapabiliriz. Yalnız şu kadar diyebilirim ki, bu dalâlet devrinde bizlere zât-ı âlileri gibi yüksek bir Üstadı lütuf buyuran ve şimdiye kadar emsâline tesadüf olunmayan, mükemmel ve mükemmil eserler okutup ezvâk-ı nâmütenâhiye içinde yaşatan Hâlik-ı Zülcelâl'e, nihayetsiz şükürler etmekle, îfa-yı vazife-i ubudiyet edebilirsek bahtiyarız.

 

                                                                                    Talebeniz Re'fet

(Hâşiye) Bu Re'fet'in bir kerâmet-i ferâsetidir.

 

(Sh: B-209)

179

            (Hâfız Ali'nin fıkrasıdır.)

 

            Pek Sevgili ve Muhterem Üstadım!

 

            Hazret-i Şeyh-i Geylânî kuddise sirruhul'âlînin keramet-i accîbe-i gaybiyesini aldım. Hayretimden düşünmeye başladım. Aradan çok geçmeden hizmet ettiğim Nur elektrik fabrikasından bir düğme çevirildi. Bir mumluk bir ziya geldi. Birşeyler görmeye başladım. Aynıyla yazıyorum. Kusur ve noksan bîçâre Ali'nindir.

 

            Evet Üstadım, nasıl ki, Fahr-i Âlem (sallâllahü aleyhi vesellem) Hazretleri şecere-i kâinatın hayatdâr çekirdeği, Enbiya ve Mürselîn o şecere-i mübarekin dalları olup, dalın ibtidasından müntehasına kadar, kat'î bir alâka ile daimî birbirlerini götürüyorlar. Bu sır için Hazret-i Âdem Safiyullah kokladığı ve hissettiği Nur-u Muhammed (Aleyhissalâtü Vesselâm) hakkında demiş: (Yâ Rab, benim alnımda bir çığırta var, nedir? Cenâb-ı Kibriya hazretleri buyurmuş: Nur-u Muhammed (Aleyhissalâtü Vesselâm)'ın tesbihidir. Aynen kütüb-ü sâbıkada vesile-i dünya olan (Şâh-ı Levlâki) evsafıyla, ashabıyla haber vermeleri gösteriyor ki, ulûm-u evvelîn ve âhirîni câmi' bir kitab ile ba's olunacak, kâinatın ruhu hükmünde ve bütün kâinatın güzellikleri kendi fıtratında tecemmu' edip, tekemmüle tulûu, fecirden sonra şemsin tulûu gibi bekleniyordu.

 

            İşte bu kitab-ı kâinatın vâzıh bir fihriste-i mukaddesesi olan Fürkan-ı Mübîn Arş-ı A'zamdan, ve her ismin âzamî mertebesinden nüzul ile kökû Arş-ı A'zamdan, gövdesi Fahr-i Âlem'in (Sallâllahü Aleyhi ve Sellem)'in sadrına ve dalları bütün zemini ihâta eden kitab-ı kâinatın her sahifesinde ve her cüz'ünde lâfzullah ve lâfz-ı Resûl-i Ekrem (Aleyhissalâlü Vesselâm)  ve lâfz-ı Kur'ânın bütün birbiriyle alâkadarane işaret edip birbirini göstererek, biribirinin hükümlerini tasdik ettikleri misillû Hazret-i Şeyh (Kuddise sirruhu) sırrına mazhar olduğu, esmâ ve cilvesine mazhar olduğu levh-i mahfuz ve lûtfuna mazhar olduğu Cenâb-ı Hâlikın bildirmesiyle, sekiz asır sonra kendisiyle tevâfuk eden bir hâdim-i Kur'ânı görüp ve tasdik etmekle haber vermesi, hak ve ayn-ı hakikattır.

 

(Sh: B-210)

            Evet, Hazret-i Şeyh hâdim olduğu o hizmet-i kudsiye-i Kur'âniye hürmetine zamanın padişahlarını titretmiş. Nur-u Muhammed (Aleyhissalâtü Vesselâm) omuzunda tecelli etmesiyle, o Nur-u Muhammed'in (Aleyhissalâtü vVesselâm) ziyasıyla hareket eden bütün evliya Hazret-i Şeyhe boyun eymeleri, gerek müslim ve gayr-ı müslim ve her bir meşreb ehl i, Hazret-i Şeyhi tenkide cür'et etmemeleri gösteriyor ki, cadde-i Muhammed (Sallâllahü Aleyhi ve Sellem)'de bataklık ve Nur-u Muhammedî (Aleyhisselâtü Vesselâm)'da zıll olmadığını ayn-el-yakîn derecesinde isbât ediyordu.

 

            Öyle de, Ondördüncü asrın hâdim-i Kur'ân'ı da dokuz yaşından, seksen altı yaşına (Hâşiye) kadar bilâ istisna doğrudan doğruya Kur'ân namına hizmet ve hareketi ve zamanın padişâhından en canavar reislerine baş eğmediği, hattâ terakkiyat-ı fenniye ve zihniyyede birinciliği ihrâz eden, Avrupa Devletlerini iskât eden, zemzeme-i kur'âniyyenin şifâhânesinden nebeân ederek, onların semlerine karşı tiryakları şişe değil, mâ-i câri nehirlerle i'lâ-yı kelimetullah eden ve onların kal'alarını zîr ü zeber eden, emsâli görülmemiş ondördüncü asra mahsus envâr-ı Kur'âniyeden Risale-i Nur ile, cihanın cihat-ı sittesini ve semânın yüzünü aydınlatan ve yaralı olup ölmeyen ehl-i îmanın yaralırını tedavi ve seksen yaşında ihtiyarlarını şâb-ı emret ve gençlerini mâsum bir hâle (Hazret-i Eyyub-vâri) hayat bahşıne vesile olan hâdim-i Kur'âninin ve Nur risalelerini, değil Hazret-i Şeyh (K.S.) altıncı asırdan ondördüncü asırda görmesi, (Kütüb-ü sâbıkada remzen ve Hazret-i Kur'ânda sarahaten göstermeleri, o kitab-ı mübarekin şe'nindendir) diyebileceğim. İnşâAllâh  vazifenin makbuliyetine işarettir ki, vazifenin ehemmiyetine binaen Cenâb-ı Hak onu çok zaman evvel göstererek, meb'us-u âlem güzide-i ben-i Âdem Efendimizden, Hulefâ-i Râşidînden (Radıyallahü anhüm), aktâb-ı evliyadan öyle bir mânevi kuvvet teraküm etmiş oluyor ki, değil bu zamanın kör ve sağırları, dünyanın en azgın fir'avn ve nemrudları da olsa yine korkacakları ve ağız

 

(Hâşiye) Üstat hazretleri bu mektubu tasih ettikleri zaman (altmış yerine) kendi elyazılarıyla bu (seksen altı) rakamını yazmışlardır.

 

 

(Sh: B-211)

 açamıyacakları bedihîdir. Dilerim Cenâb-ı Haktan, Envâr-ı kur'âniyenin    لآاِلَهَ اِلاَّ اللَّهُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللَّهِ    bayrağı altında toplanan ehl-i îmanın ellerine yetişmesiyle, ilâ yevmül-kıyâm o envârın tevessüüne ve neşrine hayatını fedâ eden ve edecek erbabının teksirini ihsan buyursun. Âmin, Âmin. Bihürmeti Seyyidil-Mürselîn...

 

            Sevgili Üstadım yarım yaşımın tercüman olduğu şu arîzama, yarım nazarla bakıp afv ü kusur buyurmanızı diler, el ve eteklerinizden öper, bize ve bütün âleme vesile-i hayat olan Üstadım, Cenâb-ı Hak sizden ebediyen razı olsun, duasını gece ve gündüz niyâz eylerim.

 

                                                                                    Mücrim Talebeniz

                                                                                                Ali

 

180

 

            (Hulûsi'nin fıkrasıdır.)

 

            Aziz, Muhterem Üstadım Efendim Hazretleri!

 

            Emirlerinize imtisalen, uhrevî kardaşımız Husrev Bey tarafından irsal buyurulan şâyân-ı hayret ve cây-ı dikkat, mühim bir ihbâr-ı gaybî ismini taşıyan çok kıymetli, mânalı, ruhlu, sürurlu, te'sirli, lezzetli, hikmetli, nurlu emrinizi bu hafta aldığımdan dolayı, Cenâb-ı Hak ve Feyyaz-ı Mutlak Hazretlerine hamd ve şükürler ve müşfik Üstadıma yüzümün karasına, kalbimin yarasına bakmayarak, dergâh-ı İlâhiyeye kapanıp duâlar eylerim. Ve defâatle, اَللّهُمَّ حَصِّلْ مُرَادَنَا وَ مَقْصُودَ اُسْتَادِنَا سَعِيدِ النُّورْسِى بِحُرْمَةِ حَبِيبِكَ مُحَمَّدٍ النَّبِىِّ اْلاُمِّىِّ صَلَّ اللّهُ عَلَيْهِ وَ عَلَى آلِهِ وَ صَحْبِهِ وَ سَلِّمْ آمِينَdedim.

 

            Gavs-ı A'zam Şâh-ı Geylânî (Kuddise sirruhul'âlî) Hazretlerinin eserlerindeki gaybî ve mânevî ihbar, bu bîçâreyi öyle bir hâle getirdi ki, tarifden âcizim. Ruhânîyetlerindeki celâlet ve azamet karşısında avuç içinde sıkılan bir top hamur ne hale girerse, bu bîçârede öyle oldum. Bir şey düşünemez, sersem, âdeta meyyit-i müteharrik bir hâle geldim. Günlerden beri zihnim ve bütün havassım, hemen tamamen bu hârika eserle meşgul. Bu hâlette iken, istidadımın

 

(Sh: B-212)

fevkınde şöyle bir kaç beyit kalbime ve kalemime geldi. Kaidesine uygun olarak düzeltemedim. Müşfik Üstadımın aflarına istinaden yazıyorum. Tashihi, Üstadıma ve Hablullaha yapışan kardaşlarıma bırakıyorum.

 

Hulûsi bak gaybî ihbarnameye,

Gör Üstadın neler izhâr eylemiş..

 

Kitab-ı Sinan'dan edip tefe'ül,

Hakka ki kerâmet ibrâz eylemiş..

 

"Ümmî Alîm" ile (Hâşiye) "Sinan Ümmî" de,

Hesâb-ı Ebced'le var mutabakat..

 

Görünür bakılınca bu tarikle,

Esmâ-i Üstadla tam münâsebet..

 

Hakkıyla Hâdimü'l-Kur'ân'dır Üstad,

İsbâta kâfidir bu muvafakat..

 

Hayret bahş esrara vâkıftır bu zât,

İhvana deriz haber-i beşaret..

 

Sekizyüz sene evvelinden görmüş,

Hâdimü'l-Fürkan Bediüzzamanı..

 

Habib-i Hudâ hem de Gavs-ı A'zam,

Sultan-ı evliya Şâh-ı Geylânî..

 

Büyük bir hüsn-ü zan eyle, Üstadım

Seni Kur'ân hâdimi eder add..

 

Kapan secde-i şükre ey Hulûsi:

İlâhî ente rabbî ve enel'abd..

 

Bu âciz kulunu muvaffak eyle,

Hizmet-i Kur'ân'la şerefyâb eyle..

 

(Hâşiye) Ümmî (ey âlim tarzında okuduğuna göre.)

 

(Sh: B-213)

Hizbü'l- Kur'ân'dan ayırma tâ ebed,

Bu âsî kuluna merhamet eyle..

 

Üstadım Said Nursî'den ol râzı,

(Bihürmeti habibi kerrâziy-yül-marzi..

 

Evliya sultânı Abdülkadirin,

Himmetin eksiltme bizden İlâhî..

 

İhbarname-i gaybın izhârının,

Gönül istedi yazmak tarihini..

 

Yüzbin hamd ü şükret, Hakka Hulûsi

Sana Üstaddır Molla Said Nursî.

 

 

                                                            Uhrevî Kardaşınız

                                                                  Hulûsi

 

181

 

            (Kalemi kerametli Mes'ud'un ehemmiyetli bir rü'yasıdır.)

 

            Âlîcenab ve fazîlet-mend Üstad-ı Muhteremim Efendim Hazretleri!

 

            Tulûât olmadıkça, siz Üstadıma mektub yazmağa muktedir olamıyorum. Çünki, başlıca âmâlim nurların ikmâli olduğundan ve yazdığım esnada bir an evvel bitirmek emeliyle serî bir surette yazdığım için, o nurlardan almış olduğun feyzi etraflıca anlatamayacağım için, mektup tastîrine cür'et edemiyorum.

 

            Husrev efendinin nezdinizden müfarakatı günü, bendeniz ziyarete geliyordum. Bedrenin civarında birbirimize tesadüf ettik. Geri dönmekliğimizi söylediler. Sabırsızca esbabının neden münbais olduğunu sordum. Neticeyi anlattılar. Birlikte köye avdet ettik. Çok müteessir oldum. Me'yusiyetimden iki gün dışarıya çıkamadım. Kalbimin teessürünü teskin için, Nurları yazmakla meşgul oldum.

 

            Avdetimizin ikinci gününün gecesi, saat on buçuğa kadar yazı ile iştigal ettim. Sahuru yedikten sonra me'yusâne ve mükedderâne yattım. Gördüm ki, zât-ı âlinizle birlikte Medine-i Münevvere'ye

 

(Sh: B-214)

 gitmişiz. Harem-i Şerifin kapısından girince, makber-i saâdet önümüzde görünüyordu. Makber-i saâdetin içinde Peygamberimiz Sallâllahü Teâla aleyhi ve Sellem Babü's-selâma doğru müteveccih idiler. Ben der'akab koşmak istedim. Birlikte ben sizin bir adım arkanızda olarak vardık. İmamın namazdan fariğ olduğunda, nasıl yüzünü cemaate çevirir, bizim girdiğimiz tarafa doğru Zât-ı  Risalet dönmüşler. Diz üstüne oturmuşlar ve biz de vardık. Zât-ı Âliniz hemen bir adım mesafeli olarak diz çöküp oturdunuz. Ben de sizin arkanızda diz çöküp oturdum. Siz Resûl-i Ekremle (A.S.M.) ile epey müddet görüştünüz. dikkatli vech-i saadete nazar ettiğimde, alnı vech-i mübareki güneş gibi gayet parlak ve sair aksamı buğday rengi, re'yül-ayn müşahede ettim. O esnâda mükâlemeniz neye müncer olduğunu anlayamadım. Tefsirini  Üstad-ı Ekremime havale ediyorum. Yalnız kasır fikrimle, sen ne oluyorsun, diye kalbimi teskin edebildim. Üstadım şu zâlimlerin islâmiyete karşı tecavüzlerini, kendi merciine ve şeriat sahibine şikâyet etti.

 

                                                                                                Mes'ud

 

182

 

            (Vezirzâde Küçük Mustafa'nın fıkrasıdır.)

 

            Ey Sevgili Üstadımız, Ey Nurların Mazharı ve Nâşiri!

 

            Cenâb-ı Hak, sizi bu memlekete göndermiş, tâ ki dalâlete giden ruhlar, senin neşr ettiğin Nurlarla kurtulsun. Cenâb-ı Hakk'a gece ve gündüz secde-i Şükran etsek, bu ni'metlerin şükrünü ödeyemeyeceğiz.

 

            Ey Üstadım, ben immîyim. Sair kardaşlarım gibi mâlûmatlı değilim ki, Risale-i  Nura karşı hissiyatımı dilim ile ifade edeyim. Fakat inşâAllâh  sadakatte ve muhabbette ve irtibat-ı ruhîde kardaşlarıma yetişmeye çalışacağım. Uyanık âleminde ifade-i meram edemiyen dilime bedel, uyku âleminde ruhumun diliyle, mahiyetini anlamadığım ve size karşı merbutiyetime delâlet eden bir-iki vak'ayı aredeceğim:

 

            Birincisi: Bundan bir buçuk sene evvel, ticaret için iki günlük mesafede olan bir köye gitmiştim. O esnada dünyanın iç yüzü bana

 

(Sh: B-215)

 göründü. Hem fâni, hem zindan hükmünde olduğundan bir nefret geldi. Bana bu fânî dünyadan, bâki bir âleme yol gösterecek bir Üstad, Cenâb-ı hak'tan istedim, ve dedim ki: "Öyle bir Üstada rast gelsem söz veriyorum ki, ona tam hizmetkâr olacağım."

 

            İşte ben bu halde ve bu niyazda iken, o gece gayet şirin ve güzel, bilmediğim bir şehirde gayet güzel, dünyada misli bulunmaz zinetli bir at üstünde, siz Üstadımı ona binmiş, garbdan şarka doğru beş-altı metre yüksekte, şehrin üstünde uçarken selâmınıza durduk. Selâmınızı aldık. O esnada uyandım. Şehadet getirdim. Şükrettim ki, istediğim Üstadı bulacağım. İki ay sonra ziyaretinize geldim.

 

            İkinci Vak'a: Rü'yada bir şehirde gayet kesretli askerler ve cephane görüyorum. Biz de, güya o askerlerdeniz, dedim. (Yâ Rabbi bu askerlerin kumandanı kimdir?) Niyâz ettiğim vakit karşımızda yüksek bir saray zuhur etti. O sarayın içerisine girdim ki, kumandanı, göreyim. Baktım ki, parlak bir çay akıyor. O çayı tâkip ettim. Baktım, şubelere ayrılıyor. Devam ettim. Tâ menba'ına kadar gittim. O askerlerin kumandanı o suların sahibini buldum. Yani Üstadımızı, iki adamla başında namaz kılarken gördüm. Ben de o sudan abdest aldım. Namaza dahil oldum. Kalbimin hareketiyle, dilimin şehadetiyle uyandım. Cenâb-ı Hakka şükür ettim ki, Üstadımızı bize gösterdi.

 

                                                                                    Hizmetkâr ve talebeniz

                                                                                                Mustafa


    Dua hazinesi4

  • Genel Moderatör
  • ***
  • İleti: 12603
  • Konu: 1972
  • Allâh ım bizi affet
  • Çevrimdışı
BARLA LÂHİKASI
« Yanıtla #20 : 04 Ocak 2011, 16:22:34 »
183

 

            (Hulûsi Bey'in fıkrasıdır.)

 

            Bu hafta Otuzbirinci Mektubun Yedinci Lem'ası ile Üçüncü Lem'asını, hazine-i Mektubata ilâve ve muhibban ve müştâkâne tilâvet eylemekle, vesâtat-ı âliyenizle, bir lütf-u azîm-i İlâhîye daha mazhar olduğumdan dolayı Kerîm, Rahîm, Bâki-i Zülcelâle yüz binler hamd ve şükür eylemekde ve sevgili Üstadımı rızâ-yı Samedânîsine ve vazife-i meşkûre-i mâneviyesinde devamlı, nüfuzlu, şümullü muvaffakıyetlere mazhar buyurmasına, âbidâne tazarru' ve niyazlarda bulunmaktayım. Bu bîçâre ve isyankârdan çok dua

 

(Sh: B-216)

 beklediğinizi emir buyuruyorsunuz. Ben o dergâh-ı âliye ancak bir nev'i i'câzının izharına Fahru'l-Âlemîn, Habîb-i Rabbü'l-Âlemîn, Seyyidü'l-Mürselîn Sallâllahü Teâlâ Aleyhi ve Sellem Efendimiz Hazretlerinin en büyük mu'cizesi olan, tâ kıyâm-ı saate kadar hükmü ve i'câzı bâki olacağına îman ettiğim Kur'ân'ın nurları delâletiyle ve Üstadımın mübarek isimlerini, vesile-i kabul olmak üzere kullanarak iltica edebiliyorum. Hiç mümkün müdür ki, bu eşiğe yüzümü sürerken (Yâ Rab, Üstadım Said Nursî Hazretlerinden râzı ol, Dâreynde muradlarını hâsıl kıl) diye yalvarmıyayım? Asla ve kat'â. Bu bir vazife olmakla beraber, kanaatça inşâllah vesile-i icabe-i duâdır.

 

            Aziz Üstad, sâdîkınızın zaif ruhu, bu fani hayatta olduğu gibi, bâki ve sermedî hayatta da inşâllah ulvî ruhunuzun cenâh-ı şefkatinden ayrılmayackatır, ayrılamayacaktır ve ayıramıyacaklardır.

 

            Evet gayr-ı kabil-i inkârdır ki, bu fâni hayatın dağdağaları arasında, havas ve letâif her zaman müştakı bulundukları münevver ve muhteşem âyineye bakamıyorlar, fakat o meşgaleden feragat edildiği anda, yine Nur bütün haşmetiyle arz-ı dîdar ediyor. Bu zamanlarda hiç ayrılık hissetmiyorum. Hattâ ihtilâf-ı mekânı da, te'sirsiz görüyorum. Yedinci ve Üçüncü Lem'aların bura postahanesine vürudu, Ramazan'ın onbirine tesadüf ediyor. Bir gün postada kalmasına karşılık tutulursa, her bir Lem'a, bu mübarek ayın başından onuna kadar birer gün almışlar ve   اَوَّلُهُ  رَحْمَةٌ   olan aşr-ı ûlâ-yı Ramazanda, mahall-i maksuda vâsıl olmuşlardır. Müftülük ilânına göre tam onuncu gündedir. Dördüncü ve Sekizinci Lem'alarda bu mâh-ı gufrânın ondördüncü günü aldım. Posta bir gün evvel geldiğine ve bir gün de postada kalışına veya birinci makama sayılırsa bu nurlu eser de, sanki Ramazanın her gününde bir Lem'a alarak, yerini bulmakla, hem bu adetlerin boşuna konulmadığına, hem de   اَوْسَطُهُ مَغْفِرَةٌ     olan aşr-ı sâni-yi ramazanda yazıldığı mahalle yetişeceğine sarahat derecesinde delâlet ediyor.

 

(Sh: B-217)

            Şu saatde şuâatını gözüme sokan güneş gibi, bu kadar nurlu ve zâhir hakâikı mahza bir inâyet-i ilâhî olarak, bu bîçâreye gösterilen, bu mübarek eserlerden, bu nurların bihavlillâh gurupsuz tulû' ettikleri mahalle, Utarid ve Zühre gibi maddeten ve mânen yakın bulunan Hizbü'l-Kur'ân'a dahi hâfız, sadık,hâlis ve salih kardaşlarımın daha çok esrar anlayacaklarını şübhe etmiyorum.

 

            Madem ki, merkez-i feyze en uzak bulunan âciz bir kardaşlarının, mübarek eserler hakkındaki duyguları, kendilerinin de lâyıklı, mânalı çok değerli ihtisaslarını beyana vesile oluyor. İnşâllah bu hareketleri hizmet-i Kur'ândan ma'dud olur. Âli huzurunuzda kardaşlarımla biraz konuşmak istiyorum.

 

            Kardaşlarım, bu bîçârenin nurlarla iştigali üç devreye ayrılmıştır.

 

            Birincisi: Üstad Hazretleriyle ilk teşerrüf etmek saâdetine nâil olduğumdan itibaren intişar etmiş olan eserleri, kendim için istinsah etmek.

 

            İkincisi: Yine muhterem Üstadımın emirlerine imtisâlen Sözler'in, muhtelif tabaka-i nâsa te'sirleri ve kabil-i cerh, lâzımü't-tashih, mucib-i itiraz cihetleri olup olmadığı hakkında, kâsır aklımla anlayabildiğim kadar ve kısa görüşümle seçebildiğim kadarını arz eylemek ve bütün fırsatlardan istifade ile, din kardaşlarıma faideli olmak, onlara da, bu nurları göstermek, dikkat-i nazarlarını celbetmek, kalbî ve bâtınî yaralarına merhem eylemek emeliyle, ihtiyarsız ve manevî bir te'sir altında âsâr-ı Nuru aşk ile okumak.

 

            Üçüncüsü: Yine aziz ve müşfik Üstadımın emirlerine mutâvaatla, bildiğiniz vechile her birisi bir türlü letâfet ve belâgat ve celâdette ve çok kolaylıkla akıllara hayret verecek tarzda intişar etmekte olan, nurlu âsar hakkındaki ihtisasalrımı arz eylemek ve bizzat veya kardaşlarım namına, bazı Kur'ânî müşkilât ve tereddüdatı makam-ı feyze takdim ederek, bu tarikle hem müşkilin halline, hem de sâil ile birlikte, diğer kardaşlarımın da istifadelerine âcizâne hizmet eylemek. Denizden katre mesabesindeki bu Kur'ânî hizmetten dolayı,

 

(Sh: B-218)

 bu bîçâreye bir kıymet atfetmeyiniz. Çünki maalesef hiç liyakatım olmadığını ben çok iyi biliyorum   لاَ تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللّهِ    âyet-i celîlesi ümit vermemiş olsa, isyanımın nihayetsizliği karşısında çıldırmak işten bile değil.

 

            Öyle ise aziz kardaşlarım, bu zavallı kardaşınıza hayır duâ buyurmanızı bilhassa rica ediyorum. Kur'ân hesabına bakılırsa, o zaman belki bazı güzellikler görünebilir. Bu da sevgili Üstadımızın buyurdukları gibi, Kur'ân'ın güzellikleri ve menba'-i kevserden gelen Nurların lâtifliği bu hususu te'min etmişlerdir. Hîn-i sabâvetimden beri, en ziyade menfûrum, (Felillâhilhamd) yalan söylemektir. Onun için hakikatı ifade ettiğime emîn olabilirsiniz ki, yukarıda arz ettiğim üç safhada ihtiyar ve tesâdüf yoktur. Hâkim olan bir dest-i gaybî ve kader-i İlâhîdir. Bunu hissediyorum. Kader-i İlâhîyi izahâ lüzum yok. Dest-i gaybın da, Gavs-ı A'zam, Sultân-ı Evliya Bâzü'l-Eşheb, Seyyid Abdülkadir-i Geylânî kuddise sirruhul âlî Hazretleri olduğunu son def'a öğrenmiş olduk.

 

            Fakat muhterem Üstadımın âli afvlarına istinaden şunu ilâve edeyim ki, Gavs-ı A'zam Hazretlerinin keramet-i gaybiyeleri, sarahaten üstadımız Said Nursî Hazretlerini göstermektedir. Çocukluğundan beri hârika tercüme-i hâli tedkik edilecek olursa görülür ki, bu zâtın vücudu sırf Kur'ân ve îman hesabınadır. Ondandır ki o hârika hâlâta mazhar olmuş biz bîçâreler, bu şem'in pervanesi oldukça, hizbü'l-Kur'ân namına Hazret-i Gavs'ın himmet ve duasına ve cedd-i zîşânı Peygamberimiz (Sallâllahü Teâlâ Aleyhi Vesellem) Efendimiz Hazretlerinin şefâatine, iltimasına ve nihayet Münzilü'l-Kur'ân'ın afvına, himayesine mazhar olacağımıza da şüphe edilmemek lâzımdır.

 

            Allâh -u Zülcelâl Hazretleri cümlemizi muhafaza buyursun. Âmin. Dâreynde bâis-i necâtımız olan bu hizmeti bilkülliye terk edecek olursak, o zaman helâkimiz muhakkaktır. Mademki, elimizde ma'fuv olduğumuza dair senedimiz yok. Bâis-i feyzimiz Üstadımız Hazretlerinin bizlere şefkatından dolayı, keramet-i gaybiyeden haber

 

(Sh: B-219)

verdikleri müjdeler, yalnız şevkimizi ve şükrümüzü arttırmaya vesile olmalı. isimlerinin sarahaten zikredildiğini bildirmekle beraber, gösterdikleri âlî ferâgat, cümlemiz için nazar-ı ibretle görülmeli ve cidden taklid olunmalıdır.

           

      Yine, emirlerindendir ki, bizler hizmetle muvazzafsız, mükellefiz. Netice ile değil. Bu Nurlu hizmette bizleri birleştiren Allâh -u Zülcelâl'den niyâzım: Haşirde de livâ-yı Muhammedî (A.S.M.) altında haşr ve cem' olmaklığımızdır. اَللّهُمَّ رَبَّنَا تَقَبَّلْ مِنَّا اِنَّكَ اَنْتَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ

 

 

            Müsaadenizle sadede geliyorum:

 

            Otuzbirinci Mektubun yedinci Lem'asına esas olan üç âyet-i celîlenin tefsiri hârika bir tarzdadır. Bilhassa İkinci vechile Birinci vechin İkinci ihbar-ı gaybî ciheti işitilmemiş bir surettedir. bu Mektubun Üçüncü Lem'ası ki,

 كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلاَّ وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ  âyetinin meâlini ifade eden   يَا بَاقِى اَنْتَ الْبَاقِى { يَابَاقِى اَنْتَ الْبَاقِى     cümlelerinin gösterdikleri iki hakikatten çok büyük feyiz aldım. Garibdir ki, bu mübarek eser

   لَقَدْ صَدَقَ اللّهُ رَسُولَهُ الرُّؤْيَا بِاْلحَقِّ   âyet-i celîlesiyle başlamakla, sanki bu fakirin gördüğü rü'yaya bir işaret yapıyor ve diyor ki: Senin rü'yanda gördüğün kamer, bu âyette bahs buyurulan rü'yânın sahibi iki cihan Fahri Sallâllahü Teâlâ Aleyhi Vesellem Hazretlerinin bir parmak işaretiyle ve izn-i Hakla inşikak etmiştir. Şems onun hâtırı için, Ondokuzuncu Mektub'da beyan buyurulduğu üzere, bir saat hareketsiz görünmüştür, gibi mu'cizatını hatırlatarak: (Ey gâfil, ittiba-ı sünnet et) diyor. Bu rü'yâyı nakleden mektubumda, Otuzbirinci Mektubun Birinci ve İkinci Lem'alarıyla Yirmidokuzuncu Mektubun Birinci Remzinin Birinci Makamından gelen feyiz neticesi, ihtiyarsız yaptığım tâbirin sonunda yazmış olduğum  كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلاَّ وَجْهَهُ âyet-i celîlesinin bir nevi i'cazlı tefsirini beyan buyurmakla, mektubuma gayet lâtif ve çok muhteşem bir cevap verilmiş oluyor. Otuzbirinci Mektubun Dördüncü Lem'asının Birinci Makamı (Minhâcü's-Sünne) denmeğe hakikatan lâyıktır.

 

(Sh: B-220)

            Birinci Nükte: Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın, ümmetine şefkatinin derecesini ve bihakkın Şefîu'l-müznibîn olduğunu göstermekle beraber, Süleyman Efendi merhumun Mevlid-i şerîfindeki:

 

            Tıfl iken ol diler idi ümmetin,

            Sen kocaldın terkedersin sünnetin

 

vecizesini hatırlatmakta ve ol Hazrete ümmet olanlara, sünnetlerine riayet lüzumunu ehemmiyetle der vermektedir.

 

            İkinci Nükte: Cenâb-ı Peygamber Sallâllahü Teâlâ Aleyhi Vesellem Efendimiz Hazretlerinin nesl-i mübareklerinin, ilâ yevmil kıyâm Hz. Hasan ve Hüseyin (Radıyallahü Teâlâ Anhümâ)'den geleceklerini ve istikbalde çok mübarek zevâtın da, bu meyanda zuhur edeceklerini nazar-ı nübüvvetle gördükleri için, bu iki hafidine bütün o nurlu zatlar hesabına şefkat göstermesi, öyle bir tariftir ki, beşerin düşünmesiyle yazılmasına imkân yoktur.

 

            Üçüncü Nükte: Nass-ı Katı' ile sâbit ve hadîs-i Nebevî ile müberhen Âl-i Beyt'e muhabbete işaret etmekte, bu vazifeyi îfaye  dâvet eylemektedir. Çünkü: İslâmiyet bir vücutsa, bu vücudun belkemiği muhakkak Âl-i Beyt ve başı her zaman Kitabullahtır.

 

            Dördüncü Nükte: Şîaları ilzâm edecek kadar kuvvetli bir dersdir. Bu şümullü dersden gaye ne olduğu, sonunda mükemmelen icmâl edilmiştir. وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّهِ جَمِيعًا وَلاَ تَفَرَّقُواemr-i celîline tevfikan, bütün mü'minler tevhide çağırılmıştır. Keramet-i Gavsiyenin işaratini te'yid eden remizleri defaatle okudum. Bu müjdeler hamd ve şükrümü arttırmıştır. Zembilli Ali Efendi'nin hâle çok uygun olan fıkrası hoşuma gitti. Lâtif tefe'ülünüz (hitâmühü misk) kabilinden olmuştur.

 

            Evet, Kur'ânî bahçede her zaman başka renkte, başka letâfette, başka te'sirde hakikî cennet çiçekleri açılıyor. Bu mezherenin bülbülünü ve onun gönülleri teshir eden nâmesini dinleyen, meşk eden yoldaşlarına, dâreynde selâmet ve saâdet ve muvaffakıyetler temenni ve niyaz eylerim.

 

(Sh: B-221)

            Şairin zamana muvafık bir beyti:

 

            Bir mevsim bahârına geldik ki, âlemin:

            Bülbül hâmuş, havz tehî, gülistan da harâb.

 

Ben de derim:

 

            Öyle bir bid'alar devrindeyiz ki, İslâmın:

            Bir bülbülü, bir gülistanı kalmış Kur'ân'ın.

 

            Keramet-i Gavsiyeyi henüz kimseye okuyamadım. İçinde bu bîçâreden bahis edilişi okumak hususunu düşündürüyor. Mübarek Ramazan (Hâşiye) bir an evvel bu isyankârların, kadir-nâşinasların elinden yakayı kurtarmaya çalışır vaziyetde, sür'atle elimizden gitmektedir. İmam Ömer Efendi'nin geçen sene Ramazanın hikmetleri eserinin, Ramazan ayı geçtikten sonra gelişinden, benim gibi müteessir olmuştu. Bu Ramazanın birinci cuma hutbesinde, ben de hâzır olduğum halde, yüzlerce cemaate, bu nurlu hikmetlerden bir kaçını hemen aynen okudu. Bu anda bu fakirde husule gelen şükür hislerini tarif edemiyeceğim. اَلْحَمْدُ ِللّهِ هذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى

 

                                                                                                Hulûsi

 

184

 

            (Ahmed Husrev'in fıkrasıdır.)

 

            Sevgili Üstadım!

 

            Bu fakir talebenize teselli veren mektubunuzu aldım ve ba'de't-takbil okudum.Ruhumda hâsıl olan mânevî yaraların ızdırabları ile çok müteellim olurdum. Herşeyden ziyade hürmet ettiğiniz ve ehemmiyeti dolayısıyla pek fazla itina ettiğiniz, Şeâir-i Dîniyemize ve sizi severek, hâhişle, fîsebîlillâh emirlerinize itâat ederek, size koşan talebelerinize sed çekmek suretiyle yapılan denâete ruhum sabredemiyordu. Bir an evvel Hâlikına ulaşmak isteyen ruhumda, azim bir galeyan hissediyordum. Diğer taraftan sizden malûmat alamadığım için, ızdırapların altında fevkalhad eziliyordum.

 

(Hâşiye) Garibdir ki Hulûsi' nin bu sözünü belki yirmi defa tekrar etmişim. Süleyman gibi dostlar şahiddirler. Demek bir hakikat var ki, ikimizi böyle söyletmiş.

Said

 

(Sh: B-222)

 Zâlimlerin kahrı için  dergâh-ı İlâhîye iltica etmekle teselli bulmak isterken, işte bu mektubunuz kaza ve kadere razı olmak suretiyle teselli ihsan ediyordu. Ben de (Semi'nâ ve eta'nâ) diyerek kahr talebinde bulunmayı bırakıyorum.

 

            Ey sevgili ve müşfik Üstadım, her an duânıza muhtaç talebeniz, kendi hesabıma düşünürsem, ruhen bir parça istirahat ediyorum. Fakat Üstadım ve kardeşlerim hesabına düşünürsem, ıztırabım, ye'sim birden bine çıkıyor. Ruhum feverân ediyor. Yine Cenâb-ı Hak hesabına itâat etmek istemiyor.

 

            Aziz Üstad!

 

            Âlem-i İslâma indirilen o azîm darbeler, Âlem-i İslâm hesabına sizin omuzlarınıza isabet ettiğini biliyorum. Böyle olmakla beraber, ulvî ruhunuz, âli hamiyyetiniz, hadden efzun sabrınız, daha pek çok ve pek güzel hasletleriniz üzerinde en bâriz izleri gözüken şefkatiniz, zâlimler hakkında da hayır dua etmek oluyor.

 

                                                                                                Talebeniz

                                                                                      Ahmed  Husrev

 

 

185

            (Babacan Mehmed Ali'nin fıkrasıdır.)

 

            Cenâb-ı Vâcibü'l-Vücud ve Tekaddes hazretlerinin, Cibrîl-i Emîn vasıtasıyla, âhir zaman Nebîsi (Peygamberimiz (A.S.M.) Efendimize) gönderilen ve bugüne  kadar muhafaza edilen Kur'ân-ı Hakîmi hakikatiyle ve hak sözler ile, Hakkın yaratmış olduğu kullarına tercümanlık eden ve Hakkın rızası için gece ve gündüz dua eden, hakikî SAİD'den bir muhabbetname aldım ki, o da Üstadım Efendimin mektubudur.

 

            Ciddî ve samimî dostumuz ve kardaşımız bulunan Âsım Bey'e vardığımda müjdeledi. Beş dakika kadar görüştüm. Ve göndermiş olduğunuz emanetleri alırken öyle sevindik ki, bülbül gül dalında seher vaktinde aşkından, ağzından çıkarmış olduğu nağmeler gibi işittik. Onun için birbirimizle ne konuştuğumuzu bilemedik. Bildiğim şu kadar ki: Yalnız ayrılırken çok şükür Cenâb-ı Allâh 'a böyle

 

(Sh: B-223)

 envar-ı Kur'âniyeyi neşreden bir Üstadımız varken, hiçbir vakit saâdetimizden mahrum kalmayız diye bildik.

 

                                                                                                Babacan

 

186

            (Zeki Zekâî'nin fıkrasıdır.)

 

            Aziz ve Sevgili Üstadım!

 

            Üç haftaya yakın bir zaman oluyor ki, size mektub yazamadım. Her zaman olduğu gibi, şu günlerde dairede vazifenin çokluğu dolayısıyla, pek kıymetli olan uhrevî vazifelerim geri kalıyor ve bu cihetle teessürüm kâfi gelmiyormuş gibi, bu hafta içinde işittiğim pek acı elîm bir haber, bir sâika gibi beni beynimden vurdu. İşittim ki, Üstadım yılanların hücumuna mâruz kalmış. Ah Üstadım! vakit vakit  tehacümlerine, taaruzlarına m"aruz kaldığımız bu menhus hainlerin zulmünden ne zaman âzade kalacağız. Bu mülhid mütecavizler, haddini tecavüz etmeye başladılar. Artık tecavüzün bu derecesi fazladır. Bu itibarla muazzam bir bârika-i hakikatın zuhuru yaklaştığı îman ve itikadı, bizi teselli ediyor. Ne zaman ki, tahribat ve istibdat haddini aştı. Uçurum kendini gösteriyor. (Büyük felâketler, güler yüzlü intibahlar doğurur) derler ki: Pek musib bir söz. Herhangi bir hükümet zulmü ve istibdadı arttırdı, mazlum milletler istiklâlini kazanıyor. Şu asırda dinsizlik ve tahribat fazlalaştı. İnşâllah mazlum ve mâsum ehl-i îmanın yüzü gülecek. Parlak bir hakikat güneşi tulû' edecek.

 

            Aziz üstadım, nâkıs kalemim, âciz lisanım, hissiyatıma tercüman olamıyor. Her dindaş gibi, benim de kalbim aziz imanımın aşkıyla çarpıyor, hamdolsun damarlarımızda dolaşan kan, binler senelik ehl-i hak ve îmandan irsen intikal etmiş bir mayadır. Sevgili Üstadım! Öyle anlar geliyor ki, hayat çok alçalıyor. Biz insanlar o derece eğilmek mecburiyetinde kalıyoruz. Bu fikrimle, nefsim hesabına bir hisse-i gurur aramıyorum. Menhus ve mülevves ellerin, temiz bileklerimizi sıkması, sabır taşını çatlatacak kadar müellim bir hal değil midir? Tahribatın en müdhiş zamanında hastalanan insaniyeti, mânevî ilâçlarla tedavi etmeye çalışırken, bize musallat olan hâinlere

 

(Sh: B-224)

 mukabele etmek, acaba zavallı bir milletin sürükleneceği uçuruma sed çekmek için, çekilecek mezahim ve meşâk, hayatın ind-i İlâhîde makbuliyeti için sabretmek, son dereceye kadar tahammül etmek, bu fikir fâkirin hayli düşüncesi neticesi bulabildiği bir hakikat.

 

            Sevgili Üstadım, şu günleri, düşünceler ve elemler içerisinde geçiriyorum. Hâdiseyi bir kaç ağızdan birbirini tutmayan rivayetler gibi, dallı budaklı olarak işittim. Bendenize hâdisenin cereyanı hakkında lütfen bir haber veriniz. İnsan cünun getirecek.

 

            Sevgili Hocam, siz herkes için, beşeriyet için, zararlı olan tahribat ve âfâtın önünü almak için, gece gündüz çalışınız. Kendinizi tehlikeye atın da acı acı tahrikata maruz kalın. Hayır Aziz Üstadım, hayır! Yüce dâhi, hayır! Sizin nasibiniz bu değil. Size verilecek mükâfat, bu olamaz. Bu hâletler olsa olsa üç-beş dinsizin ve bir takım cehennem yolcularının çılgınlığıdır. Bu hâle sabretmek ve ehemmiyet vermemekle, pek yüce mükâfatlara mazhariyetler kesbediyorsunuz. Siz asla ve kat'â müteessir olmayın. Ne kadar vahşiyane ve zalimane olursa da, dönüp arkanıza bakmayın. Size açılan mânevî âlemlerin kapılarına doğru ilerleyin. Yürüyün, yürüyün, tâ nâmütenâhî yürüyün. Gittiğiniz yerlerde, uzaklaştığınız âlemlerde bizim gibi yaralı, âciz, zaif, pür-kusur, kemter bîçâreler için de, müebbed bir istirahat ve saâdet yatağını hazırlayın.

 

                                                                                                Zekâî

 

187

 

            (Zekâî'nin fıkrasıdır.)

 

            Kalbim derin bir ihtiyaç ve iştiyak içinde, şu mübarek günlerde, Üstadımın ziyaretini arzu ediyor. Nasıl ki, yaz günlerinin sıcak demlerinde bil'umum nebâtât, yağmura ihtiyaç hissederse, Zekâî de Üstadının nasihatlarına ve telkinlerine öylece müştak ve muhtaçtır.

 

            Üstadım, eyyâm-ı mübereke pek çabuk gelip geçti. Benim gibi mânevî yaralılarından mecruh bîçâreler, böyle mübarek günlerde, elbette kusurlarının afvını ve meşru' emellerinin husûlünü, Hallâk-ı

 

(Sh: B-225)

 Âlemden temenni ve niyaz etmişlerdir. Cenâb-ı Allâh  mâh-ı gufrânın kudsiyyeti hürmetine kusurlarımızı afv ve mağfiret eylesin.. Âmin.

 

            Sevgili Üstadım. Bu def'a üç gün izinle Atabey'e gidip, ebeveynimi ve âhiret dostlarımızı ziyaret ettim.

 

            Ah üstadım, bâzan zâhirî hâdisat insanı çok düşündürüyor. Gayr-i ihtiyarî, ruhu garib ve rikkatle karışık bir ızdıraba düşürüyor. Bu anlarda hayatın kararsızlıklarından mütevellid ye's, bizi müteessir ediyor. Şefkat ve merhamete hasret çekiyoruz.

 

            Üstadım, öyle zannediyorum ki, âcizleri hayatın ihtilâta mecbur eden ahvâlinden uzaklaşamadıkça, kalbim ârâmgâh-ı lezzetinde tam bir sükûnu bulamıyacak. İnşâAllâh  duânız himmetiyle, o anlara da selâmetle vâsıl olacağım. Bu hissiyatımı îzah etmek, anlaşılmış bir ruh için zait değil midir?

 

            Aziz Üstadım, emsal-i kesiresiyle Üstadımızın riyaseti altında, müşerref olmaklığımızı dilediğim îd-i fıtrînizi tebrik vesilesiyle, takdîm-i ihtirâmât eyler, muhterem ellerinizden ve ayaklarınızdan öperim. Sevgili Üstadım.

 

                                                                                    Günahkâr talebeniz

                                                                                           Zekâî

 

188

            (Âhiret hemşirelerimden Müzeyyene'nin fıkrasıdır.)

 

            Sevgili Üstadım!

 

            İki aya yakın zamandan beri, gelen âhiret kardeşlerle selâmınızı alıyorsam da, benim gibi âcize bu talebenin, sizin her vakit nurlu nasihatlarınızı dinlemek ihtiyacı olduğundan dolayı, haftaları bütün mahzuniyetle geçiriyorum. (Evet, zaman oluyor ki, gözlerimden dökülen yaşları, nurlu Risaleleri okumakla teskin ediyorum. Zaman oluyor kalbim mütemadiyen ağlıyor.) Hele şu mübarek Ramazan, birkaç müfsidin kalbimize saldığı hançerin acısını kalben, bütün gün için için ağlamakla geçiriyoruz.

 

(Sh: B-226)

            Nihayet aldığım bir haber üzerine, yine eskisi gibi âhiret kardeşlerimizin, sizi ziyaret etmekten mahrum olmadıklarından memnun oldum. Yalnız mübarek ibadethanenin ve bütün ehl-i iştiyakın sizin duanızdan mahrum kaldığına çok acıyorum. Hattımın noksanlığı ve zaifliği dolayısıyla Risaleleri yazamadığımdan beni af ediniz. (Şu zamanlarda dünyayı sevmez olduğumuz halde, kurtulamadığımıza çok müteessirim. Issız sahralar, susuz çöller, kimsesiz yerler ruhumuzun meskeni oluyor. Hayâlen oralarda dolaşıyoruz. Evet, birşey arıyoruz. Heyhât... Aradığımız gün hem çok uzak, hem çok yakın görülüyor. Daha ne kadar bu hal içerisinde çırpınacağız.) Diye feryâd eden kardeşlerimizin hissiyatına bu âcize, bu fakîre iştirâk ediyorum.

 

                                                                                                Âcize talebeniz

                                                                                                Müzeyyene

 

189

            (Ahmed Husrev'in fıkrasıdır.)

 

            Senelerden beri zâlimlerin pençe-i zulmünde inleyen bu bîçâre müslüman kardeşlerinizle geçirmekte olduğunuz bu mübarek bayramın, belki dokuzuncusunu hücra köşelerinde, dostlarınızdan uzak, akraba ve taallûkatınızdan mahrum bir vaziyette, teâlî ve terakkisi için çalıştığınız cem'iyyet-i İslâmiyye arasından uzaklaştırıldığınız bir halde geçireceğinizi hatırladıkça yüreğim parçalanıyor, ruhum azim bir elemle yanıyor, gözlerimden yaşlar dökülüyor. Kalbimden yükselip gelen bir sesle, "Ağla hem çok ağla! Belki rahmet-i İlâhiyyenin nüzûlü ve âlem-i İslâmın saâdet ve selâmeti için ağlayanlarla beraber ağla" diyor.

 

            Bu anda kalb gözüm, bu hüzne iştirâk ederek, Dicle ve Fırat ve Nil-i Mübarek gibi âlem-i gayb vâdilerinde sular akıtarak ağlıyor.

 

            Âh Sevgili Üstadım! Ehl-i gaflet gülerken, ehl-i ilhad nefsî müştehiyatları arkasında koşarken, biz ne acı hayatlarla karşılaşıyoruz. Âh, sevgili Üstüdım! Cenâb-ı Hak bize saadet vermeyecek mi? Acaba bu gün daha çok uzayacak mı? İhtiyarsız kendime sorduğum bu suallere yine kendim cevap verirken, teennî

 

(Sh: B-227)

 ve sabır tavsiye ediyorum. Ve sırr-ı اِنَّآ اَعْطَيْنَا   tebşîratiyle müteselli oluyorum.

 

            Ey kıymettar Üstadım! Sizin hüznünüze, huzurunuzda olduğum halde iştirâkimi istiyordum. Öyle hissediyorum ki, ruhen hiç de uzak değilim. Bazan kendimi unutuyorum. Güya kanatsız tayeran ediyor, koca çınar ağacının arasından girerek meclisinize dahil oluyorum.

 

            Sevgili Üstadım! Hâlikımdan ebediyyen razı olmuşum. O da sizden ebediyyen razı olsun. Maal'esef ziyaretinizle müşerref olamıyorum. Buna bedel Bekir Bey'le takdim ettim ve arzu edilen şekilde yazamadığım İ'caz-ı Kur'ân'ın sahifelerini açtıkça, fakir talebenizin her sahifeye mukabil ellerinizden öpmekte olduğumu kabul buyurmanızı istirhamla, sıhhat ve selâmet ve muvaffakıyetiniz için dua ederek, el ve ayaklarınızdan öperim, efendim hazretleri.

 

                                                                                                      اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى

 

                                                                                                Talebeniz

                                                                                       Ahmed Husrev


    Dua hazinesi4

  • Genel Moderatör
  • ***
  • İleti: 12603
  • Konu: 1972
  • Allâh ım bizi affet
  • Çevrimdışı
BARLA LÂHİKASI
« Yanıtla #21 : 04 Ocak 2011, 16:25:09 »
183

 

            (Hulûsi Bey'in fıkrasıdır.)

 

            Bu hafta Otuzbirinci Mektubun Yedinci Lem'ası ile Üçüncü Lem'asını, hazine-i Mektubata ilâve ve muhibban ve müştâkâne tilâvet eylemekle, vesâtat-ı âliyenizle, bir lütf-u azîm-i İlâhîye daha mazhar olduğumdan dolayı Kerîm, Rahîm, Bâki-i Zülcelâle yüz binler hamd ve şükür eylemekde ve sevgili Üstadımı rızâ-yı Samedânîsine ve vazife-i meşkûre-i mâneviyesinde devamlı, nüfuzlu, şümullü muvaffakıyetlere mazhar buyurmasına, âbidâne tazarru' ve niyazlarda bulunmaktayım. Bu bîçâre ve isyankârdan çok dua

 

(Sh: B-216)

 beklediğinizi emir buyuruyorsunuz. Ben o dergâh-ı âliye ancak bir nev'i i'câzının izharına Fahru'l-Âlemîn, Habîb-i Rabbü'l-Âlemîn, Seyyidü'l-Mürselîn Sallâllahü Teâlâ Aleyhi ve Sellem Efendimiz Hazretlerinin en büyük mu'cizesi olan, tâ kıyâm-ı saate kadar hükmü ve i'câzı bâki olacağına îman ettiğim Kur'ân'ın nurları delâletiyle ve Üstadımın mübarek isimlerini, vesile-i kabul olmak üzere kullanarak iltica edebiliyorum. Hiç mümkün müdür ki, bu eşiğe yüzümü sürerken (Yâ Rab, Üstadım Said Nursî Hazretlerinden râzı ol, Dâreynde muradlarını hâsıl kıl) diye yalvarmıyayım? Asla ve kat'â. Bu bir vazife olmakla beraber, kanaatça inşâllah vesile-i icabe-i duâdır.

 

            Aziz Üstad, sâdîkınızın zaif ruhu, bu fani hayatta olduğu gibi, bâki ve sermedî hayatta da inşâllah ulvî ruhunuzun cenâh-ı şefkatinden ayrılmayackatır, ayrılamayacaktır ve ayıramıyacaklardır.

 

            Evet gayr-ı kabil-i inkârdır ki, bu fâni hayatın dağdağaları arasında, havas ve letâif her zaman müştakı bulundukları münevver ve muhteşem âyineye bakamıyorlar, fakat o meşgaleden feragat edildiği anda, yine Nur bütün haşmetiyle arz-ı dîdar ediyor. Bu zamanlarda hiç ayrılık hissetmiyorum. Hattâ ihtilâf-ı mekânı da, te'sirsiz görüyorum. Yedinci ve Üçüncü Lem'aların bura postahanesine vürudu, Ramazan'ın onbirine tesadüf ediyor. Bir gün postada kalmasına karşılık tutulursa, her bir Lem'a, bu mübarek ayın başından onuna kadar birer gün almışlar ve   اَوَّلُهُ  رَحْمَةٌ   olan aşr-ı ûlâ-yı Ramazanda, mahall-i maksuda vâsıl olmuşlardır. Müftülük ilânına göre tam onuncu gündedir. Dördüncü ve Sekizinci Lem'alarda bu mâh-ı gufrânın ondördüncü günü aldım. Posta bir gün evvel geldiğine ve bir gün de postada kalışına veya birinci makama sayılırsa bu nurlu eser de, sanki Ramazanın her gününde bir Lem'a alarak, yerini bulmakla, hem bu adetlerin boşuna konulmadığına, hem de   اَوْسَطُهُ مَغْفِرَةٌ     olan aşr-ı sâni-yi ramazanda yazıldığı mahalle yetişeceğine sarahat derecesinde delâlet ediyor.

 

(Sh: B-217)

            Şu saatde şuâatını gözüme sokan güneş gibi, bu kadar nurlu ve zâhir hakâikı mahza bir inâyet-i ilâhî olarak, bu bîçâreye gösterilen, bu mübarek eserlerden, bu nurların bihavlillâh gurupsuz tulû' ettikleri mahalle, Utarid ve Zühre gibi maddeten ve mânen yakın bulunan Hizbü'l-Kur'ân'a dahi hâfız, sadık,hâlis ve salih kardaşlarımın daha çok esrar anlayacaklarını şübhe etmiyorum.

 

            Madem ki, merkez-i feyze en uzak bulunan âciz bir kardaşlarının, mübarek eserler hakkındaki duyguları, kendilerinin de lâyıklı, mânalı çok değerli ihtisaslarını beyana vesile oluyor. İnşâllah bu hareketleri hizmet-i Kur'ândan ma'dud olur. Âli huzurunuzda kardaşlarımla biraz konuşmak istiyorum.

 

            Kardaşlarım, bu bîçârenin nurlarla iştigali üç devreye ayrılmıştır.

 

            Birincisi: Üstad Hazretleriyle ilk teşerrüf etmek saâdetine nâil olduğumdan itibaren intişar etmiş olan eserleri, kendim için istinsah etmek.

 

            İkincisi: Yine muhterem Üstadımın emirlerine imtisâlen Sözler'in, muhtelif tabaka-i nâsa te'sirleri ve kabil-i cerh, lâzımü't-tashih, mucib-i itiraz cihetleri olup olmadığı hakkında, kâsır aklımla anlayabildiğim kadar ve kısa görüşümle seçebildiğim kadarını arz eylemek ve bütün fırsatlardan istifade ile, din kardaşlarıma faideli olmak, onlara da, bu nurları göstermek, dikkat-i nazarlarını celbetmek, kalbî ve bâtınî yaralarına merhem eylemek emeliyle, ihtiyarsız ve manevî bir te'sir altında âsâr-ı Nuru aşk ile okumak.

 

            Üçüncüsü: Yine aziz ve müşfik Üstadımın emirlerine mutâvaatla, bildiğiniz vechile her birisi bir türlü letâfet ve belâgat ve celâdette ve çok kolaylıkla akıllara hayret verecek tarzda intişar etmekte olan, nurlu âsar hakkındaki ihtisasalrımı arz eylemek ve bizzat veya kardaşlarım namına, bazı Kur'ânî müşkilât ve tereddüdatı makam-ı feyze takdim ederek, bu tarikle hem müşkilin halline, hem de sâil ile birlikte, diğer kardaşlarımın da istifadelerine âcizâne hizmet eylemek. Denizden katre mesabesindeki bu Kur'ânî hizmetten dolayı,

 

(Sh: B-218)

 bu bîçâreye bir kıymet atfetmeyiniz. Çünki maalesef hiç liyakatım olmadığını ben çok iyi biliyorum   لاَ تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللّهِ    âyet-i celîlesi ümit vermemiş olsa, isyanımın nihayetsizliği karşısında çıldırmak işten bile değil.

 

            Öyle ise aziz kardaşlarım, bu zavallı kardaşınıza hayır duâ buyurmanızı bilhassa rica ediyorum. Kur'ân hesabına bakılırsa, o zaman belki bazı güzellikler görünebilir. Bu da sevgili Üstadımızın buyurdukları gibi, Kur'ân'ın güzellikleri ve menba'-i kevserden gelen Nurların lâtifliği bu hususu te'min etmişlerdir. Hîn-i sabâvetimden beri, en ziyade menfûrum, (Felillâhilhamd) yalan söylemektir. Onun için hakikatı ifade ettiğime emîn olabilirsiniz ki, yukarıda arz ettiğim üç safhada ihtiyar ve tesâdüf yoktur. Hâkim olan bir dest-i gaybî ve kader-i İlâhîdir. Bunu hissediyorum. Kader-i İlâhîyi izahâ lüzum yok. Dest-i gaybın da, Gavs-ı A'zam, Sultân-ı Evliya Bâzü'l-Eşheb, Seyyid Abdülkadir-i Geylânî kuddise sirruhul âlî Hazretleri olduğunu son def'a öğrenmiş olduk.

 

            Fakat muhterem Üstadımın âli afvlarına istinaden şunu ilâve edeyim ki, Gavs-ı A'zam Hazretlerinin keramet-i gaybiyeleri, sarahaten üstadımız Said Nursî Hazretlerini göstermektedir. Çocukluğundan beri hârika tercüme-i hâli tedkik edilecek olursa görülür ki, bu zâtın vücudu sırf Kur'ân ve îman hesabınadır. Ondandır ki o hârika hâlâta mazhar olmuş biz bîçâreler, bu şem'in pervanesi oldukça, hizbü'l-Kur'ân namına Hazret-i Gavs'ın himmet ve duasına ve cedd-i zîşânı Peygamberimiz (Sallâllahü Teâlâ Aleyhi Vesellem) Efendimiz Hazretlerinin şefâatine, iltimasına ve nihayet Münzilü'l-Kur'ân'ın afvına, himayesine mazhar olacağımıza da şüphe edilmemek lâzımdır.

 

            Allâh -u Zülcelâl Hazretleri cümlemizi muhafaza buyursun. Âmin. Dâreynde bâis-i necâtımız olan bu hizmeti bilkülliye terk edecek olursak, o zaman helâkimiz muhakkaktır. Mademki, elimizde ma'fuv olduğumuza dair senedimiz yok. Bâis-i feyzimiz Üstadımız Hazretlerinin bizlere şefkatından dolayı, keramet-i gaybiyeden haber

 

(Sh: B-219)

verdikleri müjdeler, yalnız şevkimizi ve şükrümüzü arttırmaya vesile olmalı. isimlerinin sarahaten zikredildiğini bildirmekle beraber, gösterdikleri âlî ferâgat, cümlemiz için nazar-ı ibretle görülmeli ve cidden taklid olunmalıdır.

           

      Yine, emirlerindendir ki, bizler hizmetle muvazzafsız, mükellefiz. Netice ile değil. Bu Nurlu hizmette bizleri birleştiren Allâh -u Zülcelâl'den niyâzım: Haşirde de livâ-yı Muhammedî (A.S.M.) altında haşr ve cem' olmaklığımızdır. اَللّهُمَّ رَبَّنَا تَقَبَّلْ مِنَّا اِنَّكَ اَنْتَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ

 

 

            Müsaadenizle sadede geliyorum:

 

            Otuzbirinci Mektubun yedinci Lem'asına esas olan üç âyet-i celîlenin tefsiri hârika bir tarzdadır. Bilhassa İkinci vechile Birinci vechin İkinci ihbar-ı gaybî ciheti işitilmemiş bir surettedir. bu Mektubun Üçüncü Lem'ası ki,

 كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلاَّ وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ  âyetinin meâlini ifade eden   يَا بَاقِى اَنْتَ الْبَاقِى { يَابَاقِى اَنْتَ الْبَاقِى     cümlelerinin gösterdikleri iki hakikatten çok büyük feyiz aldım. Garibdir ki, bu mübarek eser

   لَقَدْ صَدَقَ اللّهُ رَسُولَهُ الرُّؤْيَا بِاْلحَقِّ   âyet-i celîlesiyle başlamakla, sanki bu fakirin gördüğü rü'yaya bir işaret yapıyor ve diyor ki: Senin rü'yanda gördüğün kamer, bu âyette bahs buyurulan rü'yânın sahibi iki cihan Fahri Sallâllahü Teâlâ Aleyhi Vesellem Hazretlerinin bir parmak işaretiyle ve izn-i Hakla inşikak etmiştir. Şems onun hâtırı için, Ondokuzuncu Mektub'da beyan buyurulduğu üzere, bir saat hareketsiz görünmüştür, gibi mu'cizatını hatırlatarak: (Ey gâfil, ittiba-ı sünnet et) diyor. Bu rü'yâyı nakleden mektubumda, Otuzbirinci Mektubun Birinci ve İkinci Lem'alarıyla Yirmidokuzuncu Mektubun Birinci Remzinin Birinci Makamından gelen feyiz neticesi, ihtiyarsız yaptığım tâbirin sonunda yazmış olduğum  كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلاَّ وَجْهَهُ âyet-i celîlesinin bir nevi i'cazlı tefsirini beyan buyurmakla, mektubuma gayet lâtif ve çok muhteşem bir cevap verilmiş oluyor. Otuzbirinci Mektubun Dördüncü Lem'asının Birinci Makamı (Minhâcü's-Sünne) denmeğe hakikatan lâyıktır.

 

(Sh: B-220)

            Birinci Nükte: Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın, ümmetine şefkatinin derecesini ve bihakkın Şefîu'l-müznibîn olduğunu göstermekle beraber, Süleyman Efendi merhumun Mevlid-i şerîfindeki:

 

            Tıfl iken ol diler idi ümmetin,

            Sen kocaldın terkedersin sünnetin

 

vecizesini hatırlatmakta ve ol Hazrete ümmet olanlara, sünnetlerine riayet lüzumunu ehemmiyetle der vermektedir.

 

            İkinci Nükte: Cenâb-ı Peygamber Sallâllahü Teâlâ Aleyhi Vesellem Efendimiz Hazretlerinin nesl-i mübareklerinin, ilâ yevmil kıyâm Hz. Hasan ve Hüseyin (Radıyallahü Teâlâ Anhümâ)'den geleceklerini ve istikbalde çok mübarek zevâtın da, bu meyanda zuhur edeceklerini nazar-ı nübüvvetle gördükleri için, bu iki hafidine bütün o nurlu zatlar hesabına şefkat göstermesi, öyle bir tariftir ki, beşerin düşünmesiyle yazılmasına imkân yoktur.

 

            Üçüncü Nükte: Nass-ı Katı' ile sâbit ve hadîs-i Nebevî ile müberhen Âl-i Beyt'e muhabbete işaret etmekte, bu vazifeyi îfaye  dâvet eylemektedir. Çünkü: İslâmiyet bir vücutsa, bu vücudun belkemiği muhakkak Âl-i Beyt ve başı her zaman Kitabullahtır.

 

            Dördüncü Nükte: Şîaları ilzâm edecek kadar kuvvetli bir dersdir. Bu şümullü dersden gaye ne olduğu, sonunda mükemmelen icmâl edilmiştir. وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّهِ جَمِيعًا وَلاَ تَفَرَّقُواemr-i celîline tevfikan, bütün mü'minler tevhide çağırılmıştır. Keramet-i Gavsiyenin işaratini te'yid eden remizleri defaatle okudum. Bu müjdeler hamd ve şükrümü arttırmıştır. Zembilli Ali Efendi'nin hâle çok uygun olan fıkrası hoşuma gitti. Lâtif tefe'ülünüz (hitâmühü misk) kabilinden olmuştur.

 

            Evet, Kur'ânî bahçede her zaman başka renkte, başka letâfette, başka te'sirde hakikî cennet çiçekleri açılıyor. Bu mezherenin bülbülünü ve onun gönülleri teshir eden nâmesini dinleyen, meşk eden yoldaşlarına, dâreynde selâmet ve saâdet ve muvaffakıyetler temenni ve niyaz eylerim.

 

(Sh: B-221)

            Şairin zamana muvafık bir beyti:

 

            Bir mevsim bahârına geldik ki, âlemin:

            Bülbül hâmuş, havz tehî, gülistan da harâb.

 

Ben de derim:

 

            Öyle bir bid'alar devrindeyiz ki, İslâmın:

            Bir bülbülü, bir gülistanı kalmış Kur'ân'ın.

 

            Keramet-i Gavsiyeyi henüz kimseye okuyamadım. İçinde bu bîçâreden bahis edilişi okumak hususunu düşündürüyor. Mübarek Ramazan (Hâşiye) bir an evvel bu isyankârların, kadir-nâşinasların elinden yakayı kurtarmaya çalışır vaziyetde, sür'atle elimizden gitmektedir. İmam Ömer Efendi'nin geçen sene Ramazanın hikmetleri eserinin, Ramazan ayı geçtikten sonra gelişinden, benim gibi müteessir olmuştu. Bu Ramazanın birinci cuma hutbesinde, ben de hâzır olduğum halde, yüzlerce cemaate, bu nurlu hikmetlerden bir kaçını hemen aynen okudu. Bu anda bu fakirde husule gelen şükür hislerini tarif edemiyeceğim. اَلْحَمْدُ ِللّهِ هذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى

 

                                                                                                Hulûsi

 

184

 

            (Ahmed Husrev'in fıkrasıdır.)

 

            Sevgili Üstadım!

 

            Bu fakir talebenize teselli veren mektubunuzu aldım ve ba'de't-takbil okudum.Ruhumda hâsıl olan mânevî yaraların ızdırabları ile çok müteellim olurdum. Herşeyden ziyade hürmet ettiğiniz ve ehemmiyeti dolayısıyla pek fazla itina ettiğiniz, Şeâir-i Dîniyemize ve sizi severek, hâhişle, fîsebîlillâh emirlerinize itâat ederek, size koşan talebelerinize sed çekmek suretiyle yapılan denâete ruhum sabredemiyordu. Bir an evvel Hâlikına ulaşmak isteyen ruhumda, azim bir galeyan hissediyordum. Diğer taraftan sizden malûmat alamadığım için, ızdırapların altında fevkalhad eziliyordum.

 

(Hâşiye) Garibdir ki Hulûsi' nin bu sözünü belki yirmi defa tekrar etmişim. Süleyman gibi dostlar şahiddirler. Demek bir hakikat var ki, ikimizi böyle söyletmiş.

Said

 

(Sh: B-222)

 Zâlimlerin kahrı için  dergâh-ı İlâhîye iltica etmekle teselli bulmak isterken, işte bu mektubunuz kaza ve kadere razı olmak suretiyle teselli ihsan ediyordu. Ben de (Semi'nâ ve eta'nâ) diyerek kahr talebinde bulunmayı bırakıyorum.

 

            Ey sevgili ve müşfik Üstadım, her an duânıza muhtaç talebeniz, kendi hesabıma düşünürsem, ruhen bir parça istirahat ediyorum. Fakat Üstadım ve kardeşlerim hesabına düşünürsem, ıztırabım, ye'sim birden bine çıkıyor. Ruhum feverân ediyor. Yine Cenâb-ı Hak hesabına itâat etmek istemiyor.

 

            Aziz Üstad!

 

            Âlem-i İslâma indirilen o azîm darbeler, Âlem-i İslâm hesabına sizin omuzlarınıza isabet ettiğini biliyorum. Böyle olmakla beraber, ulvî ruhunuz, âli hamiyyetiniz, hadden efzun sabrınız, daha pek çok ve pek güzel hasletleriniz üzerinde en bâriz izleri gözüken şefkatiniz, zâlimler hakkında da hayır dua etmek oluyor.

 

                                                                                                Talebeniz

                                                                                      Ahmed  Husrev

 

 

185

            (Babacan Mehmed Ali'nin fıkrasıdır.)

 

            Cenâb-ı Vâcibü'l-Vücud ve Tekaddes hazretlerinin, Cibrîl-i Emîn vasıtasıyla, âhir zaman Nebîsi (Peygamberimiz (A.S.M.) Efendimize) gönderilen ve bugüne  kadar muhafaza edilen Kur'ân-ı Hakîmi hakikatiyle ve hak sözler ile, Hakkın yaratmış olduğu kullarına tercümanlık eden ve Hakkın rızası için gece ve gündüz dua eden, hakikî SAİD'den bir muhabbetname aldım ki, o da Üstadım Efendimin mektubudur.

 

            Ciddî ve samimî dostumuz ve kardaşımız bulunan Âsım Bey'e vardığımda müjdeledi. Beş dakika kadar görüştüm. Ve göndermiş olduğunuz emanetleri alırken öyle sevindik ki, bülbül gül dalında seher vaktinde aşkından, ağzından çıkarmış olduğu nağmeler gibi işittik. Onun için birbirimizle ne konuştuğumuzu bilemedik. Bildiğim şu kadar ki: Yalnız ayrılırken çok şükür Cenâb-ı Allâh 'a böyle

 

(Sh: B-223)

 envar-ı Kur'âniyeyi neşreden bir Üstadımız varken, hiçbir vakit saâdetimizden mahrum kalmayız diye bildik.

 

                                                                                                Babacan

 

186

            (Zeki Zekâî'nin fıkrasıdır.)

 

            Aziz ve Sevgili Üstadım!

 

            Üç haftaya yakın bir zaman oluyor ki, size mektub yazamadım. Her zaman olduğu gibi, şu günlerde dairede vazifenin çokluğu dolayısıyla, pek kıymetli olan uhrevî vazifelerim geri kalıyor ve bu cihetle teessürüm kâfi gelmiyormuş gibi, bu hafta içinde işittiğim pek acı elîm bir haber, bir sâika gibi beni beynimden vurdu. İşittim ki, Üstadım yılanların hücumuna mâruz kalmış. Ah Üstadım! vakit vakit  tehacümlerine, taaruzlarına m"aruz kaldığımız bu menhus hainlerin zulmünden ne zaman âzade kalacağız. Bu mülhid mütecavizler, haddini tecavüz etmeye başladılar. Artık tecavüzün bu derecesi fazladır. Bu itibarla muazzam bir bârika-i hakikatın zuhuru yaklaştığı îman ve itikadı, bizi teselli ediyor. Ne zaman ki, tahribat ve istibdat haddini aştı. Uçurum kendini gösteriyor. (Büyük felâketler, güler yüzlü intibahlar doğurur) derler ki: Pek musib bir söz. Herhangi bir hükümet zulmü ve istibdadı arttırdı, mazlum milletler istiklâlini kazanıyor. Şu asırda dinsizlik ve tahribat fazlalaştı. İnşâllah mazlum ve mâsum ehl-i îmanın yüzü gülecek. Parlak bir hakikat güneşi tulû' edecek.

 

            Aziz üstadım, nâkıs kalemim, âciz lisanım, hissiyatıma tercüman olamıyor. Her dindaş gibi, benim de kalbim aziz imanımın aşkıyla çarpıyor, hamdolsun damarlarımızda dolaşan kan, binler senelik ehl-i hak ve îmandan irsen intikal etmiş bir mayadır. Sevgili Üstadım! Öyle anlar geliyor ki, hayat çok alçalıyor. Biz insanlar o derece eğilmek mecburiyetinde kalıyoruz. Bu fikrimle, nefsim hesabına bir hisse-i gurur aramıyorum. Menhus ve mülevves ellerin, temiz bileklerimizi sıkması, sabır taşını çatlatacak kadar müellim bir hal değil midir? Tahribatın en müdhiş zamanında hastalanan insaniyeti, mânevî ilâçlarla tedavi etmeye çalışırken, bize musallat olan hâinlere

 

(Sh: B-224)

 mukabele etmek, acaba zavallı bir milletin sürükleneceği uçuruma sed çekmek için, çekilecek mezahim ve meşâk, hayatın ind-i İlâhîde makbuliyeti için sabretmek, son dereceye kadar tahammül etmek, bu fikir fâkirin hayli düşüncesi neticesi bulabildiği bir hakikat.

 

            Sevgili Üstadım, şu günleri, düşünceler ve elemler içerisinde geçiriyorum. Hâdiseyi bir kaç ağızdan birbirini tutmayan rivayetler gibi, dallı budaklı olarak işittim. Bendenize hâdisenin cereyanı hakkında lütfen bir haber veriniz. İnsan cünun getirecek.

 

            Sevgili Hocam, siz herkes için, beşeriyet için, zararlı olan tahribat ve âfâtın önünü almak için, gece gündüz çalışınız. Kendinizi tehlikeye atın da acı acı tahrikata maruz kalın. Hayır Aziz Üstadım, hayır! Yüce dâhi, hayır! Sizin nasibiniz bu değil. Size verilecek mükâfat, bu olamaz. Bu hâletler olsa olsa üç-beş dinsizin ve bir takım cehennem yolcularının çılgınlığıdır. Bu hâle sabretmek ve ehemmiyet vermemekle, pek yüce mükâfatlara mazhariyetler kesbediyorsunuz. Siz asla ve kat'â müteessir olmayın. Ne kadar vahşiyane ve zalimane olursa da, dönüp arkanıza bakmayın. Size açılan mânevî âlemlerin kapılarına doğru ilerleyin. Yürüyün, yürüyün, tâ nâmütenâhî yürüyün. Gittiğiniz yerlerde, uzaklaştığınız âlemlerde bizim gibi yaralı, âciz, zaif, pür-kusur, kemter bîçâreler için de, müebbed bir istirahat ve saâdet yatağını hazırlayın.

 

                                                                                                Zekâî

 

187

 

            (Zekâî'nin fıkrasıdır.)

 

            Kalbim derin bir ihtiyaç ve iştiyak içinde, şu mübarek günlerde, Üstadımın ziyaretini arzu ediyor. Nasıl ki, yaz günlerinin sıcak demlerinde bil'umum nebâtât, yağmura ihtiyaç hissederse, Zekâî de Üstadının nasihatlarına ve telkinlerine öylece müştak ve muhtaçtır.

 

            Üstadım, eyyâm-ı mübereke pek çabuk gelip geçti. Benim gibi mânevî yaralılarından mecruh bîçâreler, böyle mübarek günlerde, elbette kusurlarının afvını ve meşru' emellerinin husûlünü, Hallâk-ı

 

(Sh: B-225)

 Âlemden temenni ve niyaz etmişlerdir. Cenâb-ı Allâh  mâh-ı gufrânın kudsiyyeti hürmetine kusurlarımızı afv ve mağfiret eylesin.. Âmin.

 

            Sevgili Üstadım. Bu def'a üç gün izinle Atabey'e gidip, ebeveynimi ve âhiret dostlarımızı ziyaret ettim.

 

            Ah üstadım, bâzan zâhirî hâdisat insanı çok düşündürüyor. Gayr-i ihtiyarî, ruhu garib ve rikkatle karışık bir ızdıraba düşürüyor. Bu anlarda hayatın kararsızlıklarından mütevellid ye's, bizi müteessir ediyor. Şefkat ve merhamete hasret çekiyoruz.

 

            Üstadım, öyle zannediyorum ki, âcizleri hayatın ihtilâta mecbur eden ahvâlinden uzaklaşamadıkça, kalbim ârâmgâh-ı lezzetinde tam bir sükûnu bulamıyacak. İnşâAllâh  duânız himmetiyle, o anlara da selâmetle vâsıl olacağım. Bu hissiyatımı îzah etmek, anlaşılmış bir ruh için zait değil midir?

 

            Aziz Üstadım, emsal-i kesiresiyle Üstadımızın riyaseti altında, müşerref olmaklığımızı dilediğim îd-i fıtrînizi tebrik vesilesiyle, takdîm-i ihtirâmât eyler, muhterem ellerinizden ve ayaklarınızdan öperim. Sevgili Üstadım.

 

                                                                                    Günahkâr talebeniz

                                                                                           Zekâî

 

188

            (Âhiret hemşirelerimden Müzeyyene'nin fıkrasıdır.)

 

            Sevgili Üstadım!

 

            İki aya yakın zamandan beri, gelen âhiret kardeşlerle selâmınızı alıyorsam da, benim gibi âcize bu talebenin, sizin her vakit nurlu nasihatlarınızı dinlemek ihtiyacı olduğundan dolayı, haftaları bütün mahzuniyetle geçiriyorum. (Evet, zaman oluyor ki, gözlerimden dökülen yaşları, nurlu Risaleleri okumakla teskin ediyorum. Zaman oluyor kalbim mütemadiyen ağlıyor.) Hele şu mübarek Ramazan, birkaç müfsidin kalbimize saldığı hançerin acısını kalben, bütün gün için için ağlamakla geçiriyoruz.

 

(Sh: B-226)

            Nihayet aldığım bir haber üzerine, yine eskisi gibi âhiret kardeşlerimizin, sizi ziyaret etmekten mahrum olmadıklarından memnun oldum. Yalnız mübarek ibadethanenin ve bütün ehl-i iştiyakın sizin duanızdan mahrum kaldığına çok acıyorum. Hattımın noksanlığı ve zaifliği dolayısıyla Risaleleri yazamadığımdan beni af ediniz. (Şu zamanlarda dünyayı sevmez olduğumuz halde, kurtulamadığımıza çok müteessirim. Issız sahralar, susuz çöller, kimsesiz yerler ruhumuzun meskeni oluyor. Hayâlen oralarda dolaşıyoruz. Evet, birşey arıyoruz. Heyhât... Aradığımız gün hem çok uzak, hem çok yakın görülüyor. Daha ne kadar bu hal içerisinde çırpınacağız.) Diye feryâd eden kardeşlerimizin hissiyatına bu âcize, bu fakîre iştirâk ediyorum.

 

                                                                                                Âcize talebeniz

                                                                                                Müzeyyene

 

189

            (Ahmed Husrev'in fıkrasıdır.)

 

            Senelerden beri zâlimlerin pençe-i zulmünde inleyen bu bîçâre müslüman kardeşlerinizle geçirmekte olduğunuz bu mübarek bayramın, belki dokuzuncusunu hücra köşelerinde, dostlarınızdan uzak, akraba ve taallûkatınızdan mahrum bir vaziyette, teâlî ve terakkisi için çalıştığınız cem'iyyet-i İslâmiyye arasından uzaklaştırıldığınız bir halde geçireceğinizi hatırladıkça yüreğim parçalanıyor, ruhum azim bir elemle yanıyor, gözlerimden yaşlar dökülüyor. Kalbimden yükselip gelen bir sesle, "Ağla hem çok ağla! Belki rahmet-i İlâhiyyenin nüzûlü ve âlem-i İslâmın saâdet ve selâmeti için ağlayanlarla beraber ağla" diyor.

 

            Bu anda kalb gözüm, bu hüzne iştirâk ederek, Dicle ve Fırat ve Nil-i Mübarek gibi âlem-i gayb vâdilerinde sular akıtarak ağlıyor.

 

            Âh Sevgili Üstadım! Ehl-i gaflet gülerken, ehl-i ilhad nefsî müştehiyatları arkasında koşarken, biz ne acı hayatlarla karşılaşıyoruz. Âh, sevgili Üstüdım! Cenâb-ı Hak bize saadet vermeyecek mi? Acaba bu gün daha çok uzayacak mı? İhtiyarsız kendime sorduğum bu suallere yine kendim cevap verirken, teennî

 

(Sh: B-227)

 ve sabır tavsiye ediyorum. Ve sırr-ı اِنَّآ اَعْطَيْنَا   tebşîratiyle müteselli oluyorum.

 

            Ey kıymettar Üstadım! Sizin hüznünüze, huzurunuzda olduğum halde iştirâkimi istiyordum. Öyle hissediyorum ki, ruhen hiç de uzak değilim. Bazan kendimi unutuyorum. Güya kanatsız tayeran ediyor, koca çınar ağacının arasından girerek meclisinize dahil oluyorum.

 

            Sevgili Üstadım! Hâlikımdan ebediyyen razı olmuşum. O da sizden ebediyyen razı olsun. Maal'esef ziyaretinizle müşerref olamıyorum. Buna bedel Bekir Bey'le takdim ettim ve arzu edilen şekilde yazamadığım İ'caz-ı Kur'ân'ın sahifelerini açtıkça, fakir talebenizin her sahifeye mukabil ellerinizden öpmekte olduğumu kabul buyurmanızı istirhamla, sıhhat ve selâmet ve muvaffakıyetiniz için dua ederek, el ve ayaklarınızdan öperim, efendim hazretleri.

 

                                                                                                      اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى

 

                                                                                                Talebeniz

                                                                                       Ahmed Husrev


    Dua hazinesi4

  • Genel Moderatör
  • ***
  • İleti: 12603
  • Konu: 1972
  • Allâh ım bizi affet
  • Çevrimdışı
BARLA LÂHİKASI
« Yanıtla #22 : 04 Ocak 2011, 16:56:40 »
190

            (Sabri Efendinin fıkrasıdır.)

 

            Dün Eğirdir'e gittim. Hulûsi Bey'in ihlâslı ve sadakatlı mektubunu getirdim. Nuranî kalb ve ruhtan cûş eden, şu mektubun muhteviyat ve münderecatını bu fakir de tekrar ederim. Kendi hesabıma takdim ediyorum. O muhterem kardeşime bedel fakire, madem ki, Üstad-ı muhteremim, Sâni-i Hulûsi ismini vermiş. O hâlis imza sahibinin halefinde bu fakir de görünse, ifâdâtına iştirâk etse, irsiyyet-i mâneviyesi daha iyi, sabit ve zâhir olur. Emel-i âcizanesini esas gaye ve maksad bildim Efendim.

 

                                                                                                Aciz talebeniz

                                                                                                   Sabri

 

191

            (Aydın'lı İsmail'in fıkrasıdır.)

 

            Sizin tatlı sözlerinizi yazmaya başladım ve yazmaya doyamıyorum.

 

(Sh: B-228)

 Ve sizin tatlı Sözlerinizi yazmağa başladığım anda, ruhumda bir ferahlık hissediyorum. Aynı zamanda sizi hiçbir türlü unutamıyorum. Ve daima sizin mektubunuzu yazmak istiyorum.

 

                                                                                                Talebeniz

                                                                                                İsmail

 

192

            (Aydın'da Doktor Şevket'in fıkrasıdır.)

 

            Üstad-ı A'zamam Efendim!

           

            Nûrânî ve çok kıymettar eserlerinizi okuduk, nurlu ve feyizli eserlerinizin te'siriyle parlayan kasvetli kalblerimizle, siz Üstadımıza ebediyyen  minnettar ve medyun-u şükran bulunduğumuz gibi, Risaleleri bizlere okutturmağa ve yazdırmağa sebeb olan Hâfız Zühdü Efendi kardeşimizi de, daima hayırla yâd etmekten kendimizi alamıyoruz. Kendilerine fiat takdir edilemiyecek derecede kıymete mâlik bulunan, muhterem Risalelerinizi yazıp ikmal etmemize, Cenâb-ı Hakkın bizi muvaffak kılması için, Üstad-ı Ekremimizin dua ve himmetlerine muhtaç bulunuyoruz.

 

                                                                                                Talebeniz

                                                                                        Doktor  Şevket

 

193

            (Ahmed Husrev'in fıkrasıdır.)

 

            Sevgili müşfik Üstadım Efendim Hazretleri!

 

            Arz-ı hürmek ve iştiyakla el ve ayaklarınızdan öperim. Hulûsi Bey'in suâllerine verilen cevablara ait cihandeğer kıymetli, nurlu, feyizli sözlerinizi, iki gün evvel aldım. Suallerin cevabları o kadar lâtif idi ki, ne okumağa doyabildim ve ne de idrâkim kadar olsun hakkıyle kavrayabildim.

 

            Muhyiddin-i Arabî hazretlerinin makbûlînden olduğu halde, hatâsının ve her kitabında mühdi olmamasının esbabı, o kadar amîk bir şekilde ve o derece ince bir tarzda izah buyuruluyor ki, bu âlî dersinizi sair kardeşlerimle beraber okudum, dedim: (Aziz kardaşlarım, bu âlî dersten istifade ediyor, mühim bir şey anlıyorum, fakat zübde edemiyorum, zihnimde toparlayamıyorum, siz ne dersiniz?

 

 

(Sh: B-229)

            Hâzırûn dersimizin yüksekliğine işaret ederek, İslâmiyetin ardı ve arkası kesilmeyen hücumlara mâruz kaldığı bir zamanda, bu nurlu eserlere kavuştuğumuzdan dolayı, binler teşekkür ettik. Bilhassa doktora verilen son cevap hâşiyesinin letâfeti yüzümüzde âsârını göstermişdi.

 

            Bir taraftan hınzır etinin hürmet-i esbabı, illeti, gayet güzel bir surette îzah edilmiş, diğer taraftan da âlî müfekkirenizden parlayan nurlarla, hem de pek yakında dünyanın ufuklarında İslâmiyetin güneşinin parlıyacağına işaret buyuruyorsunuz. Cenâb-ı Hak sizden hadsiz hesapsız razı olsun.

 

            Sevgili Üstadım, âciz talebeniz, bu aczi ile mânevî himmetinize iltica ediyorum. Ve öyle ümid ediyorum ki, Hallâk-ı Kerîmim beni ihtiyarım olmıyarak, istihdam ettiği bu vâdide, duânız himmeti ile, inşâAllâh  bir idrâk ve bir kabiliyet ihsan buyuracaktır.

 

                                                                                    Hakir talebeniz

                                                                                    Ahmed Husrev

 

194

      بِاسْمِهِ  سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

 اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْوَ رَحْمَةُ اللّهِ وَ بَرَكَاتُهُ

 

 

            Aziz, sıddık, fedakâr ve vefâdâr kardaşım Kürd Bekir Bey!

 

            Maatteessüf bil-mecburiye nâhoş ve mâlâyâni sayılacak bir bahis söyleyeceğim. Fakat bu bahsim, hakikî hamiyetperver Türkçülere karşı değil belki frengîlik hesabına sahtekâr bir surette Türkçülüğü kendine perde eden mütecâvizlere karşı söylüyorum. Şöyle ki; mülhid münafıkların en son ve alçakça ve vicdansızca aleyhimizde isti'mâl ettikleri bir silâhı şudur ki, diyorlar: "Said Kürddür, Bir Kürdün arkasında bu kadar koşmak hamiyet-i milliyeye yakışmaz." Ben bu münafıkların vicdansızca desiselerine karşı değil, belki safdillerin temiz kalbleri bunların sözleriyle bulanmamak için diyorum ki:

 

            Evet ben başka memlekette dünyaya gelmişim. Fakat Cenâb-ı Hak beni bu memleketin evlâdına hizmetkâr etmiş ki; dokuz sene

 

(Sh: B-230)

 mütemadiyen bu memleketteki milletin ondan dokuz kısmının saadetine, kendi dilleriyle hizmet ettiğim bu havalideki insanlara mâlûmdur.

 

            Hem ben bu memlekette Hulûsi, Sabri, Hâfız Ali, Husrev, Re'fet, Âsım, Mustafa Çavuş, Süleyman, Lütfü, Rüşdü, Mustafa, Zekâî, Abdullah gibi yirmi-otuz Müslüman-Türk gençlerini  âdeta yirmi-otuz bin milletdaşlarıma tercih ettiğimi ve onları, o otuz bin adam yerine kabul ettiğimi, bu dokuz senedeki Türkçe âsâr ile ve hizmet ile göstermişim. Evet ben bin gâfil ve âmi Kürdü, bir Türk olan Hulûsi'ye karşı tutmadığımı ve bin câhil Kürdü birer Türk olan Âsım ve Re'fet'e mukabil göremediğimi ve bir genç olan Husrev'i bin âmi Kürdle değişmediğimi ehl-i dikkat ve benim ahvâlime muttali' olanlar tasdik ettikleri halde; frengîlik nâmına ve ilhad hesabına, Türkçülük perdesi altında, sahtekâr bir milliyetperverlik suretinde ve hodfuruşluk cihetinde bana tecavüz edenler ve Türk milletini ve milliyetini zehirleyen mülhidler bilsinler ki: Ben millet-i İslâmiyenin en mühim ve mücâhid ve muazzam bir ordusu olan Türk milletine binler Türk kadar hizmet ettiğimi, binler Türk şâhiddirler. İşte bana Kürd diyen ve ittihâm eden, zâhir hamiyetperverlik gösteren sahtekârlar, bu millete ne gibi hizmet ettiklerini göstersinler. Bu fir'avuncukların enâniyetini kabartan mahviyetkârâne söz söylemek câiz olmadığından, bilmecburiye o mütekebbirlere karşı izzet-i ilmiyeyi muhafaza etmek için, söylenmeyecek ve izhârı münâsib olmayan uhrevî hizmetlerimi Cenâb-ı Hakkın afvına güvenerek izhâr ettim.

 

 

                                                                                           اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى

 

                                                                                                Said Nursî

 

(Sh: B-231)

195

            (Galib'in Fârisî fıkrası)

 

كِيسْتَمْ مَنْ  ُو يَكِى عَاجِزُو بِى تَابُ وَ زَبُونْ { دِلْ حَزِينْ سِينَه  ُرْ آلاَمُ وَ سَرَمْ مَسْتِ جُنُونْ

اَزْ غَمِ فِرْقَتِ دِلْدَارِ بَسِى  ُو يَنْدَمْ { كَسْ نَمِى بُودِ دِلِ زَارِ مَرَا رَاهِنُمُونْ

سَالَهَا دَرْ اَلَمِ هَجْرِ  َرِيشَانْ بُودَمْ { نَهَ يَكِى يَارِ مُوَافِقْ نَهَ يَكِى جَامِر سُكُونْ

رَاهِ بِيهُودَئِ مَنْ  ُمْ شُدَه بُودْ آنِ بَانْ { دَرْ سَرَمْ شَوْقِ جُنُونْ بُودْ شَبُ ورُوزِ فُزُونْ

عَاقِبَتْ دَسْتِ قَضَا هَادِئِ بِهْبُودَمِ شُدْ { هِمَّتِ زُمْرَهءِ مَرْدَانِ خُدَا جِلْوَ نَمُونْ

 ِه نَوَا زِشْ كِه : دِلَمْ يَا فِتَه دَرْسَايَهءِ  ِىرْ { شُدَمْ اَلْحَاصِلْ اَزْدَوْلَتُ وَلُطْفَشْ مَأْمُونْ

بَخْتِ نَاسَازِ مَرَاسَازِئِ اِقْبَالِ رَسِيدْ { دِلِ بِ َارَهءِ مَنْ شُدْ رِفُيُوضَشْ مَمْنُونْ

نِيسْتْ عَجَبْ خَاكِ سِيَه لَعْلِ شَوَدْ دَرْ ِيشَشْ { نُورِ حَقَّسْتْ هَمَانْ اِينْ نَهَفِسَانَه نَهَ فُسُونْ

دَرْ زَمِينِ اَهْلِ حَقْ اَنْوَارِ تَجَلاَّىِ خُدَاسْتْ {  ِيشِشَانْ مَاضِىُ وَآتِى هَمَه يَكْ نُقْطَهءِ نُونْ

آنْ ِه مَاضِيسْتْ بِخَوَانَنْدِ بَدِلْ هَمْ ُو كِتَابْ { حَالُ وَ آتِى هَمَه يَكْ شِيوَه شَوَدْ كُفُّ وَ كُمُونْ

دِلِ شَانْ آيِنَهءِ آيَتِ لَوْحِ مَحْفُوظْ { زَانْ سَبَبْ نِهَانْ اَزْدِلْ شَانْ كُنْ فَيَكُونْ

آنْ ِه دِيدَنْدُو بِكُويَنْدْ خُدَا آمُوزَدْ { آلَتُ وَ قُدْرَتِ حَقَّنْدْ مُكَمَّلْ مَوْزُونْ

هَازْ دَرْ نُسْخَهءِ تَوْرَاتْ ثَنَاءِ مَحْمُودْ { هَانْ دَرْ لَوحِ زَبُورْ وَصْفِ مَسِيحَا اَفْزُونْ

وَسْفِ اَصْحَابِ مُحَمَّدْ هَمَه دَرْ اِنجِيلَسْتْ { اِينْ  ِه بِنِيشْ هَمَه اَزْ وَحْىِ خُدَاىِ بِي ُونْ

بَازِدَرْ اَهْلِ وَلاَيَتْ تُوبِينِى اِينْ رَازْ { دَادَ اَزْخَبَرِ آتِى  َيَامِ مَقْرُونْ

خَبَرِ كُلْشَنِى مِى دَادْ جَلاَلِ رُومِى { شَيْخِ اَكْبَرْ خَبَرِ مِصْرِى دِهَدْ اَمْرِ بَكُونْ

اَحْمَدِ جَامْ دِهَدْ اَزْ اَحْمَدِ فَارُوقِى خَبَرْ { مَنْ كُدَامَشْ بِشُمَارَمْ كِه زِاَعْدَادِ فُزُونْ

هَرْيَكِى كُفْتَه خَبَرْ رَمْزُو اِشَارَتْ كَرْدَنْتْ {  ِيشَيَانْ اَزْ َسِيان دَادَه نِشَانِ سَيَكُونْ   

(Sh: B-232)

بَاخُصُوصْ مَرْدِ خُدَا حَضْرَتِ عَبْدُ الْقَادِرْ { غَوْثِ اَعْظَمْ قُطْبِ دَائِرَهءِ كُنْ فَيَكُونْ

 َسْ اِشَارَتْ دِهَدْ َازْحَالَتِ آتِى جِهَانْ { هَرْ  ِه دِيدَسْتْ بِكُفْتَسْتْ بَيَانِ مَسْنُونْ

كُفْتِ دَرْ نَظْمِ تَجَلَّى كِه شَوْمْ حِرْزِ مُرِيدْ { اَزْشَرُو فِتْنَه نِكَهْبَانِ مُرِيدَمْ مَأْمُونْ

كَرْدَه اَزْ فِتْنَهءِ جَنكِيزُ وَ هُلاَكُو اِخْبَارِ { بِنْكَرَدْ لِيكِ رُمُوزِ سُخَنَشْ تَابِكُنُونْ

خَبَرِ فِتْنَهءِ اِينْ دَوْرِ زُنُطْقَشْ  َيْدَا { يَافِتَه اَزْ رَمْزِ اُو اَرْبَابِ يَقِينْ سَرْفُزُونْ

فِتْنَهءِ دَوْرِ كِنُونْ  ُنْكِه زِحَدْ اَفْزُونَسْتْ { زِشِرَارِ شَرُّ فِتْنَه شُدَه جَيْحُونِ هَامُونْ

اَهْلِ دَانِشْ هَمَه سَرْجَيْبِ قَبَا مِيكَرْدَنْدْ { عَرْصَهءِ دِينِ زِمَرْدَانْ شُدَه خَالِى مَشْحُونْ

دِيدَهءِ دَهْرِ نَدِيَدَسْتْ بَدْبِينْ دَغْدَغَه هِي ْ { مِى رَوَدْ دُودِ فِرَاتْ خَلْقِ هَمَه تَشْنَه نُمُونْ

دَرْهَمَه هِ ْ عَصْرِ فِتْنَهءِ اِينْ دَوْرِ نَبُودْ { اَكْثَرِ خَلْقِ شُدَه حَالِ زَمَانْرَا مَفْتُونْ

مُلْحِدَانْ رُوزُ شَبِ اِيجَادِ فِتَنْ مِى كَرْدَنْدْ { زَهْرِ خَنْدَ نَكُنَدْ بَلْكِه بِكِرْيَدْ مَجْنُونْ

بَرْبَدِينْ فِتْنَه اُوشَرْ حَضْرَتِ اُسْتَادِ سَعِيدْ { جَبْهَه بِكِرِفْتْ خُوشَامَرْدِ سَعَادَتْمَقْرُونْ

تِيغِ سَرْتِيزِ شُدَه دَرْكَفِ اوُ ُنْكِه قَلَمْ { كِلْكِ اُوزْمَرْهءِ اِلْحَادِ هَمَه كَرْدَه زَبُونْ

هَيْبَتِ دِينِ زِكُفْتَارِ خُوشَشْ  َيْدَا شُدْ { هَرْكِه اِينْ نُورِ نَبِنَدْ شَوَدْ اِذْ عَانَشِ دُونْ

كِلْكِ اُوسْتَادِ اَزْلَدُُنْ بَسْطِ حَقَائِقْ مِيكَرْدْ { تَا اَبَدْ اَزْفَيْضِ عَيَانَشْ هَمَه جَانْ نُورِ عُيُونْ

(لاَتَخَفْ قُلْهُ) بِفَرْمُودِ مَكَرْ حَضْرَتِ غَوْثْ { دَرْحَقِّ حَضْرَتِ اُسْتَادِ شَوَدْ اَصْلِ مُتُونْ

حَبَّذَا رَمْزِ كِه كُفْتْ حَضْرَتِ عَبْدُ الْقَادِرْ { نِعْمَ ذَا نُطْقِ كِه كَرْدَسْتْ سَعِيدْ سَعْدِ نُمُونْ

آنْ كِه دِيدَسْتْ  َسَنْدَسْتِ بَيَانْ مِى كَرْدَسْتْ { حَقْ  َسَنْدَسْتِ شَوَدْ تَشْنَهءِ فَيْضَشْ اَفْزُونْ

بَعْد زِينْ غَالِبِ بِي َارَه دُعَامِى كُويِيمْ { بَادِ رَاضِى زِسَعِيدْ ذَتِ خُدَاى بِ ُونْ

هِمَّتَشْ عَالِىُ وَ فَيْضَشْ هَمَه اَعْلاَ بَادَا { بِدَهَدْ حَضْرَتِ حَقْ نَشْئَهءِ غَيْرِ مَمْنُونْ

تَافَلَكْ دَائِرُو اِينْ اَرْضِ هَمِى شُدْ سَائِرْ { عَظَّمَ اللّهُ لَهُ اْلاَجْرَ وَ قَرَّتْهُ عُيُونْ

غَالِبْ

 

 

(Sh: B-233)

            (Galib Bey'in Fârisî fıkrasının tercümesi.)

 

            l- Kimim ben? Ben, gönlü kırık, sînesi dertlerle dolu, başında delilik sarhoşluğu (olan) âciz, güçsüz zavallı biriyim.

 

             - Gerçek dosttan (sevgiliden) ayrı olmanın üzüntüsünden çok gezip dolaştım, (lâkin), benim inleyen gönlüme yol gösterici (rehber) kimse yoktu.

 

            3- Yıllarca ayrılığın eleminden perişandım, ne kafamın dengi bir dost, ne de sükûnet verecek bir (mârifet) kadehi (vardı).

 

             - Günden güne gidişatım daha da çıkmaza giriyordu, (öyle ki), gece gündüz başımdaki cinnet arzusu artıyordu.

 

             - Neticede, (Allâh 'ın) takdir eli iyiye, doğruya gitmeme hidâyet etti, Allâh  dostlarının himmeti yüz gösterip imdada yetişti.

 

            6- Gönlüm pîrin sayesinde huzur buldu, hulâsa onun lûtuf ve inâyetinin saadetine nail olarak emniyete kavuştum.

 

             - Bahtsızlığıma, iyi tâlih imdada yetişti, bîçâre gönlüm onun feyzinden memnun oldu.

 

             - Onun nazarı ile kara toprak yâkuta dönüşürse garipsenmez, (zira), onun bu nazarı, Hakkın nurudur, efsane ve sihir değildir.

 

            9- Ehl-i Hak zemininde, Allâh 'ın tecellisinin nurları vardır, geçmiş ve gelecek onların nazarlarında bir "nun" un noktası gibidir.

 

             - Geçmişte olanı, gönüllerinde bir kitap gibi okurlar, hâl ve gelecek hepsi aynı şekilde, onların derûnundadır.

 

             - Onların gönülleri, Levh-i mahfuzda (mevcut) âyetlerin aynasıdır, o sebebden "ol" (deyince) "olur" sırrı gönüllerinde gizlidir.

 

            l2-Gördüklerini ve söylediklerini (onlara) Allâh  öğretiyor, (onlar), Hakk'ın mükemmel ve ölçülü kudreti ve âletidirler.

 

             - İşte Tevrât sahifelerinde Mahmud'un övülmesi ve işte Zebûr sayfalarında Mesih'in ziyâdesiyle vasfı.

 

             - Hz. Muhammed'in ashâbının vasfı hepsi İncil'dedir, hepsi eşi ve benzeri olmayan (Allâh 'dan gelen) ne güzel görüşlerdir.

 

(Sh: B-234)

            15-Bu sırrı, Ehl-i velâyetten her zaman görürsün, gelecekten ve hâlden haber vermişlerdir.

 

             - Celâl-i rumî, Gülşenî'nin haberini veriyordu, Şeyh-i Ekber ise, Mısrî'nin haberini verir...

 

             - Ahmed-i Câmî, Ahmed-i Fârukî'den haber veriyor, ben hangisini sayayım, zira, sayılmayacak kadar çoktur.

 

            18-Herbiri bir haber söylemiş, remz ve işâret vermişlerdir, eskiler, sonra gelenlerden "olacak" diye müjde verdiler.

 

             - Özellikle, Allâh  adamı Hz. Abdülkadir, Gavs-ı A'zam, "ol" der "olur"  dairesinin kutbu, cihânın geleceğinin haberini vermiş, her ne görmüş ise münasib bir beyanla söylemiştir.

 

            21-Parlak bir nazımla, "kötülük ve fitneden müridimi koruyan emin bir sığınak olurum" dedi.

 

             - Cengiz ve Hülâgû'nun fitnesinden bahsetmiş, Onun sözünün remzi günümüze kadar bakıyor.

 

             - Bu devrin fitnesinin işâreti, Onun sözlerinden anlaşılıyor. Yakîn ehli, Onun remzinden birçok sır bulmuştur.

 

            24-Bu devrin fitnesi, haddinden fazla olduğundan dolayı, kötülerin şer ve fitneleri Hâmûn (çölünün) Ceyhûn (nehri)'u gibi olmuş.

 

             - İlim ehli, hepsi derin derin düşünüyorlardı, din sâhası Allâh  dostlarından bomboştu.

 

             - Feleğin gözü, (böyle) bedbinlik dolu bir kargaşa (ortamı) görmemiştir. Fırat nehri akıp durduğu halde, halkın tümü susuz görünüyor.

 

            27-Hiç bir asırda, bu asrın fitnesi mevcut değildi, halkın çoğu asrın (kötü) gidişâtına kapılmıştı.

 

             - Mülhidler gece gündüz fitne çıkarıyorlardı, Mecnûn gülmez, aksine, ağlardı.

 

             - Bu fitne ve şerre karşı Hz. Üstad Saîd, cebhe aldı, saâdete yakın ne mutlu insandır O.

 

(Sh: B-235)

            30-Onun elindeki kalem, ucu keskin olmuş kılıç gibidir, Onun kalemi, mülhidler güruhunun hepsini zebûn ve perîşân etmiştir.

 

             - Dînin heybeti, Onun hoş sözlerinden (yeniden) ortaya çıkmıştır. Bu nuru görmeyenin anlayışı kıt olur.

 

             - Üstad'ın kalemi, İlm-i Ledün hakikatlerini açıklıyordu. Onun açık feyzi, tâ ebede kadar, bütün canlıların göz nurudur.

 

            33-Hz. Gavs, meğer "korkma onu söyle" diye buyurdu, (bu söz) Hz. Üstad hakkındaki metinlerin aslı olur.

 

             - Hz. Abdülkadir'in söylediği remz ne güzeldir, sa'd yıldızı görünümünde olan Said'in yapmış olduğu beyân ne güzeldir.

 

             - Görüp beğendiği şeyi beyân ediyordu. Hakkı beğenen (ve tutan) Onun feyzine fazlası ile teşnedir.

 

            36-Bundan sonra, ben bîçâre Gâlib dua ediyorum, benzeri olmayan Hudâ'nın zâtı, Said'den râzı olsun!

 

             - Himmeti yüce, feyzi daima en yüce olsun! Hz. Hak, Ona kesintisiz bir neş'e versin!

 

             - Felek döndükçe ve bu arz hareket ettikçe, Allâh  Onun ecrini yüceltsin ve gözü aydın olsun!

 

                                                                                                Gâlib

 

196

            (Âsım Bey'in fıkrasıdır.)

 

            Otuz Birinci Mektubun Dördüncü Lem'ası olan (Minhâcü's-Sünne) elhak çok kıymettar ve emsâli bulunmayan risale-i şerifedir. Takdir ve tahsine bihakkın elyak, medih ve senâya şayeste olup, ne kadar medih edilse, yine azdır. Her gören ve her okuyan ve dinleyen meftun oluyor. Hattâ meşrebçe alevîlik, sünnîlik cihetinde müfrit olanlar bile, son derece takdir etmektedirler. Müfrit meşreblerin birbirine karşı adamları dahi, hiç itiraz edemeyip münakaşa kapısı açamıyorlar.

 

                                                                                                Âsım

(Sh: B-236)

197

            (Ahmed Husrev'in fıkrasıdır.)

 

            Muhyiddin-i Arabî Hazretlerinin meşrebini îzah edip, noksaniyeti beyân eden nurlu beyanatınızdan çok istifade ettim. O mes'eleye ait evvelki dersinizden anlayamadığım cümleler ve karanlık noktalar, bu def-a başka bir tarza çevrilerek karşıma çıktığını hissettim. Ve güzel yüzlü hakikatlarını görmeye başladım. Elhak çok tefeyyüz ettim. Kardeşim Re'fet Bey'le beraber okuduk. Üstadımıza minnetdarane teşekkürler ettik. Cenâb-ı Hak, size lâyık olduğnuuz ecr-i kesîri ihsân etsin. Âmin.

 

                                                                                                Ahmed Husrev

 

198

            (Babacan Mehmed Ali'nin fıkrasıdır.)

 

            Ey benim ruh-u cânım Üstadım Hazretleri!

 

            Size karşı hakkıyla talebelik vazifesini îfa edemiyorum ve Risale-i Nur'a tam hizmet edemiyorum. Çünki Risale-i Nur'la tezâhür eden kuvvet ve kudret, zekâvet, esrar ve envârı düşündükçe, tefekkür ettikçe kendimden geçip, bîhûş kalıyorum, öyle yüksek yerlere çıkamıyorum. İnşâAllâh  Cenâb-ı Hakkın izni ile, kullarına bahşetmiş olduğu en kıymetdar cevahirden bin kat ziyade kıymetli bulunan Kur'ân-ı Hakîm'in sırlarını izhâr eden risalelerden gücüm yettiği kadar istifadeye çalışacağım. Gündüz derd-i maişetle vakit bulamadığımdan, gecenin bir kısmını O Nurlarla ışıklandıracağım.

 

            O Nurları yazdıkça kalemim, kalbimde gayet şirin ve ruhânî bir sevinç hissediyorum. Cenâb-ı Hakk'a nasıl hamd ve şükredeceğimi bilemiyorum. Bazan o Risale-i Nurun envârına karşı ihtiyarım elimden gidiyor. Gafletli geçmiş zamanımı düşündükçe mahzun ve mükedder bulunuyorum. Bu Nurları bulduktan sonra istikbalimi gördükçe kahkaha ile gülüyorum, ferah oluyorum ve müferrah oluyorum. On beş senedir böyle bir hizmeti arzu ediyordum. Dünyanın çok safahat-ı hayatını ve zevkiyatını gördüm. Bu ebede karşı arzuyu tatmin ve işba' etmiyordular.

 

(Sh: B-237)

            İşte tam o arzuyu tatmin ve te'min edecek gıdayı Risale-i Nur'da buldum, elhamdülillâh. Şimdiye kadar nefsim dünyanın zâhirî zevkelerine kapılmış ve beni diğer bir âlemin zindanlarına kadar sevk etmeyi kurmuş ve bir derece muvaffak olmuştu ve bana binmişti. Şimdi   وَ هُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ  olan Cenâb-ı Mevlâ ve Tekaddes Hazretlerine hadsiz  hamd ve şükrediyorum ki, Said isminde bir zâtın vasıtasiyle esrar-ı Kur'âniyeyi benim imdadıma yetiştirdi. Nefs-i emmarenin o beliyyesinden kurtuldum. On beş senedir hakikata giden yolu aramak için, çok kapılar çaldım. Çoklarında dünyaya aid zinetleri gördüğümden geri çekildim. Felillâhil hamd tam bir kapı buldum. Cenâb-ı Hak beni o kapıya tam bir hizmetkâr yapıp sebat versin. Bu zulmetli asırda hakâik-ı îmaniyenin envârını neşreden Risale-i Nur, ne derece parlak olduğu ve herkese menfaatli bulunduğu inkâr edilmez. İnkâr edilse bilmemezlikten ve anlamamazlıktandır. (Anlayana sivrisinek saz gelir, anlamayana davul zurna az gelir.) Cenâb-ı Hak gözlerimizin perdelerini kaldırsın, hakâikı hakkıyla bize göstersin, âmin.

 

                                                                                    Babacan Mehmed Ali

 

199

            (Binbaşı Âsım Bey'in fıkrasıdır.)

 

            Muhterem Üstadım Efendim!

 

            Her def'a olduğu gibi bu kerre de nâmüstehak olduğum halde hakk-ı fakirânemde lütuf ve ibzâl buyurulan iltifatât-ı bînihaye bu fakiri mestediyor. Ne yapacağımı şaşırıyorum. Ancak Cenâb-ı Lemyezel Hazretlerinin lütf u kerem ü ihsânına hamd ü şükr ü senâ ederek risale-i şerifelere sarılıyorum. Ve lezzet alıp, siz Üstadımı karşımda ve yanımda bulup mütehayyir ve mütefekkir olarak bahr-i sürura dalıp gidiyorum. Ve bu halin devam ve tezyîdini eltaf ve inâyet-i Sübhâniyeden niyâz ediyorum. Nasıl etmiyeyim. Yâ Hazret! Fakire bunca iltifattan başka hele bu def'aki lütufnâmelerinin başına çok tavsiften sonra "Hizmet-i Kur'âniyede kuvvetli arkadaşım ve tarîk-ı hakta ve ebed yolunda enîs yoldaşım" kelimât-ı lâtifesi, bu cihan kıymet kelâmlarınız, benim gibi fakir, hakir, muhtaç bu

 

(Sh: B-238)

 kardeşinize karşı ibzâl ve himmet buyurulması, sizin büyüklüğünüze ve daha doğrusu Gavs-ı A'zam Şeyh Geylânî (Kuddise sırruhü'l-alî) Hazretlerinin teveccüh, dua, himaye ve muhafazası olduğuna nasıl îman etmiyeyim. Nasıl ki, bu def'a Gavs-ı A'zamın ihbârât-ı gaybiyesi risale-i şerifesini gördüm, okudum, yazdım. Gavs-ı A'zam, a'zam-ı aktâb olduğunu bilir ve kalben tasdik ederiz ve ziyade muhabbet etmekte iken, bu def'a bu kanâat, bu muhabbet tasdikını, kat ender kat ziyadeleştirdi ve takviye etti. Ve Hazret-i Şeyhe îman ve muhabbetimi habl-i metîn ile bağladı. Nasıl bağlanmayayım? Bu keramet ve ihbar-ı gaybiyesi ki, hakikat fışkıran ve ruha hayat bahşeden Sözler'i söyleyen, haber veren öyle bir sahib-i menba'-ı kerâmât ve hakikat olan Hazret-i Gavs-ı A'zam, üstadımın Üstadıdır.

 

            İşte bu keyfiyet, Üstadıma olan incizab, merbutiyet ve teslîmimi bir kat daha tarsîn etti ve yıkılmaz ve tahrîb edilmez bir kal'a hükmünü aldırdı. Madem bu fakir, bu muhkem kal'adayım. Hariçten ve hiç kimseden pervâm yok. Ve hâricin taarruz ve kıyamına da mukabil taarruz ve hücumlar his ve kuvvetini elde ettim. Lütuf ve inâyet-i Bârî ile, Gavs-ı Â'zam'ın teveccüh ve duasıyla siz üstadıma kavuştum. هذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّي

 

            Bârî-i Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinden dilerim ve niyaz ederim ki, âhir ömrüme kadar bu yolda hatve-endâz olayım ve buyurulduğu gibi "sıddık, fedakâr, hakikî âhiret kardeşiniz ve hizmet-i Kur'âniyede kuvvetli arkadaşınız ve tarîk-ı Hakta ve ebed yolunda enîs yoldaşınız" olmağa bihakkın kesb-i istihkak ve liyâkat edeyim.   وَمِنَ اللَّهِ التَّوْفِيق

 

            Yâ Üstad-ı ekremim! Size yani Risale-i Nur'a hüsn-ü hat ve daha doğrusu tâzim, tekrim, hürmet, samimiyet, muhabbet ve teslimiyetimin binde birini takdim ediyorum. Âciz kalemim ve lisanım, hissiyat ve ruhumun tercümanı olamıyor.

 

            Ruhumun siz Üstadıma karşı incizab ve mahbubiyeti, yüzde beş şahsınıza karşı ise, doksan beşi neşr-i envâr-ı hakikat ve dellâllığında

 

(Sh: B-239)

 bulunduğunuz Kur'ân-ı Hakîm şerefine tâzim ve tekrimdir. Öyle kanaat ve imanım var ki, sizin nur ve hakikat fışkıran Sözler'iniz, Kur'ân-ı Hakîm'den muktebes tefsîridir. Takdir, tahsin, medih ve sitâyiş etmeyen ve muhabbet ve merbutiyet beslemeyen insan değildir ve dah adoğrusu merdud-ı İlâhî ve Peygamberî olanlardır. Cenâb-ı Hâlik-ı Lemyezel Hazretleri bu gibileri de tarîk-ı hakkı nasîbedar eylesin. Âmin bihrmeti Seyyidi'l-Mürselîn.

 

            Sevgili Üstadım! Hemşirenizin hastalığının had devresi geçmiş. Evvelce arz etmiştim. Yüzde yirmisi mevcuddur. Henüz yataktan kalmadı. Kuvvet ve iktidarı yok. Namaz kılabiliyorsa da vücudu titremekte ve arasıra ârızaya mâruz kalmaktadır. Lehülhamd ve'l-minne, çok şükür Cenâb-ı Hakkın lütuf ve keremine ve bugününe. Mâzinin sıkıntı ve elemi geçti. Hâl-i hâzırına şükür ve istikbale tevekkül ile meşguldür. Ve siz üstadıma dualar ediyor ve diyor ki:^"Şu nur ve hakikat-i Kur'âniye risale-i şerifeleri imdadıma yetişti." hele Otuz Birinci Mektubun İkinci Lem'asındaki sabır ve tahammül ve şükür bahsine o kadar bağlanmıştır ki, mezkûr risale-i şerifeyi evvel ve âhir ve bilhassa hastalığı sırasında müteaddiden fakire okutmuş ve Cenab-ı Hakka hamd ü senâ etmiş ve diğer Üçüncü Lem'ayı ve sâir risale-i şerifeliri okutup dinlemekte ve göz yaşları dökmektedir. اَلْحَمْدُ ِللّهِ هذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى

 

            Bunlar ve diğer Risâle-i şerifeler hakikat fışkıran, nurlar saçan bir feyizdir. Şu kadar diyebilirim ki, ehl-i dalâlet ve bid'aların en ileri gidenleri ve mülhidlerin en şeni'lerini bile îmana getireceğine kanâatım var. Yeter ki ruhuna nüfuz edebilsin.

 

            Çok şükür sevgili Üsdamızın sayesinde ve teveccüh ve duasıyla bu Nurlardan mütenevvir ve mütena'im oluyoruz. Hele Gavs-ı A'zam Şeyh Geylânî Hazretlerinin kerâmât ve ihbârât-ı gaybiyesini hemşîreniz o kadar lezzet ve muhabbetle dinliyor ki, üç sene evvelisi hastalığa tutulduğu vakit, o halinde ve kısmen aklı başında olmadığı zamanlar bahçede ağaçların dallarını tutup, "Yâ Abdülkâdir-i Geylânî, Yâ Veysel Karânî, meded!" diye bağırıp sallanıyordu. Bu defa kerâmât ve ihbârât-ı gaybiyesini mufassal surette görmeye

 

(Sh: B-240)

 muvaffak oldu. Bu risale-i şerife, fakire de ziyadesiyle te'sir etti, sürur ve gözyaşlarını akıttı ve akıtmakta sa'y ü gayret etti. Muhabbet ve şevkimi arttırdı. Şükrümü nasıl îfa edeceğimi bilemiyorum. Hâlik-ı Lemyezel Hazretlerine karşı vazife-i ubudiyetim noksan, iki cihan serveri Seyyidi'l-Mürselîn Fahr-i Âlem (Sallâllahü Aleyhi ve Sellem) Efendimize karşı ümmetlik vazifesinde kusur ve noksanım ziyade ve hizmet-i Kur'âniyeye karşı bihakkın sa'y ü gayret ve çalışmakta kusur ve noksanım çok olmakla beraber, fakiri siz Üstadımla beraber bulundurup, hâdim-i Kur'ân kardeşlerle birleştirip hizmet-i Kur'âniyeden -velev ki bir bahr-i ummandan bir katre olsun- fakire hisse verilse, kendimi mes'ud ve bahtiyar addederim. Hamd ü senâ ve şükrüme hadd ü pâyân göremem. Bütün okuduğum arkadaş ve kardeşlerin hepsi hep takdir ve tahsin ve tasdik ediyorlar ve kanaat-ı kâmilede bulunuyorlar. Hizmet-i Kur'ân'a  şevk ve gayretleri tezayüd ediyor ve bu kafilede ve bu dairedekilere gıbta ediyorlar. Cenâb-ı Hâlık ümmet-i Muhammed'in (A.S.M.) kalblerine ilham versin, ruhlarını nurlandırsın, saadet-i dâreyn ihsan buyursun.

 

                                                                        Kardeşiniz, fakir ve muhtaç

                                                                                       Âsım


    Dua hazinesi4

  • Genel Moderatör
  • ***
  • İleti: 12603
  • Konu: 1972
  • Allâh ım bizi affet
  • Çevrimdışı
BARLA LÂHİKASI
« Yanıtla #23 : 04 Ocak 2011, 16:58:22 »
200

 

            (Vezirzade Mustafa'nın fıkrasıdır.)

 

            Üstadım!

 

            Beş vakit namazdan sonra, hakk-ı fâzılânelerinize duacıyım ve duanızı rica ediyorum. Mesleğinize ve neşrettiğiniz Risale-i Nur'a karşı, hissiyatımı dilimle beyan edemiyorum. Ben ümmîyim, sair kardaşlarım gibi ifade-i meram edemem. Fakat felillâhilhamd, kalb ve ruhum Risale-i Nur'un te'sirâtıyla intibaha gelmişler.

 

            Kalbimin intibahını rü'yalarımla anlıyorum. Zaten bu gaflet ve zulmet zamanının yakaza âlemini, ağır bir uyku âlemi ve uyku âlemini ise, bir derece yakaza âlemi görüyorum. Onun için siz Üstadıma karşı rü'yalarımla size arzediyorum.

 

(Sh: B-241)

            İşte, bu rü'yamın hülâsası şudur ki: Bir camide sizinle beraber bulunuyoruz. Avlusunda bazı talebe arkadaşlarımla temizlik yapıyoruz. Bir otomobil zuhur etti. Mescidin yakınında duruyor. İçinde Resûl-i Ekrem (A.S.M.) bulunuyor. Sonra bir dere açıldı, fâsıla verdi. Tabirini siz Üstadıma havale ediyorum. Yalnız ben bundan hissediyorum ki: Resûl-i ekremin (A.S.M.) Sünnet-i seniyyesini ihyâya çalışan ve neşreden Risale-i Nur, Resûl-i Ekrem'in (A.S.M.) takdir ve tahsînine mazhar olmuş ki, imdâd-ı ruhânî ile camimiz olan bu vilâyete mânevî teşrif etti. Fakat ehl-i dalâlet desiseleriyle, sünnet-i seniyye hizmetkârlarını müşevveş ediyorlar. Üstadlarıyla görüşmemek için mâniler teşkil ediyorlar.

 

            İkinci rü'yamın hülâsası şudur ki: Bir mezaristanın nihayetlerinde kesretli harmancıların buğday savurduğunu ve ileride iki kapılı muhkem bir kal'a gibi yapılmış bir saray içinde Hazret-i Gavs-ı Geylânî oturmuş, gayet kalabalık insanlar varmış gördüm. Ziyaret ettim. Tâbirini siz Üstadıma havale edip fakat, bundan hissediyorum ki, mezaristan geçmiş zamandır. O harmanlardaki kesretli buğdayları savuran, bu zamandaki Risale-i Nurun nâşirleri ve talebeleridir ki, ruhların mânevî rızkını yetiştiriyorlar. Hakikat tanelerini evham ve hayâlet samanlarından tasfiye ediyorlar. bu talebelerin, Üstadının en mühim bir Üstadı olan Hazret-i Gavs-ı Geylânî, muhkem kal'a gibi bir sarayda oturduğunu ve onlara üstadlık ettiğini ve o etrafındaki kalabalık da ve kendi fazla meşguliyeti keramet-i Gavsiyyesiyle izhâr ettiği gibi, Risale-i Nur talebelerine karşı himmet ve duasıyla fazla meşgul olduğunu fehmediyorum.

 

                                                                                    Ümmî talebeniz

                                                                                       Mustafa

 

201

            (Hâfız Ali'nin fıkrasıdır.)

 

            Muhterem Üstadım!

 

            Birinci, İkinci Sözler çok ellerde dolaştıkları için, okunmaz bir halde idiler. Keza, istinsah ettim. Kalbime geldi ki, acaba şu İslâm

 

(Sh: B-242)

 ve İman hücceti olan Sözlerde bir sırr-ı tevâfuk var mı diye baktım, gördüm, اَلْحَمْدُ ِللّهِ هذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى  dedim. Anladım ki, Risalelerde umumiyetle bir kitle-i i'caz ve şems-i sermedînin sönmez bir ziya-yı hakikatı görünüyor. Nasıl ki, Kur'ân-ı Hakîm bütün dünyaya, ins ve cinne bin küsur seneden beri nida edip, düşmanlarını iskat ve dostlarını müferrah edip, hükmü, kıyâmete kadar bâkidir. Öyle de, Kur'ân-ı Hakîmin hakikî müfessiri olan risale-i Nur ve eczaları, bu zulümatlı perdelerin altında kendilerini gösterip, neşr-i envâr ettikleri gibi inşâAllâh  bir zaman olacak, zulümat perdelerini yırtarak, bütün dünyaya hitap edip, Kur'ân-ı Mu'cizi'l-Beyânın mu'cize-i bâhiresini isbat edecektir. Cenâb-ı Hak ilâ yevmi'l-kıyâm neşr-i envâra hizmet eden hâdimlerinin teksirini ihsân buyursun.

 

                                                                                                Hâfız Ali

 

202

 

            (Hâfız Ali'nin fıkrasıdır.)

 

            Üstad-ı Âlîşânım Efendim Hazretleri!

 

            Onbir nükteyi hâvi Mirkatü's-Sünne'yi istinsaha muvaffak oldum. Bu ziyâdar lem'a şu zamanda şirk ile îmanın ve kötü ile iyinin temyiz ve tefriki için öyle bir cevher miheng ki, memduhu gibi gözler hakikatını görmekde ve akıl hakikatına ermekte hayrân ve âcizdirler. Zaten şu zamanın pek şiddetli zulümatını yırtacak, zıddının pek fevkınde bir nûr-u lâyezâlî, Cenâb-ı Hakk'ın rahmetinden ümid edilirdi. اَلْحَمْدُ ِللّهِ هذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى    O nur, bilfiil Nurdan nebeân ettiği, har aklı başında olanlarca görülüyor. Değil böyle en büyük bir hakikatı izah ve tefsir eden bir risale, hattâ bir ferdi îkaz için yazılan bir mektubun bile, her meşrebe bakar bir gözü, herkese yarar bir sözü bulunuyor.

 

            Ey aziz Üstad, bizler nasıl şükretmeyelim, nasıl minnettar olmayalım ki, Cenâb-ı Hak, şiddetli muhtaç olduğumuz dünyanın o koca güneşi gibi, Kur'ân güneşinin hakikî bir müfessirine bizleri kavuşturdu. Nasıl salât ü selâm olmasın ki, ol Hazret-i sipeh-sâlâr-ı Enbiyâ olan, Şâh-ı Levlâke ki, bizlerin görmez gözlerimizi nur ile

 

(Sh: B-243)

  şu'ledâr edip, tarîk-ı müstakîme sevk eyledi. Nasıl duâgû olmayalım, ol hazret-i dellâl-ı Kur'ân'a ki, isyanımıza bakıp, bizleri, halka-i irşâdından hariç ve hâl-i aslîmizde bırakmadı ve inşâAllâh  iki cihanda da bırakmayacakdır.

 

            Sevgili Üstad, her iki parçayı istinsah ederken, kalbime geldi ki, asıllarını taklid etmeyeyim. Zira, üzerlerinde zâhir olan ezhâr-ı tevâfuku, cilve-i bedâyi başka tarzda kendini nasıl gösterecek dedim. Ve takdîm-i âcizânem olan iki nüshadaki san'at-ı bedîa, akıl ve istidad-ı beşerden pek uzak bir tarzda gûya tezgâhında ölçülerek, biçilerek, her harfi bir vezn-i kasdî ile zuhur ettiğini gösteriyor. Şu zamanın akıldan uzak eblehlerine mânen diyorlar ki, bizim hâlen üzerimizde tecelli eden cilve-i cemâli, aklınızla ölçemezsiniz. Yalnız gözleriniz varsa görebilirsiniz.

 

            Evet, baharda zeminin yüzünde san'at-ı Rabbâniye ile her tarafta sündüs misâl çiçeklerin açılmaları; cüz'i şuuru olan kimse, bir kâdir-i mutlak olan Zât-ı Zülcelâl'den başkasına veremez. Öyle de, Risaleler umumiyetle Kur'an ömrünün asırlar, senelerinden ondördüncü asır nevruz-u sultânî misillû bir baharı taşıyorlar. Arı kadar aklı olan, bu baharda bu çiçeklerden istifade etmezse ne denir? Ve koca baharı görmeyen ehl-i basirete ne denir? Ve görüp de kendini kışda zemherine atana ne denir?. Heyhât... Kendine zîşuûr ve ehl-i zikir ve ehl-i basiret süsü verenlere...

 

            Var ol, ey sevgili Üstad! Sen bu Kur'ânî elmaslar ile, o koca baharın mübeşşirisin. Cenâb-ı Hak, maksud ve muradınıza nâil buyursun. Âmin duâsıyla dest ü dâmen-i muallâlarını öperim Efendim Hazretleri.

 

                                                                                    Fakir talebeniz Ali

 

            Sâlifü'z-zikr eserler hakkında bir arizacık da bu fakir ve âciz talebeniz takdîm-i huzur-u fâzılâneleri niyetinde isem de,  esasen emel ve gayelerimiz bir olduğu için, Hâfız Ali Efendi Kardaşımın şu mektubunun meâlini tekrar ile iktifa eylediğimi arz ve hâk-i pây-i ekremîlerini öperim Efendim.

 

                                                                                    Pür-kusur talebeniz

                                                                                        Hulûsi-i Sâni

(Sh: B-244)

203

            (Hulûsi Beyin fıkrasıdır.)

 

            Aziz ve Muhterem Üstadım!

 

            Nurların intişarında berk gibi bir sür'at lâzım gelirken, cüz'î bir betâetten her zaman esefle bahsettiğim, malûm-u âlîleridir. Yakın  vakitte bazı müştaklar daha, söz dairesine iltihak ettiler. Kalbime gelen bir ihtarla keyfiyet-i intişarı düşündüm ve şu hakikatları hissettim. Hattâ kâni oldum.

 

            Mübârek Sözler ve Mektublar tamamen olmasa bile bu muhitte de hem de yazılmadan hayli intişar etmişler. Civar diğer vilâyet kazalarında bu âsârı görmek ve işitmek isteyenler çok varmış. Fesübhânallah, bu kadar cüz'î ve nâkıs hizmetten, bu derece faide elde edilmesi de gösteriyor ki, bu Sözler ve Mektublar hakikaten "Nur" isminin tecellileridir ki, suhuletle intişar ediyorlar. Bu hâl  karşısında hayretle tefekkürde iken  بِسْمِ اللَّهِ   i ismini alan Birinci Söz, hâtırıma getirildi. Ve şöyle düşünmeye başladım. Dünyaya arkasını çeviren Üstad, Hazret-i Gavs'ın teşvikiyle belki delâletiyle Kur'ân'ın gayr-ı mekşuf bir hazinesinde   بِسْمِ اللَّهِ     ile giriyor, Kur'ânî tarlaya   بِسْمِ اللَّهِ     diyerek Sözler tohumunu ekiyor, Fürkânî bahçeye  بِسْمِ اللَّهِ   diyerek Nurlu Mektublar çekirdeğini dikiyor. Emr-i İlâhîye imtisalen ekilen tohum ve dikilen çekirdeklerin inkişaf ve intişarları şübhesiz hârika-âsâ olur.

 

            Birinci Sözdeki temsilde seyahat eden mütevâzi zat, tamamen Üstadımızdır. Nebat, ağaç ve otların ipek gibi yumuşak kök, damarları nasıl  بِسْمِ اللَّهِ   te'sîriyle, yer altında sert taşı toprağı delip, geçiyorsa aynen onun gibi  بِسْمِ اللَّهِ     ile mevki-i intişara vaz' olunan Sözler de, hârika bir tarzda arza yayılıyor. Ve en münevver ve mükemmel meyve olan beşerin mü'minlerinin kalblerine nüfuz ediyorlar. Bu bid'atların kesreti ve muharriblerin bolluğu devrinde   بِسْمِ اللَّهِ     ile gars olunan nur fidanının yaprakları

 

(Sh: B-245)

 olan, diğer Sözler ve Mektublarla, bu kudsî fidanın dal ve budakları olan Hizbü'l-Kur'ân ve bu hizbin esası ve seyyidi olan Muhterem Üstad da bir hıfz-ı gaybiye mazhar bulunuyorlar.

 

            Şems-i Risaletten gelen Kur'ânî Nurların evvelen Üstada ve buradan da biz bîçârelere, bizlerden de diğer müştaklara ilh... intikal etmekte olduğunu tasavvur ettim.  "Elhamdülillâh" dedim. Mühim bir rü'yamda arz ettiğim vecihle, Sözlerinizin mü'minlere intişarına küçük cemaatınız inâyet-i İlâhî ile âhize, vâsıta olmuşlar. كَمْ مِنْ فِئَةٍ قَلِيلَةٍ غَلَبَتْ فِئَةً كَثِيرَةً بِاِذْنِ اللّهِ    sırrına mazhariyetle mânevî galebeyi te'min, merkezdeki mürşidlerine müteveccih ve mürâkib küçük bir halka-i tevhidi teşkil edenler gibi, bu küçük cemaatinizin her biri arkasında, bir nisbet-i mütezâyide-i muntazama ile artan, mahrut şeklinde zümre-i muvahhidîni görür gibi oldum.   اَللَّهُ اَكْبَرُ   dedim. Bu kudsî tasavvuru kardaşlarımıza aşağıdaki levha ile daha ziyade îzaha çalışacağım. Bu nurlu tefekkür, bana büyük bir ümid bahşetti. Muallim Cudî'nin kasidesindeki şu mısra'ı da derhatır ettirdi.

 

            Bir kıbleye bağladı kulûbu

            Cem'etti kabâil ve şuûbu

            Mevlâya muhabbeti müsellem

            Sallâllahü aleyhi ve sellem.

 

            (Hâşiye): İşte, ittiba'-ı sünnete pek büyük ehemmiyet veren muhterem Üstadımız da, bu asırda  اَلْعُلَمَاءُ وَرَثَةُ اْلاَنْبِيَاءِ sırrınca, içlerine saçılan nifak tohumu yüzünden, her gün biraz daha tevhidi bırakanları, bir kıbleye bağlamak için, Sözler ve Mektubat namındaki Nurlu eserlerle ehl-i îmanı irşâda çalışıyor. Küffâra, hatta cin ve şeytanlara dahi, mebde'-i nüzulündeki gibi, nusus-u Kur'âniyeyi ilân ediyor. Mahfî i'câzı izhar ediyor.

 

(Hâşiye) Hulûsi'nin tekerrür etmiş min haysü lâ yeş'ur bir kerâmet-i ihlâsiyesi şudur ki: Yeni yazılan ve daha ona gönderilmeyen Risaleleri, mevzuunu teşkil eden bir esası mektubunda yazar. Âdeta istiyor. Çok defa olduğu gibi şimdi de, ittiba'-ı sünnete dair Mirkatü's Sünneye sarih bir surette bir hiss-i kablel vuku' ile taleb ediyor.

Said

 

 

(Sh: B-246)

            Vahdettü'l-Vücûda dair olan Risaleyi mühim zatlara okuduktan sonra, bir sevk-i mânevî ile ihtiyorsız bir yere daha gittim. Orada vahdetü'l-vücud meşreb sahibi âlim bir zâtı hâzır buldum. (Not) Vahdetü'l-vücud hakkındaki mektubu okudum. Daha doğrusu ihtiyarsız olarak okudum. Müstemi' olan o mühim âlim, bidayette cüz'i itiraz parmağını uzatmak istedi. Sonuna kadar dinlemesini ihtar ettim. Tamamen okuduktan sonra, o zat hayretinden Sözlerin büyüklüğünü ve "Bu zamanda böyle büyük kelâmı, acaba kim yazabilir?" diye, merakı ve suâli üzerine, Kur'ân'ın feyzine mazhar olan Üstadımızı haber verince, o zat tamamiyle arz-ı teslimiyet eyledi.

 

İşte, ihtiyârım olmayarak bu acib tesadüf ve teslimiyette, kader-i İlâhînin bu cilvesi, dâvamıza sâdık bir bürhan ve tesadüf oyuncağı olmadığmıza büyük bir delildir. اِنَّ اللّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ

 

 

                                                                                                Hulûsi

 

204

 

            (Bu gelecek iki fıkra ikinci Sabri olan Hâfız Ali Efendi'nindir.)

 

          Bu def'a istinsahına muvaffak olduğum Yirmi dokuzuncu Sözü istinsahım esnasında İkinci Esas'ın Medarlar namıyle, "biner mumluk elektrik lâbmaları" hizasına geldiğimde, şöyle bir fikir kalbime geldi; kalemi bırakarak düşündüm ve düşündüğümü aynen yazıyorum:

          Üstadım, beka-yı ruh ve haşir hakkında, Cenâb-ı Hak tarafından bize o hakâika giden yolu göstermiş. Gösterilen hakikatın yolunda hevasât-ı nefsâniyeye hoş gelmeyen şeyler vardı ki, bize uzun ve karanlık.

    İşte şimdi serâser nur olan Sözler ve o nur fabrikasının elektrik lâmbaları ve kuvve-i câzibeleri; o yolu pek parlak gösterdiği, gibi pek yakından cezbedip hemen yakın ve yakından daha yakın olduğunu göstermekle beraber, havf yerine emniyet, zakkum yerine asel bahşediyorlar. Ve fevkalgâye hikmetlerini beyanda aczimi

Not: Elâzizli Hacı Şevket Hoca

 

(Sh: B-247)

i'tirafla, lisanımın döndüğü kadar derim: "Yâ Rab! bihakkı ismike'I-azîm ve bihakkı Kur'âni'l-Hakîm ve bihakkı Habîbike'l-Ekrem deryâ-yı Nurun başkumandanı olan Üstadımı razı olduğun amel üzerine sâbit ve râzı olacağı amelini teshil ve müyesser kıl, âmin bihürmeti Seyyidi-'l-Mürselîn."

                                                                               Ali

205

          (Hulûsi Bey'in fıkrasıdır.)

          Yirmi Beşinci Söz, i'câz-ı Kur'ân'ı çok parlak bir tarzda isbat eden, ehl-i Kur'ân-a mesned, melce' ve mahzen-i esrar; ve gürruh-u isyan ve tuğyan ve küfrâna bütün levâzımat-ı harbiyeyi câmi', mühlik bir silâhhane; yıkılmaz, aşılmaz, geçilmez bir sur; burç ve barûsu muhkem, mahûf ve müdhiş bir kal'a-i polat ve bedendir. Hakikat böyle olmakla beraber Kur'ânî sûra dayanan Kur'ânî kal'ayana iltica eden çok acib ve hârika Kur'ânî esrarın tedkikine koyulan, Kur'ân-ı kendilerine delil-i şefi', iman, refik, muhafız bilen hâdimü'l- Kur'ân namına esrâr-ı Kur'ân-a inâyet-i Hakla muttalli', hakâik-i Kur'ân'a lütf-u Hakla âşina, rumuzat-ı Kur'âna avn-i Hak'la vakıf müdakkik, muarrif, mübeşşir Üstadımdan şunu öğrenmek istiyor ve bunu kalben cidden çok arzu ediyorum.

                                                                         Hulûsi

206

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

 اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّهِ وَ بَرَكَاتُهُ

          Aziz kardeşim Mustafa Efendi!

          Bazı emârelerle ve bazı zevâtın hüsn-ü şehâdetiyle bana kanâat gelmiştir ki, zâtınız dahi Müezzinzâde Bekir Efendi gibi bana ciddî bir talebe ve samimî bir âhiret kardaşı olabilirsiniz. Hem senin merhum pederin Hacı Said Efendi, silsile-i duamda çoktan beri dahildir.

 

(Sh: B-248)

          Bu defadaki gayet kıymettar hediyen olan zemzem suyu ve Medine-i Münevvere hurmasına mukabil, gayet kıymettar ve ehl-i îman mâbeyninde nihayet derecede mu'teber ve ehl-i dalâlet başında sâika gibi te'sir gösteren "Otuz Birinci Söz" olan mi'rac ve şakk-ı kamere dair risaleyi ve vahdâniyet ve mârifetullah ve muhabbetullaha dair ve ehl-i tahkik meyânında emsilsiz ve pek meşhur ve nuranî üç mevkıflı olan "Otuz İkinci Söz"ü takdim ediyorum. Eğer zâtınız hattı güzel bir zâtı bulup size (kendinize) istinsah etsen çok iyi olur. Fakat tashihine dikkat edilsin. Bir iki defa, kardaşım Seyyid Şefik'in muavenetiyle mukabele edilsin. Sonra Bekir Efendi alsın. Kendine ve kayınpederine yazdırsın. Eğer zâtınız öyle iyi bir kâtib bulamadın, aslı sana kalmak ve birkaç def'a Bekir Efendi veya Hâfız Hidâyet Efendi gibi kıymetini takdir eden ve münâsib gördüğün zâtlara ver, kendilerine yazdırsınlar.

          Haber almışım ki, Arabî olarak eski huruf ile Matbaa-i Evkaf'da tab'edilmek izni varmış. Eğer Cenâb-ı Hakkın rahmetiyle, Türkçe olarak eski hurufa müsaade-i resmî olduğu dakikada ve Bekir Efendi şu iki risaleyi Seyyid Şefik'in taht-ı nezâretinde tashihine gayet dikkat etmek şartiyle çabuk tab'ediniz. Tab' masrafını da kesenizden sarfetmeye mecbur değilsiniz. Çünki, Haşir Söz'üne seksen banknotu sarfettik, üç yaz banknotu kazandık. Demek bunlar satılmayacak mallar değildir. Müslüman ruhları bunlara gıda gibi muhtaçtırlar. Yalnız iki yüze yakın aboneler bulunsa, birisi tab' edilse hem fiyatını çıkarabilir, hem başka risalelerin de tab'ına medar olabilir. Halklardan sadaka kabul etmediğim gibi kitablarıma da sadakalarla tab'ını kabul etmem. Yalnız gayretinizi ve himmetinizi Onuncu Söz gibi, yalnız yanlışsız ve güzelce tab'ına ve matbaadaki tashihatına sarfediniz. Ve birinci olarak tab'ettirdiğiniz risalenin masârif-i tab'iyesi ne kadar ise bana bildiriniz. Ben borç eder, para gönderirim.

    Eğer tab'ına muvaffak oldunuz. zâtınız pederiniz gibi çok sevdiğiniz Medine-i Münevvere ve Mekke-i Mükerreme ahâlisine bir

 

(Sh: B-249)

miktar nüsha gönderseniz çok iyi olur. Belki eski hediyelerinizden daha hayırlı hediye hükmüne geçecektir, inşAllâh .

اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى

 

Said Nursî

 

207

(Hulûsi Bey'e hitabdır.)

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

 اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّهِ وَ بَرَكَاتُهُ

 

 

  Aziz kardeşim!

  Sizler sabah akşam duamda dâhilsiniz. Siz dahi beni duanızda dâhil ediniz. Şu âlemde mü'mine karşı en büyük yardımı dua iledir. Eğer bir adam, dostundan emin ise, ki gurura girmez, onu şükre sevketmek için tahdis-i ni'met nev'inden ona ait bir kısım ihsânât-ı Rabbaniyeyi bahsetse behis yoktur zannederim.

     İşte seni gurursuz bildiğim için bu sırrı sana açıyorum. Şöyle ki, ben Sözler'i yazarken ihtiyarsız olarak ekser temsilâtı, şuûnât-ı askeriye nev'inde zuhur ediyordum. Neden böyle yazıyorum, sebebini bulamıyordum. Sonra hâatırıma geldi ki, belki istikbalde şu sözler'i hakkıyla anlayacak, kabul edip hırz-ı cân edecek en mühim talebeleri askerîden yetişecek. Onun için böyle yazmaya mecbur oluyorum, düşünüp o kahraman askerleri bekliyordum.

   İşte mağrur olma, şükret; sen o askerlerden bahtiyar birisisin ki, evvel yetiştin. Yirmi dört adet Sözler'i meşâğıl-i dünyeviye içinde yazmaklığın, benim bu hüsn-ü zannımı te'yid etti. Fakat bâki

kalan Sözler çok mühimdirler. Hususan İ'caz-ı Kur'ân ve kader Sözleri. İnşâAllâh  ötekileri sana yazdıran, bunları dahi yazdıracak. Şimdiye kadar yazdığın Sözleri bir vakit gönder, güzelce tasih edip göndereceyim. Merhum Muallim Cudi'nin kasidesi mübarektir. Cenâb-ı Hak o zâtı şefâat-i Kur'ân'a mazhar etsin. Görmemiştim,

 

(Sh: B-250)

görmesinden memnun oldum. Allâh  senden razı olsun. Yazdığın salâvat-ı şerife ise, onun hususunda birşeye rasgelmedim. Fakat ondaki letâfet ve nuraniyet gösteriyor ki, o onun hakkında zikredilen cevaba ve fazilete lâyıktır. İşittim ki; Onuncu Söz'den sen kendi nüshanı pederinize göndermişsiniz. Ben ona mukabil bir nüshayı kardaşıma hediye ediyoerum. O nüshada, fehmi teshil eder çok yerlerinde çizgi çekilmi. Onu Şeyh Mustafa, Hakkı Efendi, Hüseyin Efendiye veriniz ve daha sâir bildiğinize gösteriniz. Tâ onlar yalnızlık vahşetinde Şeyh Mustafa, Hakkı Efendi, sen ve Hüseyin Efendi gibi nurlu dostlarla ünsiyet edip teselli bulupyorum. Cenâb-ı Hak beni de sizi de tarîk-ı Haktan şaşırtmasın. Âmin.

    Şeyh Mustafa ve Hakkı ve Hüseyin ve Edhem Efendilere selâm ile dua ederim.

                                                                               اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى

 

                                                                         Âhiret kardeşiniz

                                                                       Said Nursî

208

          (Hulûsi Bey'e hitabdır.)

           بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

 اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّهِ وَ بَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَائِقِ زَمَانِكَ اْلمَصْرُوفِ لِكِتَابَةِ اَجْزَاءِ رِسَالَةِ النُّورِ

 

          Gayyûr, ciddî, hâlis ve muhlis âhiret kardeşim!

          Evvelen: Size Otuz İkinci Söz'ün ikinci mevkıfını gönderdim. (Hâşiye)., Dikkat ile okuyunuz ve güzelce yazınız. Hatâlar varsa da tashih ediniz. Acele ve hazin bir kalb ile yazıldığı için içinde müşevveşiyet bulunacaktır.

          Sâniyen: Muvakkat bir fütur, bir tenbellik sizde ârız olduğunu

  (Hâşiye): Birinci Mevkıfı ise Ramazan hediyesidir.

(Sh: B-251)

yazıyorsunuz. Baharda kanın galeyânından gelen ve gecelerin kısalmasındaki uykusuzluğundan neş'et eden ve müstemi'lerin kalbleri işlere teveccüh etmelerinden tevellüd eden rehavet ve füturdan başka, meyanımızdaki münasebet-i ruhiyenin rabıtasiyle, musibetin eseri olarak bendeki sarsıntının size in'kâsı ve sirâyet etmesi mümkündür.

          Merhum Abdurrahman'ın vefatı zamanında bilmediğim halde, o münasebet-i ruhiye cihetiyle fazla bir sarsıntıyı Ramazan-ı şeriifte hissettim. Şimdi anladım ki, şuurî ve ihtiyarî olmayan çok in'ikâsât vardır.

          Fakat kardeşim, sen şimdi iki vazifeyi görmekle mükelleeefsin: Biri kardeşim Hulûsi Beyin vazifesini; biri de, evlâd-ı mâneviyem ve biraderzâdem ve bir dehâ-i nuranî sâhibi olmak pek muhtemel olan Abdurrahman'ın vazifesi de size ilâve edildi. O benim hakikî bir vârisim idi. Yazdıklarımı ve malımı kendi malı telâkki ederdi, öyle de sahib oluyordu. Sen de bundan sonra yazı ve sözleri, senin hocanın yazısı diye tutma; kendi malın ve senin sözlerindir bil, öyle sahib ol.Hakkı Efendi'ye söyle ki, o da kardeşim Abdülmecid yerinde kendini anlasın ve onun vazifesiyle mükellef olduğunu bilsin.

           Sâlisen: Otuz Üçüncü Söz'den başka Söz yazılmak ihtiyacı kalmadı. Hem şer'an çok mübarek bu otuz üç adetten bazı esbaba binaen geçmeyeceğim. Hem de hakâik-i esasiye-i Kur'âniye ve îmamiyenin elzem ve lâzım olan kısımları hemen ekseriyet-i mutlaka itibariyle yazılmıştır.

          Ümid ediyorum ki, Cenâb-ı Hak kabul etse tevfik verse, yazılanlar delâlet bulutlarını dağıtmaya kâfirdirler. Her derdin devâsı içinde var demiyeceğim, fakat mühlik dertlerin ağleb devâsı yazılanlarda vardır. Siz onların mütalâasını, kıymettar bir ibadet olan tefekkür nev'inde telâkki ediniz.Ve onlardaki ilmi, envâr-ı îmandan ve mârifetullahdan tasavvur ediniz ki usanç vermesin. Hem sizde ve müstemiînde iştiyak olduğu zaman okuyunuz. Bakî selâm ve dua.

                                                                          Kardeşiniz

                                                                             S a i d

(Sh: B-252)

          Otuz Üçüncünün Birinci Makamına dair sen fikrini yazdın, Beğendiğini gösteriyorsun. Hakkı Efendi ile Müftü Efendi ve sâir ihvanların da nasıl bulduklarını anla, bana yaz. Umum kardeşlerime selâm ve dua ediyorum, ve onların duasını istiyorum.

          Hulûsi Bey kardeşim, o senin selefine (Not) mektubunu oku, ve ona acı ve ona dua et.

209

          (Hulûsi Bey'e hitaben yazılmış bir mektubdur.)

بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

 اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّهِ وَ بَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حِسَابِ اَبْجَدْ اَعْدَادِ حُرُوفِ مَا قَرَاْتَهُ مِن اَجْزَاءِ رِسَالَةِ النُّورِ

 

          Sevgili Kardeşim!

          Seni teşvik için değil, çünki teşvike muhtaç değilsin. Hem medar-ı fahr olmak için değil, çünki fahr ise ucb ve riyâya medardır. Belki sana medar-ı mşükür olmak için diyorum ki.

           Sen ve Hakkı Eefendi benim için yüz ciddî talebe hükmüne geçtiniz. Hattâ diyebilirim ki: Kader-i İlâhî beni bu yerlere göndermesi, sizleri şu vazife-i kudsiyede uyandırmak içinmiş. Şimdi şu zamanda îman-ı tahkikînin dersini vermek pek büyük ve fazilettir ve kudsî bir vazifedir. ^İman-ı tahkikîyi taşıyan bir mü'min, çok mü'minlere bir nokta-i istinad olur ki; şuursuz olarak avâm-ı mü'minîn o îman-ı tahkikî sahibinin kuvvet-i imanına istinad ederek kuvve-i mâneviyeleri kırılmaz, dalâletlere karşı dayanırlar.

          İşte şöyle bir derste bulunduğunuz için Cenâb-i Hakka şükür etmelisiniz. Ben de Cenâb-ı Hakka yüz binler şükür ediyorum ki, o kuvvetli omuzlarınız yüküm altına girdiği için zaif omuzum ağırlıktan kurtulup ruhum rahat etti. İstirahat bulan ruhum size takdirkârane ve minnetdârâne bakıyor. Ve mes'uliyetten kurtulan

______________

(Not): Merhum Abdurrahman'ın 23 No.lu mektubudur.


    Dua hazinesi4

  • Genel Moderatör
  • ***
  • İleti: 12603
  • Konu: 1972
  • Allâh ım bizi affet
  • Çevrimdışı
BARLA LÂHİKASI
« Yanıtla #24 : 04 Ocak 2011, 17:00:47 »
 

 

 

(Sh: B-253)

kalbim de muvaffakıyetinize duâ ediyor. Ve icrâ-yı vazife için çok düşünmekten kurtulan aklım da sizi tebrik ediyor. Ben şu vazife-i kudsiyede bilmeyerek istihdam olunurdum. Siz bilerek hizmet ediyorsunuz, bahtiyarsınız. İnşâAllâh  niyet-i hâliseniz, benim müşevveş niyetimi dahi tashih edecektir. Şimdi başka bir kaç noktayı size beyan ediyorum.

          Evvelen: Yazdığım bazı şeylere dair fikrinizi soruyordum. Maksadım, "gördüğüm hakikat acaba hakikat mıdır?" diye sormuyorum. Belki, "Hakikata açılan yol, acaba umuma yol olabilir mi?" diye soruyorum. Çünki umumun telâkkisini sizin kadar bilmiyorum.

          Saniyen: Misafir Müftüye ve Şeyh Mustafa'ya size gönderilen mektubun birer suretini verdiğin için iyi ettiniz. Hattâ bana da bir suret gönderiniz. Hem biraderzâdem olan o müftünün oğluna deyiniz ki, benim tarafımdan âhiret kardaşım ve Kur'ân hizmetinde arkadaşım ve meşreben celâlli olan pederine yazsın: Selâm, duamla beraber ondan istiyorum ki, beraber götürdüğü envâr-ı Kur'âniyenin suhûlet-i intişarları için irşâd ve nasihatında فَقُولاَ لَهُ قَوْلاً لَيِّنًا  âyetindeki lûtf-i irşâdı kendine rehber etsin.

          Râbian: Sorduğun suallere dair yanımda kitab bulunmadığı için Hanefî ulemâsının kavillerini ve ehâdîsin rivayetlerini şimdilik bilmiyorum. Fakat bence böyle efdaliyet mes'elesinde, kabûl-i âmmeyi ihsâs eden âdet-i cemaat medar-ı tercihdir. Âdet-i İslâmiye nasıl gelmiş, o daha efdaldir.

          Birinci suâliniz: Eğer Kur'ân okunurken, namazın, tesbîhatın tetimmesi ise, kıbleye karşı duranlar vaziyetlerini bozmamak evlâdır.Yalnız müezzinin önündeki adam arkasını çevirsin, yahut çekilsin. Eğer Kur'ân müstakil olarak okunursa, okuyana karşı teveccüh etmek evlâdır. Hem cihât-ı sitte ile mukayyed olmayan, ruh kulağıyla dinleyen adam kıbleye karşı teveccüh etse ve cismanî kulağıyla dinleyen adam, okuyana karşı teveccüh etse evlâdır.

 

(Sh: B-254)

          İkinci suâliniz: Cemaatin iştiyakına ve okuyanın niyyetine göre efdaliyet tahavvül eder. (Hâşiye)

          Üçüncü suâliniz: Üç ihlâs bir fâtiha muhtasar bir hatim hükmünde olduğundan ona vakit tahdid edilmez. Her vakitte gayet müstahsendir.

          Dördüncü suâliniz:

اَللّهُمَّ اَنْتَ السَّلاَمُ وَ مِنْكَ السَّلاَمُ تَبَارَكْتَ يَا ذَا الْجَلاَلِ وَ اْلاِكْرَامِ

kelâmını değil yalnız müezzin, her bir musallî her bir namazın selâmından sonra söylemesi Şâfiîce sünnettir. Hanefîce dahi müezzin için her namazda sünnet olması gerektir.

          Umum ihvanlara selâm ve bayramlarınızı tebrik ediyorum.

                                                               Âhiret Kardeşiniz

                                                                S a i d  N u r s î

210

          (Hulûsi Bey'e yazılan bir mektubtur.)

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

وَ عَلَيْكُمُ السَّلاَمُ وَ رَحْمَةُ اللّهِ وَ بَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ ضَرْبِ ذَرَّاتِ وُجُودِكُمْ فِىعَاشِرَاتِ دَقَائِقُ عُمْرِكُمْ

          Aziz kardeşim, hamiyetli arkadaşım, gayretli talebem, sevgili birâderzâdem!

           Senin güzel mektubun bana şifalı oldu. Ben ziyade rahatsız iken onu okudum, bana bir sürur verdi, o sürur dahi o hastalığa bir hiffet verdi. Şu hastalığın sırrı, insanlardan istiğnâya dair sana yazdığım mektubun kerâmetidir. Çünki o mektubu bir gün iki-üç zata, onların hediyelerinin adem-i kabulüne medar olmak için okudum. Aynı günde o zâtın hanesine gittim. Az bir yemek getirdi,

 

(Hâşiye) İkinci sual: Sabah ve akşam namazlarından sonra Sûre-i Haşr'in sonunda هُوَ اللَّهُ الَّذِى   den başlamak sünnet iken لآيَسْتَوِى    den başlaması efdaliyeti terk olur mu?

 

(Sh: B-255)

 arkadaşlarımın hatırları için bir parça yedim. Hiç hatırıma gelmedi ki, o günde o hakikatlı mektubu o yemek sahibini okudum. Şimdi muhalefet ediyorum. Yemekten sonra hâtırıma geldi. Fakat hediye kabul edemiyorum, belki yemek yenilir tahmin ettim. Fakat    يَقُولوُنَ مَا لاَ يَفْعَلوُنَ   altına girdiğimden öyle bir şiddetli tokat yedim ki, bu dört senede böyle hastalık görmemiştim. Fakat Cenâb-ı Hakk'a şükrettim ki, bir iki senedir bazı emâreler ve hâdiseler ile zannettiğim bir hakikat, bu tokat ile gayet kat'iyyetle göründü.

 

            Şeyh Mustafa'ya benim tarafımdan geçmiş olsun de ve şu hikâyeyi ona söyle:

 

            Eskide iki ciddî âhiret kardaşları var imiş. Biri hasta düşer, ötekisi ziyaretine gitti. Dua eder, hasta iyi olmaz. Öyle ise sen kalk, ben yatacağım demiş. Hasta kalkmış, onun yerine hasta olarak yatmış. Her ne ise.. Demek Şeyh Mustafa ile kardeşliğimiz ciddîleşmiş ki, ben hastalığına dua ettim, kabul olmadı. Fakat birkaç gün devamı mukadder olan hastalığının bir parçası bana verildi. İnşâAllâh  ona bir parça hiffet gelmiştir.

 

            Sözler hakkında hüsn-ü şehâdetiniz, bana büyük bir teselli verdi. Vazifemin bitmediğine dair bürhanlarınız gayet kuvvetlidirler, lâkin ben gayet kuvvetsizim. Fakat Cenâb-ı Hakka tevekkül edip, o bürhanlara serfürû ediyorum.

 

            Cemaata Sözleri okumak zamanında, sendeki hissiyât-ı âliye ve fazla inkişâf ve fedakârâne hamiyet-i dîniye galeyânının sırrı şudur ki:

 

            Velâyet-i kübrâ olan veraset-i nübüvvetteki makam-ı tebliğin envârı altına girdiğin içindir. O vakit sen, dellâl-ı Kur'ân Said'in vekili belki mânen aynı hükmüne geçtiğin içindir.

 

            Gurbet mektubuyla kamer ve zemin ve seyyarata dair mektubuma cevap verilmemesinin sebebi şu olmak gerektir ki; Gurbet Mektubu, bütün dünyayı unutmak hissi ile yazılmıştır. Sen dünyayı unutmak değil, belki vazife itibariyle en sathî maddiyatla

 

(Sh: B-256)

 zihnin meşbu' olduğu bir zamanda, herhalde o gurbetteki zevki bulamadın. Ve o mektubun tam derecesini, muvakkaten perde çekilmiş olan parlak zekâvetin kavrayamadı ki, cevab yazamadı.

 

            Öteki mektub, çok yüksek ve çok geniş hakâika işaret ettiği ve hadsiz âlem-i ulviyenin ve nihayetsiz âlem-i mâneviyenin bir nevi haritasına işaret ettiği için sâfî, meşgalesiz, arzî ve arzlılardan sıyrılıp yukarıya çıkan bir akıl lâzım idi. Halbuki benim gayretli kardeşim, o vakit zeminin haritasını alacak bir vazife ile meşgul olduğundandır ki, o ulvî ve pek keskin zekâvetin o mektuba karşı sükutu iltizam etmeye mecbur olmuş.

 

                                                                                                Said Nursî

 

211

بِاسْمِهِ مَنْ تُسَبِّحُ لَهُ السَّموَاتُ السَّبْعُ وَاْلاَرْضُ وَمَنْ فِيهِنَّ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

 اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّهِ وَ بَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشَرَاتِ دَقَائِقِ اَيَّامِ الْفِرَاقِ

            Aziz, sıddık, vefâdar, hakikatlı, fedakâr kardeşlerim Nuh Bey, Molla Abdülmecid, Molla Hamid!

 

            Çok mübarek hediyenizi açtık gördük ki, Van hediyesi değil, belki Medine-i Münevvere ve Ravza-i Şerifenin mübarek kerâmetli hediyesidir. Hem fiatı, üstünde yazıldığı gibi yirmi beş lira değil, yirmi beş bin liradan fazla mânen kıymetlidir. O mübarek hediyeyi Medine-i Münevvere nâmına, bu havalideki Kur'ân-ı Hakîm'in hizmetinde hâlis hizmetkârlarına ve benim arkadaşlarıma tevzi' etmek için, -aler-re's-i vel'ayn- kabul ettik. Fakat bu manevî hediyenin ehemmiyetli bir sırrı bulunduğu bana ihtar edildi. Yâni Cenâb-ı Hakk'a yüz bin şükür ediyorum ki, Kur'ân'a ve Zât-ı Risalete hizmetimizin bir alâmet-i makbûliyeti nev'inden olarak, bir iltifat-ı Nebevîyi hissettim.

 

            O sırrı size açmak münâsib görüldü. Şöyle ki: Şimdi bu mektubu yazan kâtib ile kardeşi Mes'ud beraber bir gün, üç aydan beri bahsi

 

(Sh: B-257)

geçmediği Ahmed Ağa'nın bahsi geçti. Beraberimde kâtib Tevfik ile Mes'ud'a dedim: Bütün kitapları Diyarbekir'deki Ahmed Ağa'ya göndereceğiz. Tâ ya Şâm-ı şerif tarafına, ya Van'daki sıddıklara ulaştırsın. Bu sözümüz ve meşveretten dört saat sonra, aynen o Ahmed Ağa habersiz çıktı geldi.

 

            Aynı günde siyah bir mürekkebimiz vardı. Keşki güzel bir kırmızı mürekkebimiz olsaydı dedik. Biraz o mürekkebden taş üzerine döktük, siyah ve mor idi. Sonra yazmaya başladık. Tam istediğimiz  tarzda kırmızı oldu. Bu hale yedi sekiz kişi pek çok hayret ettik. Bu işi de bir fâ l-i hayr addettik. Fesübhânallah, dedik, bunda bir sır var. Sonra birdenbire hatırıma geldi; Şam-ı Şerif'te eniştem Molla Said var, bir kısım kitapları Ahmed Ağa'ya verip göndereceğim, dedikten sonra tam bir sıddık olan Nuh Bey hâtırıma geldi.

 

            Evvel başka memleket niyetiyle, sonra istanbul'daki kardeşlerin istemesiyle, siyah tali'imiz suretini değiştirip parlayacaktır, diye mâna verdik. Sonra Mısır'a niyet edip yazdırdığım kitabları, en lâyık Van'ı ve en sâdıkı Nuh'u gördüm, ona göndereceğim diye Ahmed Ağa gittikten sonra, onun arkasından Burdur'a kadar gönderdim.

 

            Sonra bu işte öyle bir muvaffakıyet ve teshilât göründü ki, şübhe bırakmadı ki, burada bir sır var. Nazar-ı dikkati celbetti. Dikkat ettik ki, evvelki mektubda size yazdığımız gibi İstanbul'da oturan bir adam, üç def'a buraya misafireten gelerek, onun eliyle Nuh Bey'in üç def'a mektub telgrafı elime geçiyor. Ve en sevdiğim Hulûsi Bey ve Molla Abdülmecid ve Molla Hamid ve Hoca Abdülmecid Efendilerin selâmları ve isimlerini bir mektubda, yine o Mehmed Efendi geçen  sene bana o getirdi. Dedim: Bu bir işaret-i inâyettir, bu tesadüfî değil.

 

            Sonra Nuh'un hediyesi, yirmi beş liralık kıymetinde bir teneke, bizim nâmımıza geldiğini işittik. Arkadaşlarla beraber hesab ettik ki, biz burada hangi tarihte kitap hediyelerini Nuh için hazırlıyorduk, aynı tarihte Nuh habersiz olarak kırk gün mesafede, bize o nisbette ve mânâ cihetiyle onun gibi mübarek hediyeyi hazırlıyordu. Bu

 

(Sh: B-258)

 tevafuk kat'iyyen tesadüf değil. Hattâ bir kısım dostlar dediler ki, bu Nuh Beyin kerâmetidir.Acaba Nuh Beyin kerâmeti var mı ki, biliyormuş gibi mukabilini gönderiyor dediler. Dedim ki, ihlâsın ve sadâkatın dahi velâyet gibi kerâmeti var. Belki, bazan daha fevkındedir.

 

            Hediyenin vürûdundan sonra, bir ay kadar kaza merkezinde bıraktık, almadık. Sonra Nuh'un mektubunu aldıktan sonra getirterek açtık, hayrette kaldık. Tasavvurumuzun bütün bütün fevkınde çıktı. Bu teberrüke karşı istiğnâ değil, belki bir iltifat-ı Ravza-i Mutahhara olduğundan ona karşı dilencilikle iftihar ediyorum. كُلُّ شَيْءٍ مِنَ الْحَبِيبِ حَبِيبٌ    sırrınca Habîb'in diyarından gelen her şey mahbubdur. Ve onun içinde bir, bilhâssa Ravza-i Mutahhara'nın levha-yı müzeyyene ve münevveresi var idi.

 

            Bir kısım san'at-ı İlâhiyenin bir nevi küçük müzehânesi şekline getirdiğim hücremin duvarına, o levha-yı mübarekeyi dahi ta'lik ettim ve karşısında oturdum; derince, müştâkâne temâşâya başladım. Birden o levhada bana ihtar eder gibi kalbime geldi: Bizler senin risalelerinin mânidar işaretleriyiz. Fesübhânallah dedim, bu hediye içinde sırlar var.

 

            Tedkika başladım. Baktım ki, gönderdiğim risaleler kaç parçadır, her bir parçaya mukabil bir nevi hediye var. Yirmi bir parça, hem risalelerden hem teberrükten saydım. Bu çeşit teberrükü, şimdiye kadar işitmemiştim. Hiçbir hacı böyle bir zamanda, böyle merak edip, her nev'den bir kısım alsın. Hem benim hesabıma Medine-i Münevvere'nin mübarek eşyasını bana ayırıp göndersin. Bu demek Nuh muh işi değil. Ravza-i Mutahhara sahibinin bu teberrük içinde bir iltifâtı vardır.

 

            Madem kitabların parçaları ve hediyelerin nev'leri birbirine tevafuk ediyor. Öyle ise her bir nev', bir nev' kitaba işareti var, münâsebeti var. Şu gözümün önündeki levha ise, Mu'cizat-ı Ahmediye nâmında aslı beş parçadan ibaret On Dokuzuncu Mektub'a muvafakat münâsebeti var. Çünkü, şu levha o Ravza-i

 

(Sh: B-259)

Muhtahharanın ve Hücre-i Saâdetin suretini gösterdiği gibi, Mu'cizat-ı Ahmediye Risalesi dahi, Asr-ı Saâdetin manevî suretini almıştır. Şu beş minare, o beş parçaya işaret ediyor. Şu kubbe Mi'rac Risalesine bakıyor.

 

            Öyle ise sâir nev'lerin dahi, risalelerin nev'lerine işaret eder diye, dikkat ettim ki; yedi nev' hurma gönderilmiş. Bir parçası büyükçe, otuzüç tane kadar. Fesübhânallah dedim, yedi nev'i göndermekte ne mâna var. Birdenkalbime geldi ki: İman-ı billâha dair yedi nev' ile aynı hakikat yazılmış. Van'a gönderilmiş. Dikkat ettim, evet mevzu' vahdâniyet-i İlâhiye olduğu halde; Yirminci Mektub ile sureti küçük, mânası pek büyük zeyliyle ve Yirmi İkinci Söz herbiri birer  risale, Birinci Makam, ikinci Makamı ve Otuz ikinci Söz Üçüncü Mevkıfı ile evvelki iki mevkıf her biri birer risale hükmünde ve Otuz Üçüncü Mektub, Otuz Üç Pencere ile yedi risaledir. O da aynen yedi nev' envâr-ı mârifetullahdan bir şems-i hakikatın ziyasındaki elvân-ı seb'a gibi, bir mahiyet gösterdiğinden, Medine-i Münevvere'nin hediyesi içinde hakikat-ı hurmadan yedi nev' Nuh Beyin eline verilip buraya kadar gönderilmesi, o yedi Nur'a tevâfukla, bir makbûliyet işareti veriyor dedik, Allâh 'a şükrettik.

 

            Hem o nev'den birisi otuz üç tane olması, o risalelerin birisi otuz Üç Pencere olması ve hediye içindeki Tesbih üç def'a otuz üç olması, Otuz Üçüncü Sözün Otuz Üçüncü Mektubundan otuz üç penceresine muvafakatı; Nuh'u ihtiyarsız, sırf bir vasıta-i zâhirî olarak bize gösterdi. Nuh'a değil, belki Ravza-i Mutahhara'ya karşı minnetdarâne, müteşekkirâne baktık.

 

            Sonra o mübarek mâ-i zemzem, büyükçe bir şişe ve parlak nuranî bir  surette içinden çıkması. Dedik ki: Madem o levha-yı mübarek Mu'cizat-ı Ahmediyeye, o yedi nev' hurma mârifetullaha ve resâil-i tevhide işaret var. Elbette bu mâ-i zemzem dahi, âb-ı hayatın mâ-i zemzemesini kâinata dağıtan Kur'ân-ı Mübîn'in menba'ı ve birinci mahall-i nüzûlü bi'r-i zemzeme civarı olduğundan Yirmi Beşinci Söz olan İ'câz-ı Kur'ân'a işaret vardır. Ve alâmet-i makbûliyet olarak telâkki ediyoruz.

 

                                                                                                Said Nursî

 

(Sh: B-260)

212

            (Hulûsi Bey'e yazılmıştır.)

 

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

 

            Suâl: İmam-ı Gazâlî'nin "Neş'e-i uhrâ, neş'e-i ûlâya bütün bütün muhaliftir" demesinin sebebi?

 

            Elcevap Hüccetü'l-İslâm İmam-ı Gazâlî'nin neş'e-i uhrâ, neş'e-i ûlâya bütün bütün muhaliftir demesi, mahiyet ve cinsiyet itibariyle değildir. Çünki,

 هُوَ الَّذِى يَبْدَؤُ الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ  ve يُحْيِى اْلاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَ كَذلِكَ تُخْرَجُونَ gibi çok âyetlerin sarahatine muhalif olur. O muhalefet, keyfiyet ve suret itibariyledir. Hem de umur-u uhreviyenin mertebece fevkalâde yüksek olmasına işârettir. Hem de Gazâlî'nin haşr-i cismanî ile beraber haşr-i ruhâninin dahi vuku' bulmasına bazı ehl-i bâtına taklid ve mümâşât cihetiyle bir işaretidir.

 

            Suâl: Sa'd-ı teftazanî, biri hayvanî, diğeri insanî olmak üzere, ruhu ikiye taksim ettikten sonra, "Mevte mâruz kalan yalnız ruh-u hayvanîdir, ruh-u insanî ise mahlûk değildir ve onun ile Allâh  beyninde nisbet ve sebep yoktur, cesed ile kaim olmayıp müstakill-i bizzâttır" demesinin sebebi ve izahı?

 

            Elcevap: Sa'd-ı Teftazanî'nin  اَلرُّوحُ اْلاِنْسَانِيَّةُ لَيْسَتْ مَخْلُوقَةً demesi; قُلِ الرُّوحُ مِنْ اَمْرِ رَبِّى sırrıyla, -beka-yı ruh bahsinde beyan edildiği gibi- ruhun mahiyeti; zîhayat bir kanun-u emr, zîşuûr bir âyine-i İsm-i Hayy, zîcevher bir cilve-i Hayat-ı Sermedî olduğundan mec'uldür. Bu cihetle, mahlûktur denilemez. Fakat Sa'd, Makâsıd ve Şerhü'l-Makâsıd'da, bütün muhakkıkîn-i İslâmın icmâına ve âyât ve ehâdîsin nusûsuna muvafık olarak, "O kanun-u emr, vücud-u hâricî giydirilmiş, sâir mahlûkat gibi mahlûk ve hâdistir" demiştir. Sa'd'ın ezeliyet-i ruha kail olmadığına bütün âsârı şâhiddir.

            لَيْسَتْ بَيْنَهَا وَ بَيْنَ اللَّهِ نِسْبَةٌdemesi, hulûl gibi bâtıl bir mezhebin reddine işarettir. Hayvânâtın ruhları dahi bâkîdir, kıyâmette yalnız cesedleri fenâ bulur.

 

(Sh: B-261)

 Mevt ise fenâ değil, belki alâkanın kesilmesidir.  وَلاَسَبَبَ   demesi, esbâb-ı zâhiriyenin tavassutu ve Azrâil Aleyhisselâmın kabz-ı ervâh hususundaki münâcâtı bahsinde denildiği gibi, ruhun doğrudan doğruya perdesiz, vasıtasız îcad edilmesine işarettir. اِسْتَقَلَّتْ بِذَاتِهَا   demesi; bekâ-yı ruh isbatında denildiği gibi, cesed ruha dayanır, ayakta kalır. Ruh ise bizâtihî kaimdir. Cesed harâb olursa daha ziyade serbest olur, melek gibi göğe uçar, demektir ve bâtıl bir mezhebin reddine işarettir.

 

            (Hususî kısmı)

 

            Haşre dair, Sûre-i Rûm'da    وَ مِنْ آيَاتِهِ ...وَ مِنْ آيَاتِهِ ...وَ مِنْ آيَاتِهِ   haşrin, ayrı ayrı çok kuvvetli bürhanlarını mu'cizane beyân eden o âyetlerin ilhâmı ile, o âyetlere bir tefsir yazmak niyetinde olduğum vakitte, bu suallerin sorulması, lâtif bir tevâfuktur. وَ اَزْوَاجَهُمْ وَ اَوْلاَدَهُمْ   fıkrasını dua ve münâcâtımda ilâve ettiğim dakikada hâtırıma geldiniz. Bu nev' duada dahi birinciliği kazandınız. Kalben, kalemen, bilfiil alâkadar olmak şartıyla, yirmi dört saatte yüz defa, tasavvurca beş yüz defa, manevî kazanç ve duamda hissedar olmaya müstehak olmanızı arzu ettiğim bir vakitte bu sualleriniz, beni sizin hesabınıza çok mesrûr etti ve bir beşaret oldu.

 

                                                                                                Said Nursî

 

213

بِاسْمِ مَنْ تُسَبِّحُ لَهُ السَّموَاتُ السَّبْعُ وَاْلاَرْضُ وَمَنْ فِيهِنَّ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

وَ عَلَيْكُمُ السَّلاَمُ وَ رَحْمَةُ اللّهِ وَ بَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَائِقُ عُمْرِكُمْ عَمَّرَكُمُ اللّهُ بِالسَّلاَمَةِ وَ الْعَافِيَةِ

 

            (Hulûsi Bey'e hitabdır.)

 

            Aziz kardeşim!

           

            Evvelâ: Mektubun bana te'sir etti. Fakat hakikatı düşündüm, o teessür gitti. İşte hakikat şudur ki: Mâbeynimizdeki münasebet ve uhuvvet inşâAllâh  hâlis ve lillâh için olduğundan, zaman ve

 

(Sh: B-262)

mekânla mukayyed olmaz. Bir şehir, bir vilâyet, bir memleket; belki küre-i arz, belki dünya, belki âlem-i vücud iki hakikî dost için, bir meclis hükmündedir. Böyle dostluk ve kardeşliğin firakı yok, hep visaldir. Fâni, mecazî, dünyevî dostluklar sahipleri, firakı düşünsün, bize ne.

 

            Mezhebimizde (mesleğimizde) firak yok. Sen nerede bulunsan, şu kardeşin ile ellerinizdeki Sözler vasıtasıyla sohbet edebilirsin. Ben de istediğim zaman, seni yanımda dergâh-ı İlâhîye beraber el açık niyaz etmek suretinde görebilirim. Eğer kader sizi başka bir yere gönderse, اَلْخَيْرُ فِى مَا اخْتَرَهُ اللّهُ   hükmünce kemâl-i rıza ile teslim ol. Hem senin gibi, inşâAllâh  kalbi selîm, aklı müstakîm, hakikî îman dersini veren zâtlara başka yerler daha ziyade muhtaçtır. Eğirdir'de lillâhilhamd îmana çok hizmet ettin. Eğirdir'den ziyade başka yerler belki daha muhtaçtır.

 

            Sâniyen: Sorduğun birinci suâle senin kalbini tevkil ediyorum. Nasıl fetva verirse, ben de öyle razıyım. Merâtib-i dünya, nokta-i nazarımda pek ehemmiyetsiz olmakla beraber, senin gibi mertebesini hizmet-i Kur'ân'a medar edenler için, minnet altına ve zillete girmemek şartiyle hoş görüyorum. İkinci suâlin ise, peder ve validenin arzuları pek mühimdir. Kur'ân-ı Hakîm bir âyet-i kerîmede, beş tarzda onlara karşı şefkat ve hürmete emreder. Eğer suhûletle arzuları yerine gelmek kabilse yaparsınız.

 

            Sâlisen: Aziz kardeşlerim, bahar ve yazın meşgaleleri, hem gecelerin kısalması, hem şuhûr-u selâsenin gitmesi ve ekser kardeşlerimin bir derece hisse alması ve daha sair bazı esbabın bulunması elbette bir derece neş'eli kış dersine fütur verir. Fakat onlardan gelen fütur size fütur vermesin. Çünki o dersler, ulûm-u îmaniyeden olduğu için, bir insan yalnız kendi nefsine dinlettirse yeter. Bâhusus siz daima bir iki hakikî kardeşi da bulunsunuz.

 

            Hem o dersi dinleyenler yalnız insanlar değil. Cenâb-ı Hakkın zîşuur çok mahlûkatı vardır ki, hakâik-ı îmaniyenin istimâ'ından çok zevk alırlar. Sizin o kısım arkadaşınız ve müstemi'leriniz çoktur.

 

(Sh: B-263)

 Hem mütefekkirâne, o çeşit sohbet-i îmaniye, zemin yüzünün bir manevî zîneti ve medar-ı şerefi olduğuna işareten biri demiş:

 

آسْمَانْ رَشْكْ بُرَدْ بَهَرْ زَمِينْ كِه دَارَدْ

يَكْ دُوكَسْ يَك دُو نَفَسْ بَهْرِ خُدَابَرْ نُشِينَنْدْ

 

            Yâni: Semâvât zemine gıpta eder ki; zeminde hâlisan-lillâh sohbet ve zikir ve tefekkür için, bir-iki adam, bir-iki nefes, yâni bir-iki dakika beraber otururlar; kendi Sânî'-i Zülcelâlinin çok güzel âsâr-ı rahmetini ve çok hikmetli süslü eser-i san'atını birbirine göstererek Sâni'lerini sevip sevdirirler, düşünüp düşündürürler.

 

            Hem de ilim iki kısımdır: Bir nevi ilim var ki, bir def'a bilinse ve bir iki def'a düşünülse kâfi gleir. Diğer bir kısmı, ekmek gibi, su gibi her vakit insan onu düşünmeye muhtaç olur. Bir def'a anladım, yeter diyemez. İşte ulûm-u îmaniye bu kısımdandır. Elinizdeki Sözler ekseriyet itibariyle inşâAllâh  o cümledendir.

 

            Bütün kardeşlerimize birer birer selâm ediyorum. Zannederim müfârakat ihtimalinden, ikimizden ziyade Hakkı Efendi kardeşimiz daha ziyade sevab kazanmak emâresi olarak, daha ziyade müteessirdir. Fakat Cenâb-ı Hak hakkımızda çok emârelerle inâyet ve rahmetini gösterdiğinden, surî iftirâkımız vuku' bulsa, bir eser-i inâyet ve rahmet olduğunu telâkki etmeliyiz.

 

            Râbian: Sizin gibi hakikata yetişmiş ve hakikattaki hakikî teselli ve esaslı sevinci bulmuş zâtlara, envâr-ı îmaniyenin ve esrâr-ı Kur'âniyenin neşirlerine karşı ehl-i dalâletin ve şeytanların desâisle tehacümünden neş'et eden müşkilât ve gam ve kedere karşı sabır ve metanet et ve hüzün ve merak etme demeye ihtiyaç hissetmem.

 

            Hem her vakit beklediğim, ehl-i zındıkanın bana hücumu gayretli talebem, cesaretli biraderzâdem olan uhrevî kardeşimden başlaması muhtemel olmakla beraber, hıfz-ı Kur'ânî her müşkilâta gâlib ve lezzet-i hizmet-i îmaniye her kederi unutturur, îtikadında olduğumdan, seni teşci' ve teşvike lüzum görmem.

 

            Râkımü'l-Hurûf Hâfız Hâlid sana selâm eder, duanı ister.

 

اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى

                                                                                                Âhiret Kardeşiniz

                                                                                                Said  Nursî

 

(Sh: B-264)

 

214

                        YİRMİ İKİNCİ MEKTUBUN

            HÂTİME'SİNDEKİ BAHSE BİR ZEYLDİR.

 

اَيُحِبُّ اَحَدُكُمْ  اَنْ يَأْكُلَ    لَحْمَ اَخِيهِ  مَيْتًا                                           

            Gıybet şu âyetin kat'î hükmüyle nazar-ı Kur'ân'da gayet menfur ve ehl-i gıybet, gayet fenâ ve alçaktırlar. Gıybetin en fenâ ve en şenî'i ve en zâlimâne kısmı, kazf-i muhsanât nev'idir. Yani gözüyle görmüş dört şâhidi gösteremeyen bir insan, bir erkek veya kadın hakkında zinâ isnâd etmek; en şeni' bir günâh-ı kebâir ve en zâlimane bir cinayettir, hayat-ı içtimâiye-i ehl-i îmanı zehirlendirir bir hıyânettir, mes'ud bir ailenin hayatını mahveden bir gadrdir. Evet sûre-i Nur bu hakikatı o kadar şiddetle göstermiş ki, vicdan sahibini titretiyor ve tüylerini ürperttiriyor.  لَوْلآ اِذْ سَمِعْتُمُوهُ  مَا يَكُونُ قُلْتُمْ  لَنَآ اَنْ تَكَلَّمَ  بِهَذَا سُبْحَانَكَ  هَذَا بُهْتَانٌ عَظِيمٌ  şiddetle ferman ediyor ve diyor ki: Gözüyle görmüş dört şâhidi gösteremeyen merdûdü'ş-şehâdettir. Ebedî şehadetlerini kabûl etmeyiniz. Çünki yalancıdırlar. Acaba böyle kazfe cesaret eden hangi adam var ki, gözüyle görmüş dört şâhidi gösterebilir. Kur'ân-ı Hakîm bu şartı koşturmakla, böyle şeylerde şakk-ı şefe etmeyiniz, bu kapıyı kapayınız demektedir.

 

                                                                                    Said Nursî

 


    Dua hazinesi4

  • Genel Moderatör
  • ***
  • İleti: 12603
  • Konu: 1972
  • Allâh ım bizi affet
  • Çevrimdışı
BARLA LÂHİKASI
« Yanıtla #25 : 04 Ocak 2011, 17:05:41 »
 

(Sh: B-264)

 

214

                        YİRMİ İKİNCİ MEKTUBUN

            HÂTİME'SİNDEKİ BAHSE BİR ZEYLDİR.

 

اَيُحِبُّ اَحَدُكُمْ  اَنْ يَأْكُلَ    لَحْمَ اَخِيهِ  مَيْتًا                                           

            Gıybet şu âyetin kat'î hükmüyle nazar-ı Kur'ân'da gayet menfur ve ehl-i gıybet, gayet fenâ ve alçaktırlar. Gıybetin en fenâ ve en şenî'i ve en zâlimâne kısmı, kazf-i muhsanât nev'idir. Yani gözüyle görmüş dört şâhidi gösteremeyen bir insan, bir erkek veya kadın hakkında zinâ isnâd etmek; en şeni' bir günâh-ı kebâir ve en zâlimane bir cinayettir, hayat-ı içtimâiye-i ehl-i îmanı zehirlendirir bir hıyânettir, mes'ud bir ailenin hayatını mahveden bir gadrdir. Evet sûre-i Nur bu hakikatı o kadar şiddetle göstermiş ki, vicdan sahibini titretiyor ve tüylerini ürperttiriyor.  لَوْلآ اِذْ سَمِعْتُمُوهُ  مَا يَكُونُ قُلْتُمْ  لَنَآ اَنْ تَكَلَّمَ  بِهَذَا سُبْحَانَكَ  هَذَا بُهْتَانٌ عَظِيمٌ  şiddetle ferman ediyor ve diyor ki: Gözüyle görmüş dört şâhidi gösteremeyen merdûdü'ş-şehâdettir. Ebedî şehadetlerini kabûl etmeyiniz. Çünki yalancıdırlar. Acaba böyle kazfe cesaret eden hangi adam var ki, gözüyle görmüş dört şâhidi gösterebilir. Kur'ân-ı Hakîm bu şartı koşturmakla, böyle şeylerde şakk-ı şefe etmeyiniz, bu kapıyı kapayınız demektedir.

 

                                                                                    Said Nursî

 

(Sh: B-265)

215

                        MESÂİL-İ MÜTEFERRİKA

 

            Birinci Mes'ele:

 

            Suâl: Salâvâtın bu kadar kesretle hikmeti ve salâtla beraber selâmı zikretmenin sırrı nedir?

 

            Elcevap: Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma salâvat getirmek, tek başıyla bir tarîk-ı hakikattır. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü vesselâm nihayet derecede rahmete mazhar olduğu halde, nihayetsiz salâvata ihtiyaç göstermiştir. Çünki, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü vesselam bütün ümmetin dertleriyle alâkadar ve saadetleriyle nasibedardır nihayetsiz istikbalde, ebedü'l-âbâdda nihayetsiz ahvâle mâruz ümmetin, bütün saadetleriyle alâkadarlığının ihtiyacındandır ki, nihayetsiz salâvata ihtiyaç göstermiştir.

 

            Hem Resûl-i Ekrem; hem abd, hem resûl olduğundan, ubûdiyet cihetiyle salât ister, risalet cihetiyle selâm ister ki: Ubudiyet halktan Hakk'a gider, mahbubiyet ve rahmete mazhar olur. Bunu  اَصَّلاَةُ ifade eder. Risalet Hakk'tan halka bir elçiliktir ki, selâmet ve teslim ve me'muriyetinin kabul ve vazifesinin icrâsına muvaffakıyet ister ki,  سَلاَمًا   lâfzı onu ifâde ediyor.

 

            Hem biz  سَيِّدِنَا   lâfzıyle tâbir ettiğimizden diyoruz ki; Yâ Rab! Yanımızda elçiniz ve dergâhınızda elçimiz olan Reisimize merhamet et ki, bize sirâyet etsin.

 

اَللّهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ عَبْدِكَ وَ رَسُولِكَ وَ عَلَى آلِهِ وَ صَحْبِهِ اَجْمَعِينَ

 

(Sh: B-266)

            İkinci Mes'ele:

 

            (Bir kardeşimizin uzun bir suâline kısa bir cevabdır.)

 

            Eğer desen: Nedir şu tabiat ki, ehl-i dalâlet ve gaflet ona saplanmışlar, küfür ve küfrâna girip, ahsen-i takvimden esel-i sâfilîne sukut etmişler?

 

            Elcevap: Tabiat nâmı verdikelri şey; şeriat-ı fıtriye-i kübrâ-yı İlâhiyedir ki, mevcudatta zuhur eden ef'al-i İlâhiyyenin tânzim ve nizamını gösteren âdetullahın mecmu'-u kavânîninden ibarettir. Ma'lûmdur ki, kavânîn umûr-u itibariyedir; vücûd-u ilmîsi var, haricîsi yok. Gaflet veya dalâlet sâikasiyle Kâtib ve Nakkaş-ı Ezelîyi tanımadıklarından, kitabı ve kitâbeti kâtib ve nakşı nakkaş, kanunu kudret, mistarı masdar, nizamı nazzam, san'atı sâni' tevehhüm etmişler.

 

            Nasıl ki, bir vahşi ve insanların içtimâiyatını görmemiş bir adam, muhteşem bir kışlaya girse, bir ordunun nizamât-ı mâneviye ile muttarid hareketini temâşâ etse, maddî ipler ile bağlı tahayyül eder. Veyahut o vahşi, muazzam bir cami'e dahil olsa görse ki, Müslümanların cemaat ve îdlerde muntazam, mübarek vaziyetlerini görse, seyretse, maddî rabıtalarla bağlanmalarını tevehhüm eder.

 

            Öyle de, vahşiden çok vahşi olan ehl-i dalâletin, cünûd-u semâvât ve arza mâlik olan Sultan-ı Ezel ve Ebed'in muhteşem kışlası olan şu kâinata ve Ma'bûd-u Ezelînin mescid-i kebîri olan şu âleme girdikleri vakit, o Sultanın nizâmâtını tabiat nâmiyle yâd etse ve nihayet hikmetlerle meşhûn şeriat-ı kübrâsını, kuvvet ve madde gibi sağır ve kör ve câmid, karmakarışık, tezahürattan ibaret tahayyül etse, elbette ona insan demek değil, belki vahşî hayvan dahi denilmez. Çünkü, o tevehhüm ettiği tabiat için, geçen Sözler'de ve sâir Risalelerimde yüz yerde, dirilmeyecek bir suretti o tabiat fikr-i küfrîsi öldürüldüğü ve Yirmi İkinci Söz'de gayet kat'î bir surette isbat edildiği gibi, her zerrede, her sebebde bütün mevcudatı halk edecek bir kudret, bir ilim vermek, belki Vâcibü'l-Vücudun bütün sıfatını onda kabul etmek gibi nihayetsiz muhal ender muhal bir

 

(Sh: B-267)

 dalâlet, belki dalâletin divâneliğinden gelen mânâsız hezeyanlardır.

 

            Elhâsıl: O sözlerde gayet kat'î bir surette isbat edilmiş ki, tabiat-perest adam bir İlâh-ı Vâhidi kabul etmediği için, gayr-ı mütenâhî ilâhları kabul etmeye mecburdur. O ilâhlar her birisi herşeye muktedir olmakla beraber, bütün ilâhlara hem zıd, hem misil olarak şu kâinatın intizamı içinde birleşsin. Halbuki bir sineğin kanadından tut, tâ manzûme-i şemsiyeye kadar hiç bir yerde bir sinek kanadı kadar şerike yer yoktur ki, parmak karıştırsın.

لَوْ كَانَ فِيهِمَا آلِهَةٌ اِلاَّ اللّهُ لَفَسَدَتَا فَسُبْحَانَ اللّهِ رَبِّ الْعَرْشِ عَمَّا يَصِفُونَ Ferman-ı kat'î, şirk ve iştirâkin esâsâtını kat'î bir  bürhanla keser.

 

            Üçüncü Mes'ele:

 

            Küfür, mânevî bir cehennemin çekirdeği olduğunu İkinci Sözde ve Sekizinci Sözde ve başka sözlerde isbat edildiği gibi, maddî bir cehennem dahi onun meyvesidir. Cehenneme dühûlüne sebeb olduğu gibi, cehennemin vücuduna dahi sebebdir. Zira küçük bir hâkim, küçük bir izzet, küçük bir gayret, küçük bir celâli bulunsa; bir edebsiz ona dese, "Beni te'dib etmezsin ve demezsin." Herhalde o yerde hapishane yoksa da, onun için bir hapishane îcad edecek, onu içine atacaktır. Halbuki kâfir, cehennemi inkâr ile, nihayetsiz gayret ve izzet ve celâl sahibi ve gayet büyük bir zâtı tekzib ve ta'ciz ediyor, yalancılıkla ve acz ile ittiham ediyor. İzzetine şiddetli dokunuyor, celâline serkeşâne ilişiyor. Elbette farz-ı muhal olarak cehennemin hiçbir sebeb-i vücudu bulunmazsa, o derece tekzib ve ta'cizi tazammun eden küfür için cehennemi halk edecek, o kâfiri içine atacaktır.

 

            Dördüncü Mes'ele:

 

            Eğer desen: Ne için ehl-i küfür ve dalâlet dünyada ehl-i hidâyete gâlib oluyor?

 

            Elcevap: Çünki, küfrün divâneliğiyle ve dalâletin sarhoşluğuyla ve gafletin sersemliğiyle ebedî elmasları satın almak için verilen letâif ve isti'dâdât-ı insaniye sermayesini, fâni şişelere, soğuk buzlara

 

(Sh: B-268)

 veriyor. Elbette ham cam ve câmid cemed, elmas fiyatıyla alındığı için, en âlâ cam ve en eclâ cemed alınır.

 

            Bir vakit elmascı zengin bir adan divâne olur, çarşıya gider, beş paralık cam parçasına beş altun verir. O zengin divâneye, herkes en iyi camlarını alır ona verir, hattâ çocuklar da güzel buz parçalarını ona veriyor, birer altun alıyorlardı.

 

            Hem bir vakit bir padişah sarhoş olur, çocukların içine girer, onları vükelâ ve ümerâ-yı askeriye zanneder. Şâhâne emir verir, çocukların hoşuna gider, iyi itâat ettiklerinden güzelce bir eğlence yapar.

 

            İşte küfür bir divâneliktir, dalâlet bir sarhoşluktur, gaflet bir sersemliktir ki, bâki metâ' yerine fâni metâ'ı alır. İşte şu sırdandır ki, ehl-i dalâletin hissiyatları şiddetlidir. İnadı, hırsı, hasedi gibi her şeyi şediddir. Bir dakika meraka değmeyen bir şeye bir sene inâd eder.

 

            Evet küfrün divâneliğiyle, dalâletin sekriyle, gafletin şaşkınlığıyla fıtraten ebedî ve ebed müşterisi olan bir lâtife-i insaniye sukut eder; ebedî şeyler yerine fâni şeyler alır, yüksek fiyat verir. Fakat mü'minde dahi bir maraz-ı asabî bulunuyor veya maraz-ı kalbî var. O dahi ehl-i dalâlet gibi, ehemmiyetsiz şeylere ziyade ehemmiyet verir. Lâkin çabuk kusurunu anlar, istiğfâr eder, ısrar etmez.

رَبَّنَا لاَ تُؤَاخِذْنَا اِنْ نَسِينَا اَوْ اَخْطَاْنَا

            Beşinci Mes'ele:

 

            Mühim bir sırr-ı âyet:

 

            Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyan, mu'cize mecmûu olduğu gibi, her bir sûresi dahi bir mu'cize, hattâ pek çok âyetlerin herbirisi birer mu'cize veya bir lem'a-yı i'câzı gösterir bir tarzdadır. meselâ, Sahâbeden bahseden âhir-i Sûre-i Feth olan âyeti, ki  مُحَمّدٌ رَسُولُ اللّهِ    dan başlar, bütün huruf-u hecâiyeyi tazammun etmekle beraber, sahabenin tabakât-ı meşhuresinin, ki Ashâb-ı Bedir, Şühedâ-i Uhud, Ashâb-ı Suffa, Ehl-i Bîat-ı Rıdvan gibi, şöhretgîr-i âlem tabakâtın esmâsının

 

(Sh: B-269)

 adedine işaret ediyor ve şu âyetten evvelki    هُوَ الَّذِى اَرْسَلَ رَسُولَهُ  âyeti altmış üç harf olduğundan ömr-ü Nebeviyyeye işaret ettiği gibi, bahsettiğimiz âyetle beraber Ashab-ı Bedir ve Suffa ve Uhud ve Ehl-i Beyt-i Nebevînin adedini göterir. İşte âhirdeki âyetin adedi iki yüz altmıştır. Ashab-ı Bedir, şühedâ-yı Uhud ile beraber, Bedir ile Uhud şühedâsından bulunan bir tek sayılmak, hem isimleri bir olanlar bir sayılmak şartiyle iki yüz altmıştır.

 

            Aynı âyetteki hurufat gibi Ashab-ı Bedir, Ashab-ı Suffa ile söylediğimiz şart ile beraber, iki yüz altmış dört eder. Âyetten dört fazladır ki, Hulefa-yı erbaa ve Hamse-i Âl-i Abâdan dördüne işaret vardır. Âyette herbir harfin ne kadar tekerrür ettiği ve Ashab-ı Bedir ve Uhud ve Suffanın esmâsına ne derece muvafık aded göstermesine, gelecek hurufata dikkat et:

 

            Hemze lafzı (9) gayr-ı melfuzu (l5) muvafık geliyor.  ث  (3) ت 8 ب (4) muvafık, ج (8) muvafık, ذ (3)  د (6)  خ (10) ح (3) muvafık,ر (16) muvafık,  ز (6) muvafık. Uhud ve Suffadan        ğ (7) muvafık, Suffadan  ش (2) muvafık, Suffadan  ص (2) muvafık, Bedirden  ض (2) muvafık, Suffadan  ظ (3)  ط (1) Uhudda Abâdile-i Seb'a, Hulefâ-yı Selâse ع (10) muvafık, Suffadan  ق (1)  ف (14)  غ (6) muvafık, Bedir'de  م (24)   ل(34)  ك (6) muvafık,  ن (16) muvafık  ى  (12)  و (15)  هـ (16) muvafık,  لا  (2)  ا (18) muvafık.

 

            İşte bu hurufatın yarısı Ashab-ı Bedir ve Suffa ve Uhud'da muvafık gelmesiyle gösteriyor ki, gayr-ı muvafık olanlar başka tabakâtın adedine muvafıktır. Meselâ, Ehl-i Bîat-ı Rıdvan gibi tabâkat-ı meşhureye.

 

            Hem cây-i dikkattir ki: ثُمَّ اَنْزَلَ عَلَيْكُمْ مِنْ بَعْدِ الْغَمِّ اَمَنَةً نُعَاسًا   âyetinde şu âyet gibi, bütün huruf-u hecâiyeyi tazammun etmiş. Fakat bunun aksine olarak, o hurufâtın tekrârâtı acîb bir tarz-ı münasebettedir. Şu âyet ise birbirine bakıyor. Kardeş kardeşine muvafık gelmiyor. Demek şu âyetteki hurufatın vazifesi, âyetin mânâsını te'yid ederek, bahsettiği sahabelerin esmâsına bakıyorlar.

 

(Sh: B-270)

            Evet şu âyet-i kerime cümleleriyle gösterdiği aynı hükmü yine kelimeleriyle, hurufatıyla aynı mânâyâ işaret eder. Meselâ, şu âyetin hurufatları Ashaba baktıkları gibi, kayıdları da Ashabın sıfat-ı meşhûresine bakar. O sıfâtı göstermekle o sıfat sahiblerine parmak basıyorlar.

 

            Mes'elâ: وَالّذِينَ مَعَهُ  daki maiyet-i hassâ, sohbet-i mahsusayı zikretmekle Ebu Bekiri's-Sıddîk'ın medar-ı fahri ve şöhreti olan maiyet-i hâssa ile başına parmak basıyor

الْكُفَّارِ  اَشِدَّاءُ عَلَى     şiddet-i hamiyet-i İslâmiye ile küffâra galebe-i kat'iyesi ile şöhret-şiâr olan Hazret-i Ömer'i âyine gibi gösterir.

 

            رُحَمَاءُ بَيْنَهُمْ   şefkat-i rahîmâne ile meşhur-u enâm olan Hazret-i Osmân-ı Zinnûreyn'e parmak basıyor.

 

            تَرَيهُمْ رُكَّعًا سُجَّدًا   kaydıyla, rükû' ve secdede devam ve kesrette meşhur olan Hazret-i Aliyyi'l-Mürtazâ'ya işaret ediyor.

 

            يَبْتَغُونَ فَضْلاً مِنَ اللّهِ وَ رِضْوَانًا cümlesiyle ehl-i Bîat-ı Rıdvân'a,

            سِيمَاهُمْ فِى وُجُوهِهِمْ مِنْ اَثَرِ السُّجُودِ  Ashab-ı Suffa'ya,

            ذَلِكَ مَثَلُهُمْ فِى التَّوْرَيةِ   Fukahâ ve ulemâ-i Sahabeye,

            وَمَثَلُهُمْ فِى اْلاِنْجِيلِ   Ashab-ı Huneyn ve Feth, Uhud ve Bedir'deki Sahâbelerin nâmdar yiğitlerine işaret ettiği gibi, enbiyadan sonra Benî Âdem içinde en yüksek, en nâmdar, en mümtaz olan Sahâbelerin medar-ı rüchâniyetleri, menşe'-i imtiyazları ve mâden-i meziyetleri olan seceyâ-yı sâmiye ve ahlâk-ı âliyye ve muamelât-ı gâliyeye o mezkûr kayıtlar ve sıfatlarla işaret ediyorlar.

 

            O kayıtlarla diyor ki; Sahâbelerin halka karşı vaziyetleri: Düşmanlarına şediddirler ve dostlarına ve mü'minlere rahîmdirler. Cenâb-ı Hakk'a karşı rükû ve secdede kemâl-i itâattadırlar. Her işlerinde Cenâb-ı Hakkın rıza ve fazlını kasdederek kemâl-i ihlâsdadırlar. Hem sahabelerin ilimde ve amelde ve siyasette ve askerlikte gösterdikleri fevkalâde metanet ve terakki ve sebat ve

 

(Sh: B-271)

 tefevvuku, maziden Tevrat ve İncil'i işhâd ederek mu'cizane ve müstakbelden ibadet ve cihad vazifesinde hârikulâde hareketleri ihbar ederek mu'cizâne mâzi ve müstakbelde iki ihbar-ı gaybiye ile sahâbelerin i'cazkâr ahvâlini haber vermekle, şu âyette bir lem'a-yı i'câzı gösterir ve âyetin daha başka çok işaretleri vardır. İzahı uzun olduğundan ve ihatamız nâkıs ve elimiz kısa bulunduğundan kısa kestik.

 

            İşte mâdem şu âyet, hem cümleleri, hem kelimeleri, ham hurufatıyla, ayrı ayrı vazifeleri gördükleri halde, mânâ-yı maksudun etrafında toplanıp ona bakıyorlar. Acaba bilmediğimiz ve beyan etmediğimiz, şu âyetin daha çok esrar-ı acîbeyi câmi' olduğu anlaşılmaz mı?

 

            Altıncı Küçük Bir Mes'ele:

 

            Otuzüç adet Sözlerin ve otuzüç adet Mektubların mecmûuna Risaletü'n-Nur namı verilmesinin sırrı şudur ki: Bütün hayatımda Nur kelimesi her yerde bana rastgelmiştir. Ezcümle karyem Nurs'dur, merhume vâlidemin ismi Nuriye'dir, Nakşî üstadım Seyyid Nur Muhammed'dir, Kâdirî üstadım Nureddin. Kur'ân üstadlarımdan Nuri, talebelerimden benimle en ziyade alâkadarı Nur isimli bulunanlardır. Kitablarımı en ziyade îzah ve tenvir eden nur misâlidir.Kur'ân-ı Hakîm'deki en evvel aklıma, kalbime parlayan ve fikrimi meşgul eden  اَللّهُ نُورُ السَّموَاتِ وَاْلاَرْضِ مَثَلُ نُورِهِ كَمِشْكَاةٍ âyetidir. Hem hakâik-ı İlâhiyyede müşkilâtımın ekserisini halleden Esmâ-yı Hüsnâdan Nûr ism-i nurânîsidir. Hem Kur'ân'a şiddet-i şevk ve inhisar-ı hizmetim için hususî imamım Zinnûreyn'dir.

 

اَللّهُمَّ يَا نُورَ النُّورِ وَيَا مُنَوِّرَ النُّورِ وَيَا مُصَوِّرَ النُّورِ وَيَا مُقَدِّرَ النُّورِ وَيَا مُدَبِّرَ النُّورِ وَيَا خَالِقَ النُّورِ

وَيَا نُورًا قَبْلَ كُلِّ نُورٍ وَيَا نُورًا بَعْدَ كُلِّ نُورٍ وَيَا نُورًا فَوْقَ كُلِّ نُورٍ وَيَا نُورًا لَيْسَ مِثْلَهُ نُورٌ

سُبْحَانَكَ يَا لاَ اِلهَ اِلاَّ اَنْتَ اْلاَمَانُ اْلاَمَانُ اَجِرْنَا (وَ عَلِى) مِنَ النَّارِ وَ اَدْخِلْنَا (وَ اَدْخِلْ عَلِى) الْجَنَّةَ

Sh: » (B: 272) 

    مَعَ اْلاَبْرَارِ  وَ نَوِّرْ قُلُوبَنَا وَ قَلْبَهُ وَ قُبُورَنَا وَ قَبْرَهُ بِاَنْوَارِ اْلاِيمَانِ وَ الْقُرْآنِ يَا رَحِيمُ يَا غَفَّارُ وَ صَلِّ عَلَى مُحَمَّدٍ الْمُخْتَارِ وَ آلِهِ اْلاَطْهَارِ وَ صَحْبِهِ اْلاَخْيَارِ آمِنَ آمِينَ آمِينَ

 

                                                                                                Said Nursî

 

216

            (Hulûsi Bey'in sualine cevabdır.)

 

            (Dişlerin kaplanması hakkındaki suâle cevap)

 

            1932 tarihli suâlinize şimdilik etrafıyla cevab veremiyorum. Fakat bu mes'ele ile münasebetdar bir-iki mes'ele-i şeriatı icmâlen yazıyorum. Şöyle ki:

 

            Abdest vaktinde ağzı yıkamak farz değil sünnettir. Fakat gusül hengâmında ağzını yıkamak farzdır. Az bir şey de yıkanmadık kalsa olmaz, zarardır. Onun için dişleri kaplama lehinde ulemalar fetva vermeye cesaret edemiyorlar.

 

            İmam-ı A'zam ile İmam-ı Muhammed (Radıyallahü anhümâ) gümüş ve altından dişlerin yapılmasına fetvaları, sabit kaplama hakkında olmamak gerektir. Halbuki bu diş mes'elesi umûmü'l-belvâ suretinde o derece intişarı var ki, ref'i kabil değil. Ümmeti bu belvâ-yı azîmeden kurtarmak çaresini düşündüm, birden kalbime bu nokta geldi. Haddim ve hakkım değil ki ehl-i içtihadın vazifesine karışayım, Fakat bu umûmü'l-belvâ zaruretine karşı, fetvalara tarafdar olmadığım halde diyorum ki:

 

            Eğer mütedeyyin bir hekîm-i hâzıkın gösterdiği ihtiyaca binâen kaplama sureti olsa, altındaki diş ağzın zâhirîsinden çıkar, bâtın hükmüne geçer. Gusülde yıkanmaması guslü ibtâl etmez. Çünki üstündeki kaplama yıkanıyor, onun yerine geçiyor. Evet, cerihaların üstündeki sargıların zarar için kaldırılmadığından ceriha yerine yıkanması, şer'an o yaranın asli yerine geçtiği gibi, böyle ihtiyâca binâen sabit kaplamanın yıkanması dahi dişin yıkanması yerine

 

 

(Sh: B-273)

geçer, guslü iptâl etmez. وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّهِ    Mâdem ihtiyaca binaen bu ruhsat oluyor. Elbette yalnız süs için, ihtiyaçsız dişleri kaplamak veya doldurmak bu ruhsattan istifade edemez. Çünki, hattâ zaruret derecesine geldikten sonra böyle umûmü'l-belvâda eğer bilerek su'-i ihtiyarıyla olsa, o zaruret ibâheye sebebiyet vermez. Eğer bilmeyerek olmuş ise zaruret için elbette cevaz var.

 

                                                                                                Said Nursî

 

217

            (Üç cesetli bir ruhun bir fıkrasıdır.)

            (Yani: Hâfız Ali, Sabri, Sarıbıçak Ali.)

 

            Otuzbirinci Mektubun Onyedinci lem'asının Onyedinci notasının yedi mes'elesinden ikinci mes'elesi iken Yirminci Lem'a olan ihlâs Risâlesini aldım. Kuleönünde kardeşim Ali Efendi ile, Yirmi birinci Lem'a nâmıyla projektör misâl, geceleri gündüze çeviren pek mübarek ve çok kıymettar ve gayet müessir bir risale ile, Yirmi İkinci Lem'a olan, On Yedinci Nota'nın üçüncü Meselesi iken Lemeata karışmakla, sosyalizm ve bolşevizm oyunlarıyla, âlem-i insaniyetin fıtrat-ı hayat-ı hakikiyesini unutturmak, ebedî zulümatı, müsâvat-ı esasiye nâmı ile, kendi şahıslarını istisna ederek, millet-i İslâmiyeyi esassızlığa attıkları, gazlı bombaları ile bir nevi' geceyi getirdikleri gibi, gûyâ istilâ ettiği mânevî toprakta, kuvve-i inbatiyeye medar olacak, bir hayat dahi bırakmıyarak ihrâk ettikleri bir anda, şu Lem'a o âlemi tenvir ile, güneşi gösterip, âb-ı hayatı ile uyanık zemin üzerini yeşerttiğini gösteriyor.

 

            Muhterem Efendimiz!

 

            Bir hafta mukaddem, maddeten küçük ve mânen büyük bir nâme-i mergûbelerinizi, Bekir Bey vasıtasıyla bir ordu kuvvetinde aldım. Cenâb-ı Erhamürrâhimîne hesabsız hamd ve şükür olsun ki, bizim gibi âciz, zaif, fakir, kusurlu kullarını, hiç bir zaman maddî ve manevî takviye-i rahmetinden baîd tutmuyor. Esen rüzgârlar muvakkaten kapı ve pencerelerden girseler de, o hanenin sahibi derhal kapatıyor ve ayıktırdığını gösteriyor. Gerçi çok

 

(Sh: B-274)

okuyamıyorsak da, yazıyı aynı vaziyette yazıyor. اَلْحَمْدُ ِللّهِ هذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى

 

            Muhterem efendim!

 

            Şu yazılan risâleleri nasıl buldunuz buyuruyorsunuz? Ya hazret-i Üstad! Ne diyelim! Bizim mânevî yara ve hastalıklarımızı teşhis buyurup, öldürmemek için her nevi' mualeceleri ile memzuc, hem mugaddi, hem müessir tiryaklarını Cenâb-ı Hakkın ihsanı ile gönderiyorsunuz. İhlâs hakkında evvelce ve bilhassa sonra ihsân edilen risâleleri okudukça, vücudumun ağrıdığını ve her zerresinin titrediğini, müteaddid diyarlardan tevellüd eden kurtlar oynamaya başlayınca, en ahmak ve eblehçe hareketlerimi gösterdiler.

 

            Şu Sözler bittecrübe yazılmasıyla, umum kardeşlerimiz îkaz ediliyor. Ve her ferde kudsiyeti ile, güyâ o ferde hitab eder gibi, bir ulviyetle mâ-i zemzem içiriyor. İhlâsı tam, vicdanı temiz, ruhu teslim, cismi lâtif, nesebi tâhir kardeşlerimiz, bu îkaz ile Cenâb-ı Erhamürrâhimîne niyaz edip, (Yâ Rabb, cümle ihvanımızı yaramaz şeylerden halâs et ve ihlâs-ı tâmme ihsân et) duâlarında, sâlifü'l-arz haslet-i hamse-i âliye ve ehliyeden olmayan ve kesafetli ruhuyla müteaddit nuru karıştıran ve zâhir hâliyle sebeb-i Risâle olup, umumun dua ve himmetlerini her an arzulayan, bu uğurda Risâle-i Nur'a serfüru' ve serfedâ edenleri, Cenâb-ı Erhamürrâhimîn, Habîb-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Kur'ân-ı Hakîm ve hizbü'l-Kur'ân hürmetine mağfiret buyurup, niyet edip talep ettikleri hizmetinde muvaffak buyursun... âmin..

 

            Şu mübarek risaleler, hararetli bir adamın suyu gördüğünde ufak bir kapta ise, kazanına koymak, büyük göl ve deniz ise, içine girmek istediği gibi, şu zamanın nursuz yakıcı şiddet-i hararetine karşı, ihlâs denizini göstermekle harareti kesmek, hem her nevi' cevahir ve elmas içinde bulunduğunu beyân etmekle o denize dâvet ediyor, nefsin tâlibi olduğunu riyâ ve hubb-u câh gibi her cihette zararlı yılanlar gibi zehirleyen, ibâdet perdesi altında dünyayı tahsil etmek isteyip, kabir kapısında hatâsını bildiği ve teveccüh-ü nâsa muhabbetten, firavun gibi gark olurken dönmek isteyip, kimseye müyesser olmadığını ve daha teferruatı ile o âlemleri bu lem'alar öyle tenvir

 

(Sh: B-275)

ediyorlar ki, eğer murad-ı İlâhî olsa, bu zamanın şöhret-perest zındıkları da görselerdi, ellerindeki vücudlarına zemherir getiren buzları atıp, ihlâs ile îman edip, Kur'ân'ın elmas cevahirlerini alırlardı.

 

            Muhterem efendim!

 

            Kerâmet-i Aleviye risalesi çok cihetlerle keramet olduğu gibi, Risale-i Nur şâkirdlerini intibaha ve teşvike, sa'y ve gayrete, cesaret ve şecâate sevk ile, hareket ettikleri yolda yalnız olmadıklarını ve karşılarında  düşmanın, yalnız onların düşmanı olmayıp, belki, mâzide duran ve bize pek yakından bakan ervâh-ı âliyenin de düşmanı olup, o âlî ruhlar önümüzde pişdâr, etrafımızda zırh gibi ve muhafız ve muavin olduklarını göstermekle, zaiflere kuvvet, havf edenlere cesaret ve şecâat, kavilere refik oluyor ve her zaman bu risaleye herkesin ihtiyacını gösteriyor. Bu zamanın kisve-i ilmiye ve mümessil-i din ve rehber-i millet perdeleri ile ilmi (ene)'ye, dîni dünyaya ve kendileri meyhaneye düşen ulemâi's-sû'u haber vermekle, ehl-i îman ve irfanı insafa, ittifaka, ittihada dâvet ediyor.

 

            Cümlemiz, hâk-i pây-i Ekremîlerine yüzler sürerek, mübarek dest-i dâmen-i kerîmânelerini öperiz efendim.

 

                                                                                          اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى

 

                                                            İslâm Karyesinden                    Kuleönünden

                                                                  Ali  (R.H.)                    Ali

 

218

            (Husrev'e hitaben yazılan bir mektubdur.)

 

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

 اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّهِ وَ بَرَكَاتُهُ

اَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ وَعَلَى وَالِدَتِكَ وَعَلَى اَخِيكَ وَعَلَى اِخْوَانِكَ وَرَحْمَةُ اللّهِ وَبَرَكَاتُهُ

 

            Aziz, mübarek, sıddık kardeşim!

 

            Evvelâ: Sözler'e başlamadan iki ay evvel gördüğün mübarek rüya çok güzeldir. Hem hakikattır. Evet kardeşim, sen bir bahçe-i

 

(Sh: B-276)

 ebedî olan Kur'ân-ı Hakîm'in Cennetinden Gül-ü Muhammedî (A.S.M.) namında, hadsiz nuranî hakikatların fabrikası hükmünde, tefsir-i hakâik-ı Kur'âniye etrafında halka tutan ve sizin gibi çarklardan mürekkeb olan bir cemâat-ı mübareke içinde en has ve en yüksek mertebeye kâtib tayin edildiğine, o rü'yâ beşaret verdiği gibi, biz de beşaret ediyoruz.

 

            Sâniyen: Bu def'a bize yazdığın Mu'cizât-ı Ahmediye (A.S.M.) risalesi çok hârika düşmüş. Kim ona bakıyor, bir zevk-i hakikî hisseder. Demek oluyor ki; mânevî hâlis samimi hisler, maddî nakışlar suretinde kendini hissettiriyor. Bu sırra ben muttali' olduğum vakit kardeşim Galib dahi aynı hisse iştirâk etti.

 

            Evet, bunun altında manevî tebessüm var diye, senin hattını kendi hattına tercihle mukabele etti. O yazdığın risale vasıtasıyla pek çok insanlar îmanlarını kuvvetleştiriyorlar, muhabbet-i Ahmediye (A.S.M.) kalblerinde ziyadeleşiyor. İşaret-i gaybiye hakkında şübheleri kalmıyor. O sevab da senin defter-i a'mâline geçiyor. Kur'ân ve Resûl-i Ekrem (A.S.M.) kelimesinden başka, işaret ettiğin kelimât çok mânidardır, hem bir temeldir. O iki kelimenin mübarek tevafukuna bir hüccettir. Hem gösteriyor ki, bütün o tevâfukatı dahi riâyet etmeyen, o iki kelimenin tevafukuna kalem karıştıramaz. Zannediyoruz ki, o risalelerin hatt-ı hakikîsini sen buldun veyahut yakınlaştın.

 

            Sâlisen: Mâbeynimizde münasebet; manevî, ruhî, hakikî olduğu için zaman ve mekân müdahale etmez. Dergâh-ı İlâhîye müteveccih olduğumuz vakit günde belki kaç def'a, Husrev yanımda bir cihette hâzır olmakla beraber, senin o şirin yazıların, hususan On Dokuzuncu Mektub'daki mübarek hattın göründükçe seni hayalimizce hazır ediyoruz. Ben ve buradaki arkadaşlar dahi seni burada görmek çok arzuluyoruz. Fakat Isparta sana çok muhtaçtır. Hem de şimdi hâl ve mevsim pek müsâid görünmüyor. Onun için kardeşimi bir miktar yanımda bulundurmak ile, sana zahmet vermek istemiyorum. Yoksa sen bize çok lâzımsın. İnşâAllâh  bir vakit kazâ edeceğiz.

 

(Sh: B-277)

            Râbian: Şu mübarek Şehr-i ramazan, Leyle-i Kadri ihâta ettiği için, kendisi de ömür içinde bir leyle-i kadirdir ki, muvaffak olanın ömrüne bin ömür katar. Dakikası bir gündür. Saati iki ay, günü birkaç sene hükmünde bir ömr-ü bâkîdir. Senden ve âhiret hemşirem yâni ikinci vâlidem ve kardeşimin muhterem vâlidesinden duanızı istiyorum. Madem duada sizi şerik ediyorum, siz de benim duama âmîn hükmünde olarak dua ediniz.

 

            Kardeşimiz Ali Efendi'ye dahi çok selâm ve dua ediyorum. İnşâAllâh  tam Husrev'e lâyık bir kardeş oluyor. Sair kardeşlere seni tevkil ediyorum, selâm ve dua ediyorum. Bu eyyâm-ı mübarekede bana dua etsinler. Gâlib der, Husrev'le mânevî bir irtibat hissediyorum. Çok selâm ediyor. Ve bilhâssa saatçı Lütfi Efendi'ye pek çok selâm ve dua ederim. Cenâb-ı Hak ona, o bana yazdığı pencere risalesinin hurufu adedince ruhuna rahmet, kalbine nur, aklına hakikat, malına bereket ihsân eylesin, Âmin, âmin, âmin.

 

            Maksadım, ona o risaleyi yazdırmak, onu has talebeler dairesine idhal etmekti. Yoksa ona o zahmeti vermezdim. MâşâAllâh , Hâtem-i Mu'cizât-ı Ahmediye'yi (A.S.M.) çok güzel tersim etmişsiniz. Sözler ile alâkadarlar içinde, bu hâteme tam kanâatı olanların isimlerini bana yazsınlar, onları ikinci dairede yazacağız. Tâ o nura hissedar olsunlar. Şükre dair nüshanız Kuleönlü Mustafa bir adama verip, o da muhafaza edememiş. Yağmur bir parça bozduğu için mahcub olarak, sana göndermeyip bana gönderdi. Benim de güzel yazılmış bir nüsham var, sana gönderiyorum. Ona göre yeni bir nüsha kendinize yazarsınız. Sen bana şükre dair yazdığın mübarek nüshayı, bir ay evvel Atabey tarafına göndermiştim. Kim aldığını bilmiyorum, elime geçmedi. Hem size Yirmi Sekizinci Mektubun Yedinci Mes'elesinin Hâtimesini gönderiyorum. O Hâtime, hâtem-i İ'câza gelen tenkidatı reddediyor ve parlak bir mühr-ü  tasdik olduğunu gösteriyor. O hâtemlerin bir nüshasını sana gönderdik. Orada hâtemi gören ve kabul eden ve Sözlerle alâkadar olan zâtların  münasib gördüklerini, boş kalan gözlere kaydedebilirsin.

 

                                                                                                                                                                                    اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى

 

                                                                                    Mirzazâde Said Nursî


    Dua hazinesi4

  • Genel Moderatör
  • ***
  • İleti: 12603
  • Konu: 1972
  • Allâh ım bizi affet
  • Çevrimdışı
BARLA LÂHİKASI
« Yanıtla #26 : 04 Ocak 2011, 17:37:15 »
(Sh: B-278)

219

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

 اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّهِ وَ بَرَكَاتُهُ

 

            Aziz ve gayretli âhiret kardeşim ve hizmet-i Kur'ân'da yoldaşım Hulûsî-i sânî ve Sabri-i evvel!

 

            MâşâAllâh  Yirminci Mektub'un kıymetini güzel anlamışsınız ve güzel de yazmışsınız.

 

            Mektubunda ilm-i kelâm dersini benden almak arzu etmişsiniz. Zaten o dersi alıyorsunuz. Yazdığınız umum Sözler, o nurlu ve hakikî ilm-i kelâmın dersleridir. İmam-ı Rabbânî gibi bazı kudsî muhakkikler dmişler ki: Âhir zamanda ilm-i kelâmı, yani ehl-i hak mezhebi olan mesâil-i îmâniye-i kelâmiyeyi, birisi öyle birsurette beyan edecek ki; umum ehl-i keşf ve tarîkatın fevkınde, o nurların neşrine sebebiyet verecektir. Hattâ İmam-ı Rabbânî kendisini o şahıs gibi görmüştür.

 

            Senin şu âciz ve fakir ve hiç ender hiç olan kardeşin, bin derece haddimin fevkınde olarak kendimi  o gelecek adam olduğumu iddia edemem, hiçbir cihette liyâkatim yoktur. Fakat o ileride gelecek acîb şahsın bir hizmetkârı ve ona yer hâzır edecek bir dümdârı ve o büyük kumandanın pîşdâr bir neferi olduğumu zannediyorum. Ve ondandır ki, sen de yazılan şeylerden o acîb kokusunu aldın.

 

            Hem mektubunda  اَللّهُ نُورُ السَّموَاتِ وَاْلاَرْضِ   ilh. ye ait olan esrârı suâl ediyorsun. Evet o âyetin büyük bir denizinden çok Sözlerde katarâtı, reşehâtı vardır. Bâhusus Yirminci Mektub'da, Otuz Üçüncü Mektub'da, Otuz İkinci Söz'de, Yirmi İkinci Söz'de onun bazı çeşmeleri var. Elbette o âyette çok tabakât var. Her taife bir tabakadan hissesini almıştır. Ruhum istiyordu ki, o âyetin bazı envârını yazayım, fakat şimdiye kadar müteferrik surette yazıldığından öyle kalmış. Şimdilik onunla iktifâ edilmiş.

 

                                                                                          اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى

 

                                                                                                Kardeşiniz Said

 

(Sh: B-279)

220

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

 اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّهِ وَ بَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا

 

            Aziz sıddık kardeşlerim ve hizmet-i Kur'âniyede fedakâr arkadaşlarım Sabri, Hafız Ali, Husrev, Re'fet, Bekir, Lütfü, Rüşdü Efendiler!

 

            Kardeşlerim, bu Ramazan-ı Şerifte size, âlem-i nurdan bahisler açmak arzuları var idi. Maalesef bir hâdise zulmet âleminden bahsetmeye beni mecbur ediyor. Bu yeni hâdise için etraftaki dostlar lisân-ı kâl ve hâl ile meraklı endişeli bir tarzda benden istîzah isityorlar. Onları ve sizleri meraktan kurtarmak için o hâdiseyi iki kısım olarak, bir parça beyan edeceğim.

 

            Birinci kısım: Bu bize nisbeten musibetli ve elîm hâdiseyi, Cenâb-ı Hak inâyet ve rahmetiyle başka sûrete çeviriyor. Evet, Cennet ucuz olmadığı gibi, Cehennem de lüzumsuz değil. Bu hâdisenin bize karşıki vechi, rahmet görünüyor. Ehl-i dünyaya karşı vechi, cehennemin lüzumunu gösteriyor. Filhakika bu Ramazan-ı  Şerif'te hâdisenin sureti çok çirkindi. Fakat Gavs-ı A'zamın dediği gibi, inâyet gözünün altında ve hıfzında olduğumuzdan çok cihetlerle hakkımızda lemeât-ı rahmet göründü.

 

            İkincisi: Bu Ramazan-ı Şerifte acz u za'fı ve fakr u ihtiyacı tam hissedip, Cenâb-ı Hakka iltica etmek, bir surette intibah ve heyecan ve şuur ve şiddet verdi. Ramazan-ı Şerifte şimdi okuduğum münâcâtların okunmasına bu hâdise mühim bir kuvvet oldu. Zaten musibetler, dergâh-ı ilâhiye sevk etmek için birer kader kamçısıdır. Her okuduğum bir kelime ve dua da ve münâcat da şuurlu ve şiddetli oluyor. Resmî ve ruhsuz olmuyor. Sahâbelerdeki ibâdetlerinin sırr-ı tefevvuku bu noktadandır. Tesbih ve zikri bütün mânâsıyla şuurlu bir surette söyledikleridir. (Hâşiye)

 

                                                                                    Said Nursî

(Hâşiye) Bu mektubun mütebâkisi bir maksada binâen buradan kaldırılmıştır.

 

 

(Sh: B-280)

221

            (Hulûsi Bey'e hitabdır.)

بِاسْمِهِ  وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

 اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّهِ وَ بَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا

            Aziz, sıddık, muhlis kardeşim!

 

            Evvelâ: Birâderzadem Halil Nâci'nin dünyevî musibeti, beni de cidden mahzun eyledi. Cenâb-ı Hak onu da kurtarsın, size de sabır ve tahammül ihsân eylesin, âmin. Nurun eskiden beri hiç sarsılmayan muhlis bir kahramanı elbette dünyanın geçici, kıymetsiz fâni vaziyetleri karşısında telâş etmez, mağlûb olmaz inşâAllâh .

 

            Sâniyen: Silsile-i ilmiyede bana en son ve en  mübarek dersi veren ve haddimden çok ziyade şefkatini gösteren, Hazret-i Şeyh Muhammede'l-Küfrevî (Kuddise sirruhû'nun) hulefâsından Alvarlı Hoca Muhammed Efendiye ve ihvanlarına çok selâm ve arz-ı hürmet ederim. Ve o havâlide Nurlarla alâkadar senin dostlarına çok selâm ve Nur hizmetinde muvaffakıyetlerine dua ederiz.

 

                                                                                          اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى

 

                                                                                                Hasta kardeşiniz

                                                                                                   Said Nursî

 

222

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

 

            Aziz kardeşim!

 

            Beni merak etmeyiniz, inâyet-i Rabbaniye devam ediyor. Maişet cihetinde kanâat ve iktisad beni ihtiyaçtan kurtarıyor. Sakın bir şey gönderme. Sen altı yedi nefse bakıyorsun, benim yarım nefsim var. Sen beni değil, ben seni düşünmeliyim. Sabrinin mektubu ona yetişmemiş, sen ve Hulûsi, benim her bir amel-i uhrevîmde hissedarsınız. Mâh-ı Ramazanda kazanç bire bindir. Siz de bana duanızla yardım ediniz.

 

                                                                                                Said

 

(Sh: B-281)

            İşaret-i Aleviye'yi tam tasdik ettiniz mi, Haşir risalesi'ni çok kuvvetli buldunuz mu?

 

223

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

 

            Binler selâm. Siz maddî rütbenizden çok yüksek mânevî rütbeniz iktizasıyla ayrı ayrı yerlere gönderiliyorsunuz. O yerlerin sana ihtiyacı var. Hiç merak etme. Senin Risaletü'n-Nur hakkında mektupların, çok talebe yerinde, senin bedeline hizmet-i nuriyede çalışıyorlar. Birinciliği dâima sana kazandırıyorlar.

 

                                                                                                Kardeşiniz

                                                                                                Said Nursî

 

224

            (Yıldız Mektubu)

وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ 

 اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّهِ وَ بَرَكَاتُهُ

 

            Aziz, sıddık kardeşlerim, hizmet-i Kur'âniye'de çalışkan arkadaşlarım Sabri (R.H.), Husrev, Hâfız Ali (R.H.), Re'fet, Bekir, Lütfi  (R.H.), Rüşdü!

 

            Size Cemaziye'l-âhir ayında vuku' bulan bir hâdise-i semâviye münasebetiyle bir mes'ele beyân edeceğim. Şöyle ki:

 

            Hazret-i Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâmın zuhuru zamanında, وَاِذَا الْكَوَاكِبُ انْتَثَرَتْ   âyetinin bir nümunesini gösterir bir tarzda, recm-i şeyâtîne alâmet olan, yıldızların düşmesi kesretle vuku' bulmuştur. Ehl-i tahkikın nazarında; o zaman vahy zamanı geldiğinden, vahye şübhe gelmemek için, kâhinler gibi, gaybî ve cinler vasıtasıyla semavî haberlerine karışanlara sed çekmeye alâmet ve işaret olmakla beraber, Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm cin ve inse meb'us olarak teşrifine semâvât ehlince bir şenlik, bir bayram gibi bir alâmet-i sürur olduğunu, ehl-i keşif ve hakikat hükmetmişlerdir.

(Sh: B-282)

            Hem o meb'us Zât, ehl-i küfür ve dalâlet için bir nirân-ı muhrika ve ehl-i hidayet için envâr-ı müşrika menba'ı olduğuna, gaybî ve semavî bir işarettir. Şimdi şu Cemâziye'l-âhirde emsâli görülmemiş bir tarzda, gece saat dörtte başlayıp, beş ve beş buçuğa kadar devam eden yıldızların düşmesi ehemmiyetli bir hâdise-i semâviyedir. Semâvâtın hâdisatı zeminimize baktığı cihetle herhalde, o hâdisatın dahi küre-i arzda bir eseri olacaktır. Cenâb-ı Hak'ın rahmetine sığınmalıyız ki, nîrân-ı muhrika yapmasın, envâr-ı müşrikaya çevirsin.

 

            Evet nasıl ki, Kur'ân-ı Hakîm'in surelerinde, âyetler birbirine bakar, işaret ederler. Öyle de, Cenâb-ı Hakk'ın bir Kur'ân-ı kebîri olan şu kâinatın ulvî, süflî sureleri dahi birbirine bakar, birbirinin nüktelerini izhâr eder. Semâ suresinde bizim gibi lâfz-ı Celâli yalnız kırmızı yazmak değil, belki nur yaldızıyla lâfza-i Celâl gibi yazılan yıldızlar ve o yıldızlardan fışkıran nuranî noktalar, elbette bir işaret fişekleri hükmünde, birer sırrı ilân ettiğini, o mu'ciznümâ semavî suresinin şânındandır. Kendimizce bir fâl-i hayr addetmeliyiz.

           

            Sâniyen: Size semâvâtın kırmızı yıldızlarını andıran, Kur'ân'daki ism-i Celâl'in iki bin sekiz yüz altı (2806) def'a tekerrürü, Kur'ân semâsını o nuranî yıldızlarla zinetlendirmiş ve o adedlerin sahifeler, yapraklar, sûreler itibariyle birbirine mânidar münâsebât-ı tevafukıyetleri, daha ziyade letâfetini, zinetini güzelleştirmiş.

 

            Bu def'a size kendi nüsha-i Kur'âniyemi gönderiyorum. Bu nüshamda size gönderilen listeye göre işaretler koydum. İsm-i Celâl ve İsm-i Rabbe ayrı ayrı işaret vaz' edildi.

 

            İsm-i Celâlin tevafukat-ı adediyesi hem muntazamdır, hem mânidardır, fakat bir parça dikkat ister. Çünki, risalelerde görünen tevâfuk gibi, daima sahife sahifeye bakmıyor. Bazen sahife mukabiline değil, belki bir arkasına veya arkasının mukabiline bakar. Bazen bir yaprak atlar, bazen bir sahife iki sahifenin mecmuuna bakar. Meselâ: Otuz beşinci sahifede on üç (13) adet lâfza-i Celâl gelir. Arkasına sekiz (8), sonra beş (5) geliyor. Demek o on üç adet bu iki rakama birden bakar ki, o da on üç ediyor ve

 

(Sh: B-283)

 hâkeza.. Hem bazen bir sahife, iki sahifenin mecmuuna bakmakla beraber aynı suretinde iki adet gelir, her biri onun bir cüz'ünü gösterir. Meselâ: Sûre-i Tevbe'de l88. sahifede on altı lâfza-i Celâl geliyor, arkasında altı geliyor, altının arkasında on geliyor. Beraber yukarıdan okunsa on altı olur, tevâfuk eder.

 

            Sûre-i Ahzab'ın yine sahife dört yüz yirmi ikide (422) on altı İsm-i Celâl geliyor. Zâhirî tevâfuku yok. Halbuki bir sahife daha evvel on gelir ve mukabilinde altı var, terkib edilse on altı olur tevâfuk eder. Hem bazen ism-i Rab ile beraber tevâfuk eder, bazen sahife sahifeye değil, yaprak yaprağa bakar. Hem bazen sahife rakamına bakar.

 

            Dokuz rakamı çok defa sahife rakamına baktığı için tevâfuktan çıktığını hissettim (Hâşiye). Her ne ise, siz de tedkik edersiniz, sonra meşveretinizle gizli tevafukatı gösterecek rakamları yazacağız. Yeni yazdığımız Kur'ân'dan tensib ettiğiniz takdirde kaydedeceğiz. Başta yüz elli sahifede elli bir defa yedi ve sekiz geliyor. Yirmi sekizde sekizdir, yirmi üçte yedidir. Bu yedi, sekiz birbirine muvafık kabul edilmiş, yediden sekize, sekizden yediye geçmekle tevafuk bozulmuyor. Bu iki rakamın Kur'ân'da mühim sırları bulunduğu hissedilir.

 

            Sâlisen: Hazret-i Zât-ı Ahmediye (Aleyhisselâm) nasıl bir şecere-i Tûba olduğunu ve Asfiyâ ve Evliyâ ve Sıddîkîn, o Şecere-i Nuraniyenin meyveleri ve mesâlik ve turuk onun dalları olduğunu gösterir, bir  silsile-i azîme, eskiden kalma ve eskimiş bir silsilenâme yanımda var.  Onu güzelce tebyiz etmek için hattı güzel, cedvelde mehâreti bulunan zâtları istiyorum. Şimdilik Husrev'le Tenekeci Mehmed Efendi, Bekir Ağa'da bulunan ölçü ile on beş tabaka kâğıt beraber, Hafız Ali'nin haber gönderdiği vakit gelsinler.

 

(Hâşiye): Elhasıl: Bazı esrâr-ı gaybiye için tevafukat şeklini değiştiriyor. Lâfza-i Celâl'in diğer lâtif ve câzibedar ve mânidar bir tevafuku  şudur ki, başta Fatiha sahifesiyle beraber yüz elli bir sahifede, elli bir defa yedi ile sekiz geliyor. 

 

 

(Sh: B-284)

            Râbian: Yirmi Yedinci Mektub'a ilhak edilecek, kardeşlerimizin bazı yeni fıkralarını size gönderdim. Hakikaten bu fıkralar ve umum Yirmi Yedinci Mektub'un fıkraları çık faydalıdırlar. Ehemmiyetli tatlı hoş, güzel mânâlar, dersler; teşvik, teşci' eder hisler vardır. Ben kendim onlardan tatlı istifade ediyorum, tenbel olduğum zaman bana ehemmiyetli bir teşvik kamçısı oluyor. Her ne ise.. Kardeşlerim, gücenmeyiniz; bir miktardır sizlere mektup yazdığım zaman birbirinden uzak mes'eleleri topluyorum. Her mektup bir aşûre olur.

 

            Hâmisen: Ben kolu kısa, boyu kısa cübbeme razı oldum, daha birşey lâzım değil, husrev'in sakosu, yanımda makbul misafirdi, gönderiyorum. Vâlidesinin bir derece kesb-i âfiyet ettiğinden çok mesrûr oldum. Cenâb-ı Hak sıhhat ve âfiyet versin. Orada Husrev'in kardaşı Ali Hasan ve Tenekeci Mehmed Efendi ve Hâfız Ahmed gibi Sözler'le alâkadar olanlara selâm ediyorum.

 

                                                                                    Kardeşiniz

                                                                                    Said Nursî

 

            Nümûne için gönderilen kâğıt zâyi' olmuş, göremedik. Beyaz kâğıttan siz intihab edersiniz. Sulfato geldi, fakat çoktur. Mehmed Efendi bana yeniden bir levha yazması beni minnetdar ediyor. Cenâb-ı Hak yazdığı her bir harfe mukabil bin sevab ihsan eylesin, âmin.. âmin...

 

225

بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

 اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّهِ وَ بَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ الْقُرْآنِ وَ اَسْرَارِهَا

 

            Ey bu dâr-ı fânide medar-ı tesellilerim, bu diyâr-ı gurbette enîslerim ve esrâr-ı Kur'âniyede beni iştiyaklarıyla konuşturan zeki, ferâsetli muhatablarım!

 

            Sizlere, yalnız bir iki dakika temâşâ etmekle, ne derece acınacak bir halde, nâkıs bir hat ile çalıştığımı ve sizin kıymettar kalemleriniz, ne kadar bana ehemmiyetli olduğunu ihsas etmek için, kendi hattımla tashihsiz bir fihriste-i huruf göndermiştim. Halbuki, sizler bir iki dakika değil saatlerce baktınız ve günlerce zaptettiniz. Bundan anladım ki, siz ona fazla merak ediyorsunuz. Onun için size o listenin tebyizini gönderiyorum. İsterseniz kendinize bir suret alırsınız.

 

(Sh: B-285)

            Fakat bunu biliniz ki, bu fihriste muvakkat bir me'haz olmak için takribî bir tarzdadır. Ben kolaylık için, kısmen eski mahfuzatıma, kısmen iki mikyas ile dokuz saatte perişan hattımla yazmıştım. Sonra anladım ki, bu vadide bir tefsir köyümüzde var. O tefsiri getirdik, mukabele ettik. Ekseriyet-i mutlaka ile tevâfuk etmişiz, bir kaç büyük yekûnlarda on-onbeş küçük yerlerde muhalefet oldu.

 

            Tahkikat neticesinde, tefsîrin matbaa ve müstensihlerin eser-i sehvi olarak muhalefet olmuş. İki üç yerde müsvedde listemizi tashih ettik. Sonra o tashihimizin yanlış olduğunu anladık, daha listemizi değiştirmedik. Matbaa hatâsı olarak tefsir tashihe muhtaç zannettik, fakat edemedik. Çünki, sahibi büyük bir müdakkik ve matbaa da Câmiü'l-Ezher yanında ve kurbünde, Ezherî ulemâsının nazarı altında olduğundan tashihe cür'et edemedim.

 

            Aynı tefsiri, tebyîz ile beraber gönderiyorum. Ona bakarsınız, fakat tenkide uğraşmayınız. Çünki, benim listem takribîdir, daha tahkikî yapmadım. Tefsir ise, çoğunda rivayete istinad eder. Hem bazı Sûre-i Mekkiyede Medenî âyetler girmiş. Belki, hesâba dâhil etmemiş, Meselâ, Sûre-i Alâk'ta hurufu yüz küsur demiş. Muradı, en evvel nâzil olan nısf-ı evveldir. O doğru söylemiş. Ben ise eski mahfuzatıma istinaden mecmû-u sureyi zannettiğim için onun savabında hatâ etmişim.

 

            Hem tevâfuktaki esrar, küllî yekûnlara bakar. Takribî fihriste bize kâfidir. Kenzü'l-Arş'ın üç nüktesinde yazılan tevâfukat, küsûrâtın değişmesiyle değişmezler. Belki büyük yekûnların değişmesiyle dahi o tevâfukat bozulmaz. Meselâ, Sûre-i Kehf ile otuz dokuz sure, bin adedinde ititfak ediyorlar. Bir iki tane bin adedeni kaybetse, o mühim tevâfuk bozulmaz. Ve hâkeza... Küsurâtın çendan esrarı var, daha bize tamamıyla açılmadı. İnşâAllâh  açıldığı vakitte fihriste dahi tahkikî bir surete girecek.

 

                                                                                    Said Nursî

 

(Sh: B-286)

226

            (Husrev'in fıkrasıdır.)

 

            Aziz Üstadım!

 

            Cemaziye'l-âhir ayında vuku bulan  وَاِذَا الْكَوَاكِبُ انْتَثَرَتْ âyetinin ifade ettiği hâlâtın bir nümunesini îzah eden hâdisat-ı semâviye ile, Kur'ân'ın semasında parlayan lâfza-i Celâl yıldızlarının acîb ve tatlı tevâfuklarını ders veren o kıymetdar mektubunuzu, Hâfız Ali kardeşimiz de dahil olduğu halde Re'fet, Bekir, Lütfi, Rüşdü,Keçeci Mustafa Efendi ve ağabeyim Ali Efendi ile beraber okuduk. O gece meclisimiz pek tatlı idi. Hâdisât-ı Semâviyeyi hayret ve taaccüble ve  pek büyük bir sevinçle karşılayarak, mele-i âlânın bayramlarına biz de iştirâk etmiştik. Nasıl ki bu hâdise-i semâviyenin birinci def'a vukuu, (başta insan suretinde yapılmış Hubel tâbir ettikleri büyük putlarıyla 360 putu ilâh kabul eden) müşrikîn-i Kureyş'in helâkini netice vermişti.

 

            İnşâAllâh  bu ikinci vuku'da l4. ci asr-ı Muhammedîde ve Avrupa terakkiyatı ile iftihar ettiği ve yirminci asır nâmını alan bu günde, ehl-i fetretin putperestliğinin daha feci bir surete giren suretperestliğinin kökü kesileceği, bize ilân ediliyordu.

 

            Bu ilân, ümmet-i merhume-i Muhammediyeye, pek güzel ve pek hayırlı bir fütuhatı hazırladığını hatırlatarak, mahzun kalblerimizi şenlendirmiş, ağlayan yüzlerimizi güldürmüş, gamnâk çehrelerimize beşaşet serpmişti. dimağımızda Asr-ı Saâdetin o câzibedar hayatını canlandırmış, güya mâziyi istikbâle çevirerek, bir müddet o âlemlere ve o nezih ruhlu, ulvî düşünceli insanlar arasında yaşatmıştır.

 

            Sâniyen: Lâfza-i Celâlin mânidar ve münasebetdâr tevâfukatını temaşaya koyulduk. Bu tevâfukat, ihtiyarsız nazarımızı kendisine çeviriyordu. İrae edilen kısımlar ve tevâzün ettirilen adetler, o kadar şirin idi ki, okurken kalbimize serinlik, dimağımıza bir inkişaf, ruhumuza bir gıda veriyordu...

 

(Sh: B-287)

            Vaktimizi artırmak için, yan yazı ile yazılan Kur'ân-ı Kerîm'in l5.nci sahifesine kadar 7,8 adetler tevâfukatını muhafaza ederek, 51 def'a gelmesi, mektubun nihayetini asel (bal) ile bağlıyordu. Ne kadar gariptir ki, bu rakamların hem yazılmaları birdir, hem sırada kardeşlikleri birdir ve hem de sahifede gösterdikleri rakamla tevâfukları birdir.

 

            Ey sevgili Üstad! Cenâb-ı Hak sizden çok râzı olsun, yeni yeni meyveler ve fâkihelerle tağaddi suretiyle takviye-i ezhana, hem de def'-i cû' sureti ile ıztıraplarımızı teskine vasıta oluyorsunuz.

 

                                                                                                Husrev

 

227

            (Husrev'in fıkrasıdır.)

           

            Sevgili Üstadım, aziz hocam, efendim hazretleri!

 

            El ve ayaklarınızdan öperek, sıhhat ve âfiyetiniz için duâcıyım. Bu hafta zarfında, yazıp ikmâline muvaffak olabildiğim Yirmialtıncı ve Onuncu cüz'leri ve Kur'ân-ı Kerîm'in tamamen yazılmasından mütevellid sürurlarımı ifade eden, şu arîzamı takdim ediyorum.

 

            Sevgili Üstadım, bu hususta mâruz kaldığım, o Fürkan-ı Ezelî'nin bazı inâyâtından bahsetmekliğime müsaade edilmesini rica ederim. Şöyle ki:

 

            Lâfza-i Celâl ve lâfz-ı Rab tevâfukatı ile, kelime tevâfukatını muhafaza etmek suretiyle, bir Kur'ân-ı Kerîm yazılmasını emir buyurduğunuz vakit, pek büyük bir sevinçle kaleme sarılmıştım. İlk yazdığım üç cüz'ün başlangıcında, o kadar müşkilâtla yazı yazıyordum ki, sevincimi ye'is şevkimi fütur doldurmuştu. Esasen Arabî hattımın hiç olmaması, ye'simi teşdit füturumu tezyîd ediyordu.

 

            Sevgili Üstadım, bu hal çok devam etmedi. İlk günlerde sabahtan akşama kadar çalıştığım halde, beş veya altı sahife yazı yazabilmek, benim için büyük bir muvaffakıyet iken, Kur'ân-ı Azîmü'l-Bürhanın yardımı imdâdıma yetişti. Müşkilâtın yerini sürur, teessürün yerini sevinç kapladı. Bazı günler kalemi elimden bırakmamak için, namaz

 

(Sh: B-288)

 vaktinin uzamasını veyahut gurubun olmamasını temenni ediyordum. Bazan olurdu, sabahlara kadar yazı yazmak isterdim.

 

            Bazan olur, yazılması gayet güç sahifelere, Kur'ân'dan istimdat ederdim. Gayet kolaylıkla, o sahifeyi yazmaya muvaffak olurdum.

 

            Bazan en kolay yazılacak sahifelerde,istimdadı bırakırdım. Elimde kalem gûya yazı yazmakta izhar-ı acz ederdi. Hattâ bazan yanlış yazarak sahifeleri tebdil ettiğim olurdu.

 

            Bu kadar teshilât arasında, arabî hattımın şeklinin değişmekte olduğunu gördüm. Birinci def'a ki, yazdığım yazılarımla son yazdığım yazılarımı karşılaştırdığım vakit, böyle çapraşık bir yazı ile, nasıl olur da dilâver bir pehlivan gibi ortaya atıldığımı düşünerek evvelce çok me'yûs oldum. Sonra da sevincimden mesrûrâne şükürler ettim.

 

            Kur'ân'da mevcut tevâfukatı ile beraber, yazan Hâfız Ali, Hoca Sabri, Hâfız Zühdü gibi, kardeşlerimin yazdıklarını gördükçe, şevkim artıyordu. Ümidin fevkınde bir terakkiyat gördüm. Bu esnalardaki inâyetin bir kısmı kalbe tulû' ediyordu. Bir kısmı idare-i taayyüşüme taallûk ediyordu. Bir kısmı da yazı yazarken vuku' buluyordu. Meselâ son bir hâdiseyi arz edeceğim. Şöyle ki:

 

            En son yazdığım sûre-i Tevbe'nin 197. sahifesinde altı lâfza-i Celâl mevcut, dimağıma sahifenin yazılacak şeklini hazırladım. سَيَرْحَمُهُمُ اللّهُ اِنَّ اللّهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ   âyet-i celîlesindeki iki tane lâfza-i Celâl, tevâfuk harici kalmak suretiyle yazmaya başladım. Vaktâki  فَمَا كَانَ اللّهُ   daki lâfaz-i Celâli yazdım. Düşündüm ki, istediğim gibi olmayacak, öyle ise üç bir, iki bir tevâfuk olsun dedim. Ben tevâfuk edecek lâfza-i Celâl'e yaklaştıkça, lâfza-i Celâl'ler tevâfuktan uzaklaşıyorlardı. Bir türlü arzu ettiğim şekilde muvaffak olamadım. En nihayet hâl-i hâzır vaziyet vücuda geldi. Sahifeyi değiştirmek istedim. Baktım bu sahife ihtiyarımı dinlememişti. Bunda bir maksat ve bir gaye olacağını hatırlayarak, sahifeyi yırtmadım. 198 nci sahifeyi yazdıktan sonra

 

(Sh: B-289)

 dikkat ettim.197 nci sahifede tevâfuk harici bir satırdaki iki lâfza-i Celâl 198. Sahifede aynı satır üzerindeki, iki lafza-i Celâl ile üst üste geldiğini ve diğerinin 199 ncu sahifede pek cüz'î bir inhiraf ile (belki yarım santim kadardır) diğer bir lâfza-i Celâl'in üstünde olduğunu gördüm, اَلْحَمْدُ ِللّهِ هذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى  diyerek, Cenâb-ı Hakk'ın benim gibi alîl pek çok ma'siyet ve kusurlu bir kulunu böyle kudsî bir hizmette istihdam ettirdiğinden dolayı, nihayetsiz sürura müstağrak oldum.

 

            Bu inâyet ve muvaffakıyetler fazilet ve mübecceliyette, her şeye tefevvuk eden susmaz ve susturulmaz bir ses, feyyaz bir ziya ve nevvâr bir azametle, yirmi sekiz bin âleme imamlık eden, ders veren o Fürkan-ı Ezelînin, hadsiz kerametlerinden bir kerameti ve nihayetsiz mucezelerinden, kıvılcım-misâl küçük bir lem'ası idi.

 

            Cenâb-ı Hak dergâh-ı izzetinde kabul buyursa benim gibi,zillet ve meskenet her tarafını kaplıyan kusurlu, âciz, bir abd için, ne büyük bir saadet. İşte sevgili üstadım: Himmet-i âlîniz ki ve  لَوْلاَكَ لَوْلاَكَ لَمَا خَلَقْتُ اْلاَفْلاَكَ   hitâb-ı izzetine mazhar olan menba'-ı füyuzat Aleyhissalâtü vesselâm efendimizin himemat-ı kudsiyyeleri ile ve refik olan Kur'ân-ı Azîmü'ş-şânın kerametleri ile ve Cenâb-ı Vâcibü'l-Vücud hazretlerinin müsaade ve lütufları sayesinde ve yine onların rızası uğrunda, Ümmet-i Muhammed (A.S.M) için vasıta olup yazdırılan bu Kur'ân-ı Kerîm'i, size takdim ederken fakir talebeniz, (size ciddî bir talebe, hakikî bir kardeş, muti' bir evlât ve Peygamber-i Zîşân Efendimiz hazretlerine ümmet ve Hallâk-ı Kerîm'e de kemter bir kul) olabilmek dilekleri ile el ve eteklerinizden kemâl-i ta'zim ve hürmetle öperim. Efendim hazretleri.

 

                                                                                    Fakir Talebeniz

                                                                                    Ahmed Husrev

 

(Sh: B-290)

228

            (Milâs'lı Halil İbrahim'in fıkrasıdır.)

 

            Efendim!

 

            İsterim ki  Yirmi Yedinci Mektubun tatlı sadâları içcerisinde benim de boğuk sesim çıksın, lâkin heyhât o maden-i esrâr bahrinden dem vurmak haddim değil. Benim arzum ve iştiyâkım, o gülistana girebilmek ve o güzel güllerden koklamak, yoksa onun tavsifinde âciz ve kâsırım. Gerçi kalbimde galeyan eden mânalar çoktur. Lâkin her nedense, lisan hissiyatımızın tercümanı olamıyor.

 

            Şu kadar diyebilirim ki, elimde mevcut risaleler ve fihristede gördüğüme nazaran, Risale-i Nur eczaları bir şecere-i Nuraniyedir ki, dalları aktâr-ı arza neşr-i Envâr ediyor. Ve ilâ nihaye edecektir. Karanlıklı bir gecede, semâdaki yıldız ve kamerler, zemin yüzünde nasıl rehberlik ederlerse, risale-i Nur eczaları da öyledir. Ve zulmette, nura ihtiyaç ne ise, Risale-i Nur eczaları da odur.

 

            Bahr-ı dalâlet mevceleri arasında, sefine-i Nuh (A.S.) necat verir, her kim dahil olsa, tufan-ı maâsiden halâs bulur. Risale-i Nur eczaları, küre-i arzın mevsim-i erbaa kütüphanesinde bir bahardır. Ve bahar kadar letâfetlidir ve canbâhştır ve ölmüş arza o bahar vasıtası ile hayat verildiği gibi, Risale-i Nur eczaları da ölmüş arz kulüplere taze hayat verir. Risale-i Nur eczaları bir mürşiddir. İnsanı haksızlıktan hakka döndürür ve hayvanlıktan insaniyete ve esfel-i sâfilînden, a'lâ-i illiyyine yükseltir. Otuzüçüncü Söz'ün, Yirmidördüncü mektubu ve emsalleri, insanın ruhunda inşirah hâsıl ediyor. Ve kalbinde Sâni'-i Hakîm'in hikmetine karşı pencereler açıyor. Risale-i Nur eczaları, insanın sıkıntılı vaktinde imdadına yetişir ve teselli eder, bu ciheti aynen gördüm ve elhasıl Risale-i Nur eczaları hakkında her ne desem, yine o nura karşı sönüktür. İşte o fihristeler fihristesi böyle olunca, daha ilerisini ehli olan anlar.

 

                                                                              اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى

 

                                                                                    Kardeşiniz

                                                                                    Halil İbrahim (R.H.)


    Dua hazinesi4

  • Genel Moderatör
  • ***
  • İleti: 12603
  • Konu: 1972
  • Allâh ım bizi affet
  • Çevrimdışı
BARLA LÂHİKASI
« Yanıtla #27 : 04 Ocak 2011, 17:42:41 »
 

(Sh: B-291)

 

 

229

            (Hulusî Bey'in fıkrasıdır.)

           

            Bugün hayreti mûcib, nazara câzib, dikkati câlib, mânası lâtîf, tertîbi zarîf, tevâfuku nazîf, envârı zâhir, îcâzı bâhir, zübde-i bürhan, erkân-ı îman, bir lem'ası i'câz-ı Kur'ân olan ve mübarek Hüsrev'in çok mükemmel bir tarzda istinsah ettiği, Yirmidokuzuncu Söz ile, melfufu cidden çok mühim mes'eleleri câmi' ve bedi' cevabları hâvi, Onaltıncı Lem'ayı ve benim gibi tenbellere, mükemmel bir ders-i îkaz olan mektubu almakla bahtiyar ve çoktandır mahrum kaldığım nurlara kavuşmaktan mütevellid ni'mete mazhariyetten dolayı, Cenâb-ı Hallâk-ı Rahîme teşekkürden âcizim.

 

            Orada kardeşlerimizden beş nevi ibadet hakkındaki izahları ile kötü şahsiyetime değil, sırf Kur'ân'a, îmana, nura, hakâika müteveccih hâlime baktım. Ve kanaatlarımı yokladım, ben de aynı şeyleri düşünmüş ve kanâat getirmiştim.

 

            l- Ehl-i dalâlete karşı mücahedede

                                    اِنْ تَنْصُرُوا اللَّهَ يَنْصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ اَقْدَامَكُمْ

            2- Neşr-i hakikatte üstada yardım

                              وَتَعَاوَنُوا عَلَى الْبِرِّ وَالتَّقْوَى  اَطِيعُوا اللّهَ وَ اَطِيعُوا الرَّسُولَ

 

            3- Müslümanlara îman cihetinden hizmet

               اِنَّ الدِّينَ عِنْدَ اللّهِ اْلاِسْلاَمُ *  وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّهِ جَمِيعًا وَلاَ تَفَرَّقُوا*  اِنَّمَا اْلمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ

gibi âyetlerle   اَلدِّينُ النَّصِيحَةُ اَلدِّينُ النَّصِيحَةُ اَلدِّينُ النَّصِيحَةُ    hadîs-i şerifi.

            4- Kalemle ilmi tahsil   ن وَالْقَلَمِ وَمَا يَسْطُرُونَ   mâdemki hakikat ilmi tedris edilmiyor. Elbette mahfî hikmetlere binâen mahdut insanların eline geçen, kulağına giren, bu nevi' derslerin ciddî tahsili için, bilhassa okuması yazması olanların, bizzat yazmak suretiyle, bu neticeyi bulacaklarına şüphe edilmemelidir. Bir şey'i yazmak, okumak, anlamak, sonra başka kâğıda nakletmektir ki, bu tarzla matlub istifadenin te'min edileceği muhakkaktır.

 

(Sh: B-292)

            5-Bir saatı bir sene ibadet hükmüne geçecek tefekkür: Evet nurlarla istifade, böyle saatler, zannederim, hepimizin meşhudu olmuştur. Sözlerdeki hakâikı tefekkür, aynen Kur'ân'ın künûzunu mânen taharridir ki, (Fettâh) ismi imdada yetişerek, öyle muhayyiri'l-ukûl kapılar açıyor ki, zevkine nihayet bulunmuyor. Perdesiz, vâsıtasız Kur'ân'a bakınca, zülâl gibi hakâikın tecelli ettiği, bulutsuz havada güneş ve böyle bir havada yıldızlarla süslenmiş semada bedirlenmiş kamer gibi müşahede olunuyor.

 

            Benim gibi bir isyankârın vaziyeti, hâli, kabiliyeti isti'dadı asla müstaid değilken, Allâh -ü Zülcelâl'in nihayetsiz kerem ve rahmeti, fazl ve inâyeti ile, iki kere iki dört  kat'iyetinde kat'î kanaatım gelmiştir ki, Hazret-i Gavs'ın ve onun Üstadı, iki cihan fahri Nebiyy-i Efhamımız (A.S.M.) Efendimiz Hazretlerinin duâ ve himmetleri, Hazret-i Kur'ân'ın şâkirdleri üzerindedir.

 

            Sû'-i ihtiyarımızla bozmazsak, bu himayet ve sahâbet elbette devam edecektir, kat'î kanaat ve îmanındayım. Şu satırları bana yazdırtan âsâr-ı Nur'un şeref-i vürudları ve feyizleri, inşâAllâh  içinde gizlenmiş olan aşr-i âhir-i Ramazandaki Leyle-i Kadrin, ihya edilmiş sevabını verir ve rızâ-yı Samedanîye mazhariyetle, Saâdet-i Ebediyyeyi kazanmaya bir  vesile olur.

 

            Ey Üstadımın bu fâni âlemde arkadaşları! İnşâAllâh  âhiret âleminde de yoldaşları olacak olan aziz ve kıymetli kardeşlerim! Şu anda kalbim şöyle inliyor, ben de ihtiyarsız yazıyorum. Hazret-i Üstadın gösterdiği yol, aynen Kur'ân'ın cadde-i Kübrâsıdır, ondan ayrılmıyalım, hizmetten kaçmıyalım, fütur getirmeyelim. Sermayesi yalan ve yalancılık olan siyaset propagandaları, sû'-i kesbimiz ile kazanılan ve bugün tevarüs edilen fena şeylere karşı, kaderi ittiham derecesinde muradullaha müdahaleye cesaret etmiyelim. Biz abdiz, sebeb-i hilkatimiz, seyyidimizi, yaratanımızı, râzıkımızı bilmek ve bulmaktır. Hülâsa-i mevcûdat olan Peygamberimiz vasıtası ile inzâl ve ikram buyurulan Kur'ân'ın ahkâmına ve o Hazretin Sünnetine tevfîk-ı harekete bezl ü gayret edelim. İşte o Nur elimizde mürebbi, yanımızda muarrif, aramızda nurları neşre mürebbi ve muarrifimizi

 

(Sh: B-293)

 dinlemeye çalışalım. Biz vazife-i ubudiyeti yapalım, netice-i mükâfatı, Hâlik-ı Rahîmimize bırakalım. Yek diğerimize en büyük yardım olan duayı da esirgemiyelim.

 

            Zühre, Habbe, Katre ve Zeyli'nin arabî bir nüshası bu fakire ihdâ buyurulmuş. Bir gün tercümesinin de yapılacağına işaret olunmuştu. Demek zamanı geldi ve benim gibi arabî bilmiyen kardeşlerin mânevî arzuları, Zühre'nin tercümesine vesile oldu. Çok muhtasar olarak duygularımı arz edeceğim:

 

            Birinci Nota: فَاعْلَمْ اَنَّهُ لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّهُ Kelime-i Tevhidi ile ma'bud-u hakikîye bağlanmalı.

 

            İkinci Nota: اَللّهُ اَكْبَرُ اَللّهُ اَكْبَرُ لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّهُ وَاللّهُ اَكْبَرُ اَللّهُ اَكْبَرُ وَ ِللّهِ الْحَمْدُ   Tekbir-i Ekberi  ile kibriya ve azamet sâhibi ancak Allâh -ü Zül-Celâl vel-Kemâl olduğunu..

 

            Üçüncü Nota: كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلاَّ وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ   nass-ı azîmi ile, mâdem her şey helâk olacak, ey zaîf insan! Bundan senin, şemse nisbeten bir zerre bile olmayan hayatının da hissesi olduğunu anla, aklını başına topla yaradılışındaki hikmeti düşün, haddini bil, ömür ve hayatını, sana saâdet-i ebediyeyyi te'min edecek şeylerle geçir, hakikatını..

 

            Dördüncü Nota:

كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ اْلمَوْتِ 

{ قُلْ يُحْيِيهَا الّذِى اَنْشَاَهَا اَوَّلَ مَرَّةٍ وَهُوَ بِكُلِّ خَلْقٍ عَلِيمٌ   gibi âyetlerle müeyyed olduğu üzere ba'delmevt  ثُمَّ نُفِخَ فِيهِ اُخْرَى فَاِذَا هُمْ قِيَامٌ يَنْظُرُونَ   âyetinin sırrı zâhir olacak. Ceza ve hesap gününde, mâlik-i yevmi'd-dîn'in huzurunda, mahlûkat ve mevcûdatın en kıymettarı olan insanın, aynen halk olunarak bulundurulacağını..

 

            Beşinci Nota: Avrupa'nın sûrî medeniyetinin hakâik-ı Kur'âniye ile butlanını  وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْآنِ مَا هُوَ شِفَاءٌ وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنِينَ âyetinin bir muhavere şeklinde tedrîsini..

(Sh: B-294)

            Altıncı Nota:

 

        اِنَّمَا اْلمُشْرِكُونَ َنجَسٌ

 كَمْ مِنْ فِئَةٍ قَلِيلَةٍ غَلَبَتْ فِئَةً كَثِيرَةً بِاِذْنِ اللّهِ   gibi âyetlerle, hem îman tâcını giyen Hizbullahın galebesini ve hem zâhir insan suretinde halk olunan müşrikînin ve onların bir nev'i  olan, her şeyi inkâr edenlerin, Kur'ân nazarındaki kıymetlerini..

 

      Yedinci Nota: وَلاَ تَنْسَ نَصِيبَكَ مِنَ الدُّنْيَا

 اِنَّ اللّهَ يَاْمُرُ بِالْعَدْلِ وَاْلاِحْسَانِ

  وَتَعَاوَنُوا عَلَى الْبِرِّ وَالتَّقْوَى                           

  gibi âyâtın mânasını hatırlattığını,

 

            Sekizinci Nota: Sonunda zikrolunan dört âyet-i celîlenin bir nevi' tefsiri..

 

            Dokuzuncu Nota: Bu günün, Dokuzuncu Sözünün bir çekirdeği olduğunu,

 

            Onuncu Nota: Mârifetullah'a yol açacak, bid'aların kesreti zamanında, Risale-i Nur ünvanını alacak ve en evvel ehl-i îman öldükten sonra dirilmek var, ceza ve hesap günü var, uyanın hitabı ile mevki-i intişara konulacak olan Onuncu Söze, mahfî işaret ettiğini..

 

            Onbirinci Nota: Onbir, Oniki, Onüç, Ondördüncü Sözler gibi, Kur'ân'dan fazlaca bahs eden Nur risalelerine, bilhassa bunlar arasında parlak bir mevkii işgal eden, Yirmibeşinci Sözün geleceğine îmâ edildiğini..

 

            On İkinci Nota: Bütün müslümanlara, muhtelif tarikatlarda sülûk ile kazanılacak neticeye, acz ve fakr ve şefkat ve tefekkür tarîkında Besmele olacak bir ders verdiğini..

 

            Onüçüncü Nota: Yirmialtıncı Söz'ü اِنْ اَجْرِىَ اِلاَّ عَلَى اللّهِ âyetlerini, مَنْ عَرَفَ نَفْسَهُ فَقَدْ عَرَفَ رَبَّهُ   hadîsini, Birinci Sözü, mecazi muhabbetteki ma'kul dereceyi göstererek, taklitten tahkika geçmek lüzumunu..

 

(Sh: B-295)

            Ondördüncü Nota: Çok mühim ve pek nurlu bir eser olan, Yirminci tevhid Mektubunu..

 

            Onbeşinci Nota:  Üç mes'elesi ile, Kur'ân'daki emir ve nehyin ne kadar yerinde olduklarını ve Şeriat-ı Ahmediye desâtirinin, ne kadar ma'kul ve mantikî esaslara istinad ettiğini, ayân beyân göstermektedir. Çok kusurlu ve âciz talebeniz aldığı feyizleri ancak metindeki yazıları tekrarla ifade edebilir. Hitabı azaltmak için sözü itnâba düşürmemek daha mâkul düşüncesiyle, mâruzatımı kısa kesmeyi daha faideli görüyorum.

                       

                                                                                                Hulûsi

 

230

            (Mu'cizât-ı Ahmediyeyi yaldızla yazan Doktor Abdülbâki Beyin fıkrasıdır.)

 

            Sevgili, müşfik Üstadım, efendim hazretleri!

 

            Kıymetine nihayet olmayan ve her vecih ile medih ve takdir sitayişine şâyân bulunan Risale-i Nur eczalarından bir parçası olan Ondokuzuncu Mektub'u, bu mektubun mazhar olduğu intişarındaki inâyetine mâsadak olan kalemimle, iki gün evvel ikmâl edip, sevgili Üstadıma takdim ediyorum. Bu risâle hakkında aziz Üstadıma kalbî ihtisasatımı arz etmek istiyorum. Fakat ne kalemim ve ne de kalbim ifadeden âcizdir.

 

            Bu risalenin ruhumda vücuda getirdiği tebeddülâtı, tarif imkânsızdır. Hakikaten ruhumun Asr-ı Saâdete ait karanlıklı noktalarını aydınlatmış, kalbimin en derin mahallerine nüfuz ederek, fakir talebenize verdiği ziyaları, nurları ile fakir talebenizi, öyle bir hale getirmiştir ki, bu kusurlu talebenizin Cenâb-ı Hak'tan istediği ve zulümatları yararak nurlar serpen asırda, beşeriyeti helâkden kurtarıp saâdete dâvet eden ve elinde ve lisanında sonsuz mu'cizatı ile, yalnız beşeriyete ve dünyaya değil, bütün mevcudata, dünya ve âhirete kendini tanıttıran o Peygamber-i Zîşâna ümmet olabilmek ve sevgili Üstadıma talebe olabilmek kaydı altında hayatıma hâtime verilmesidir. El ve ayaklarınızdan öperim, efendim.

 

                                                                                    Abdülbâki

 

 

(Sh: B-296)

 

 

231

            (Ehl-i dünyanın Üstâdımız hakkındaki asılsız üç vehimleri münasebetiyle bir kardeşimizin ettiği sualine karşı cevabdır.)

 

            Üstadımız Barla'da kimsesiz kaldığı için, mütalâa edecek kitabları olmadığından, dünyadan ümidini kesip, âhiret noktasından îman cihetinde, kendi nefsiyle olan mükâlemelerini, düşündüklerini çok defa (Ey nefsim, ey nefsim!) diye kaleme almış. Ne vakit o vaziyetten, o belâdan kurtuldu. Buraya geldi, altı ay zarfında oradaki altı gün kadar bir şey yazmadı. Zaten neşriyat yapmıyor. Ancak kendi nefsi için nota nev'inden kaydettiği mesâili, îman cihetinde vesveseye düşmüş bazı has dostlarının istemelerine binaen, güçlükle onlar alıp mütalâa ediyorlar. Yazdığı en mühim bir eseri, bir müdür, vesveseli ve onun hakkında muannid bir vâliye şikâyet tarzında vermiş, o muannid vâli tedkikatında, bu eserde ve bunun neşriyatında siyasete taallûk edecek bir cihet yoktur. Sırf mesâil-i îmaniyeye aittir, diye hakikatı anlamakla, o müdürü tekdir etmiştir.

 

            Hem hocamız tarîkat zamanı olmadığını, mütemadiyen dostlarına söylüyor. İmanı kurtarmak zamanıdır diyor. Buna delil dokuz senedir hiç bir kimseye tarîkat ta'lim etmemesidir. Yalnız mezhebi Şâfiî olduğu için, namazdan sonraki tesbihatı biraz fazlacadır. O fazlalıkta otuz üçer tesbihattan sonra mezheb-i Şâfiîde sünnet olan bazan on, bazan otuzüç  لآاِلَهَ اِلاَّ اللَّهُ  ve üç defa da salâvat okumaktan ibarettir. Hususî ibadetinde yanına hiç bir kimseyi bırakmaz, en has hizmetçisi de yanına giremez ve diyor ki: Ben şeyh değilim, ancak bir hocayım. Eskiden dünyaya karıştığım için günahlarım çoktur. Onlara istiğfar ediyorum diyor. Üstadımız hakkında ehl-i dünyanın ve ehl-i hüküm tarafından çok defa ne ile yaşıyor, diye endişekârâne soruluyor. Bu sual altında acaba başkaların hedeyi ve sadakalarıyla mı yaşıyor deniliyor.

 

            Elcevap: Bizler daimî hizmetindeyiz. Hiç bir kimsenin sadaka ve hediyesini ihtiyarı ile kabul etmez. Mecbur kaldığı zaman, mukabilini vermek suretiyle alır. Barla'da köy halkı az olduğundan

 

(Sh: B-297)

 men' edip kendini kurtarıyordu. Buraya geldikten sonra Barla gibi (ben bir şey istemiyorum) diye olan musırrâne redde muvaffak olamadı. Hatırları kırılmıyacak bazı dostların getirdikleri yemekleri bir kaç defa yedi. Sonra birden bire, hasta olmadığı halde iştihası tam kesildi. Bizim kanâat-ı kat'iyyemiz geldi ki, başkasının hediye ve sadakasını yedirmemek için, manevî bir ihtar ve bir itabdır.

 

            Evet iki sene evvel, bütün Ramazanda üç ekmek, bir okka pirinç ona ve dört kedisine kâfi geldiği gibi, bir sene evvel üç fırancala, bir Ramazan yine kâfi gelmişti. Bu Ramazan-ı Şerifte otuz günde, yarım okka yoğurtla, yarım okkadan daha az pirinç ve dört kuruşluk bir fırancala yediğini (yalnız bir iki kupa çay içimek ve iftar zamanında bir çay kaşığı bal yemek müstesna) başka bir şey yemediğini bizzat müşahede ettik. (Hâşiye)

 

            Hem daimî hizmetinde olan bir arkadaş Rüşdü Efendi, üç okkası beş kuruşa satılan ufak balıklardan güzelce kızartılmış üç tane getirmişti. Bunları üstadımıza yedirmek için ısrar etti. Hem Rüşdü Efendinin hâtırını kırmamak, hem de balıkları sevdiği için yedi. O balık yüzünden beş saat mütemadiyen sancı çekti. Bu sancı başladıktan üç saat sonra, Rüşdü Efendiye dedi ki: Hüsrev'deki paramdan balığın fiatını al, sancı devam ediyor, dediği halde balıkların fiatını almadığı için, iki saat daha devam ediyor. En nihâyet dedi ki: Aman parayı al, beni bu sancının verdiği azaptan kurtar. Rüşdü Efendi balığın fiatını aldığı dakika, sancı birden bire

 

 

(Hâşiye): Üstadımız has hizmetçilerinden başka, hiç kimseyi ithiyarı ile kabul etmez. Hattâ daimî hizmetinde bulunan, iki üçümüzün beraber bulunduğunu istemez. Şimdiye kadar hizmet edenlerden mâadâsını, beş on günde bir defa bile kabul etmez, geri gönderir. Eski zamanını düşünüp, şimde dahi siyasetle ve ahvâl-i âlemle münasebettâr olduğunu tevehhüm edenlerin, asılsız vehimlerini kat'î red edecek şu hâlidir ki, onüç sene evvel, günde belki dokuz gazete okurken, dokuz senedir biz şehadet ediyoruz ki, bir tek gazeteyi bile ne okudu, ve ne de okutturdu, ne istedi ve ne de arzu ettirdi.

 

                                                             

 Münavebe ile  Münavebe ile                                                                                                      Sekiz senelik

Yanında bulunan                                   Bir arkadaşı                                                             

            Re'fet                                           Bekir   

            Sekiz senelik hizmetinde bulunan                                                                             

              bir arkadaşı Barlalı Süleyman

Münavebe ile                           Münavebe ile

Yanında bulunan                          Yanında bulunan

 Süleyman Rüşdü                                    Husrev

             Barla'da daimî hizmetkârı

                        Mustafa Çavuş

 

(Sh: B-298)

kesildi. Biz üstadımızın halinden, vaziyetinden, bu acîb hâli aynen gördük. İşte Üstadımız hakkında, ne ile yaşıyor diyenler, hatâlarını tashih etsinler.

 

                                                            Bekir, Re'fet, Husrev, Rüşdü

 

232

وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

 اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّهِ وَ بَرَكَاتُهُ مِنَ اْلاَزَلِ اِلَى اْلاَبَدِ بِلاَ اِنْقِطَاعٍ

 

            (Hulûsi Bey'in mektubudur.)

 

            Eyyühe'l-Üstadü's-Said!

 

            Risale-i Nur şâkirdlerinin şahsiyet-i mâneviyelerinde en âciz, en zaîf ve en menfaatsız bir uzuv olmakla beraber, bu intisabın verdiği kuvvetle, manevî efradının dualarının ve kudsî himayelerinin himmetine ve Rabb-ı Rahîmin kerem ve inâyetine dayanarak, nail olduğumuz son nurlu âsârın mütalâa ve zavallı muhitimizdeki neşrinden mütevellid halis sürurumuza ve nihayetsiz mânevî duygularımıza tercüman ve lisan-ı acz ile hissiyatı izhara vasıta, başta muhterem ve çok müşfik ve aziz Üstada ve onun tevfîk-ı Hudâ ile en kıymetli muinleri ve Risale-i Nur şâkirdlerinin mânevî cisimlerinde daima fa'al ve nevvar nâkil ve nâşirleri olan kardeşlerimize şükran ve dua borcumuzu iblâğ etmek emel ve niyeti ile, şu arîzacığı yazmaya başlıyorum.

 

            Evvelâ ulvî ve gaybî kerametten bahs edeceğim: Mecmuatü'l-Ahzab'da Ercuze namındaki kaside-i mubareki (Fethi beyde) buldum. Birçok yerlerini okudum. Fazla tedkik edemedim. Ancak Sekine nâmı verilen ve İsm-i A'zamı tazammun eden altı isim  فَرْدٌ حَىٌّ  قَيُّومٌ حَكَمٌ عَدْلٌ  قُدُّوسٌ   Celle Celâlühü olarak buldum. Bu esmâ-i mübarekenin vird edilmesine müsaade ve ne suretle devam iktiza ettiğine emrinizi istirham ederim.

 

            Merhumun ceddimin Hazret-i Ali Radıyallahü anh Efendimiz hazretlerine ma'tuf ve evvelce arz ettiğim: (Kerâmâtül evliyâi hakkun) düsturunu tasdik sadedindeki kerâmât hadîsinin ifade

 

(Sh: B-299)

 edildiği bir zamanda, orada da bu mübarek eserin neşredilmiş  olması, cidden hayreti mucib olmakla beraber, işlerimizin tesadüfle alâkası olmadığını gösterecek küçük bir delil ve Risale-i Nur, mu'cize-i Kübrâ-i Ahmediye (A.S.M.) olan Kur'ân-ı Azîmüş-Şân'dan nebeân ettiği için, i'cazkâr hâdisât eksik olmıyacağına işarettir. اَلْحَمْدُ ِللّهِ هذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى

 

            Bu ulvî eserin sonuna Risale-i Nur şâkirdleri nâmına bu âciz talebenizin ismini koymakla, sıddîkınızın yazılmış ve yazılacak bütün Risale-i Nur lema'âtına karşı, tasdikte tereddüt etmeyeceğine işaret olduğunu, şükür ile karşıladım.

 

            Sûre-i Rahmân'daki  فَبِاَىِّ آلاَءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ   âyet-i celîlesindeki tekrarlar gibi, risale-i Nur'un mebde-i intişarından bu zamana kadar enva'-ı kerâmet ve gaybî i'caz izhar edilmekte ve bu feyizli hâdisat, Risale-i Nur şâkirdlerini gayrete ve himmete teşvik eylemekle beraber, onları mânevî silâhlarla teçhiz ederek, kuvve-i îmanlarını tezyide vesile olmaktadır.

 

            Allahu Zülcelâl Kur'ân-ı Kerîminde, Peyamber-i Zîşân hadîs-i Nebevîlerinde, Cihâryâr-ı Güzîn, Sahâbe-i Kirâm ve Âl-i beyt namlarına, Hazret-i Ali ve evlâdından Hazret-i Gavs kaside-i mübarekelerinde, fitne-i âhir zamandaki en mühim ve Kur'ânî harekete remz, delâlet, işaret, belki sarahatle parmak bastıklarını Risale-i Nur nâşiri, bütün eserlerinde gösterir ve derslerinde tekrar tekrar söylerse, tereddüt ve şübheye zerre kadar mahal ve hak kalır mı? Asla ve kat'â. Allâh 'ın ihsanına yüzbinler hamd ve şükürler olsun. Münasebet gelmişken tahdis-i ni'met maksadıyle mazhar olduğum, bütün acz ve noksanıma rağmen, gördürülmekte olan kudsî hizmetin şerefi, mânevî vahdetteki ihlâsın ikramı addedilmeye sezâ, gaybî himaye ve siyaneti, Risale-i Nur şâkirdleri kardeşlerime mücmelen arz ve iblâğ edeyim.

 

            l- Allâh 'a ma'lûm, çok kusurlarımı bilmeyen büyük ve küçük bütün halkın, hakkımdaki teveccühleri,

 

(Sh: B-300)

            2- İktiza ettikçe, soruldukça, münasebet geldikçe, pervasızca daima aldığım derslerden, öğrendiğim hakikatları söylediğim halde, bütün meslektaşlarımın hakkımda muhabbet göstermeleri ve cevap verememeleri,

 

            3- Ahkâm-ı dîniyece gücüm yettiği kadar mütâvaat gösterdiğimi bildiklerine ve gördüklerine rağmen, ekser meslek büyüklerimin hususiyyet ve gidişlerini beğenmediğim halde, alenen takdirlerini izhâr eylemeleri,

 

            4- Elâziz'de maddeten hayli uzakta bulunmaklığıma rağmen, Risale-i Nur feyzi menbaından nebeân eden lemaâtın, izn-i hakla ârızasız gelebilmeleri,

 

            5- Eski hocalarımın âsâr-ı Nuru bu âcizden dinlemeleri, vasıtamla okumaları,

 

            6- Elhamdülillâh buraya gelen Nurlu eserlerin, hususiyet ve mahremiyet kayıtlarına bir derece dikkat ederek, intişarına çalıştığım halde, yüzbin kere şükür ve minnet, ol Hâlik-ı Azîm'e, bir mâni ve şer zuhur etmemesi.. ilh...

 

            Açık, zâhir, bâhir ve kat'î bir himaye ve siyanet-i mâneviye neticesi ve Risale-i Nur şâkirdleri arasındaki hakikî ihlâs ve tesanüdün parlak bir tecellîsidir.

 

            Sun'î bir tevazu için değil, hakikatı ifade için derim ki, bundan evvel Sabri Efendi kardeşimize yazdığım küçük mektubumda da zikrettiğim vech ile, Risale-i Nur şâkirdleri vücud-u mânevîsinde, ancak küçük bir ayak parmağı kadar bir kıymeti olan bu bîçâre kardeşinizi, Hâlikımız bu günahkâr abdini nihayetsiz in'âm ve ihsanına lâyık görmüş ki: Risale-i Nur nâşirine bir talebe, Risale-i Nur şâkirdlerine bir kardeş, Kur'ân hâdimlerine bir arkadaş etmiştir. Arabî ve Fârisî bilmiyen, ilim ve medrese görmiyen bir âsi abdine, hikmet-i Samedâniyesiyle böyle bir ikramda bulunuşu, elbette bir hikmete müsteniddir, o da her halde Risale-i Nurla alâkadar olanlar arasındaki safvet ve ihlâs ile, Risale-i Nur'un ind-i İlâhîdeki derecesine ve hizmetin ulviyetine atf olunur.

 

(Sh: B-301)

            İşte Risale-i Nur şâkirdlerinden en gayr-ı nâfi bir uzva, misal olarak zikr edilen bu kadar açık himaye ve siyanet-i İlâhî vâki olursa, diğer münevver unsurlara ne derece ikram ve inâyet olacağı kıyâs olunabilir.

 

            Allâh 'ın inâyetine, Peygamberimiz Muhammed Mustafa Sallâllahü Teâla Aleyhi ve Sellem efendimiz hazretlerinin imdat ve ruhaniyetlerine istinâd ederek, Allâh  rızası için hizmete koşan, yekdiğerini mânevî ve uhrevî kardeş tanıyan, başta müşfik Üstad, yâni Risale-i Nur nâşiri ile onun şâkirdlerini   

فَاِنَّ حِزْبَ اللّهِ هُمُ الْغَالِبُونَ  { وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّقِينَ   âyetlerinin sırlarının tezahürü İnşâAllâh  karşılayacaktır.

 

            İktisad hakkındaki risale hem insanî, hem içtimaî, hem dînî, hem dünyevî çok güzel ahlâkî, çok hoş îmânî, çok değerli nurânî bir nasihatnamedir. Buradaki kardeşlerimizden bazılarının, âsâr-ı Nur hakkındaki ihtiyarsız şu sözleri, ne kadar yerindedir. Diyorlar ki: Bu mübarek eserlerden biri okununca, içimizden (bundan daha yüksek eser olamaz) dediğimiz halde, ikincisini dinlediğimiz zaman bakıyoruz ki, bu evvelkinden daha ulvi ve nurludur.

 

            Ben de diyorum ki: Ey ihvan! Risale-i Nur'un bütün cüz'lerinde öyle bir kuvvet var ki, yalnız birini dinlemeye, okumaya veya yazmaya muvaffak olan kimse, Allâh  tevfik verirse, îmanını kurtaracak hakikatları onda bulur. Çünkü her cüz'ün diğerleri ile mânen irtibatları vardır. Okuyana ve dinleyenlere sırran diyorlar ki: Bu okuduğun kitabda bizdeki hakikatların da uçları, kokuları, işaretleri var. Dikkat edersen görürsün, çalışırsan anlarsın, cüz'-i ihtiyarını bu emre sevk edersen Allâh  da muvaffakıyet verir. Bulur ve bilebilirsiniz.

 

            İhlâsa dair Yirminci, Yirmibirinci Lem'alar: Yirminci Lem'a muhtelif meslek ve meşrebde, mü'minler arasındaki rekabetkârâne ihtilâfların esbabını öyle bir teşrihtir ki, tavsif edebilmek için bu mübarek eseri aynen nakil eylemekten başka çare yoktur. Allâh  cümlemizi muhlis kullarından eylesin. Âmin...

 

(Sh: B-302)

            En az on beş günde bir defa okunması emir buyurulan Yirmibirinci Lem'a: Evrâd edinilecek kadar ehemmiyetlidir. Ma'lûmdur ki, kale içinden feth olunur. Bu günkü muvaffakıyete sebeb olan ihlâs kalkarsa maâzallah o zaman çok vahîm neticeler tevellüd eder. En büyük düşmanımız nefsimizdir. Onu susturmak için zannedersem şu ihtar kâfidir: (Ey nefs-i nâdân! Beni kandıramazsın. Mâdem ki, Peygamber-i azîmü'l-kadr bir Nebiyyullah olan Hazret-i Yûsuf Aleyhisselâm: وَمَا اُبَرِّئُ نَفْسِى اِنَّ النَّفْسَ َلاَمَّارَةٌ بِالسُّوءِ اِلاَّ مَا رَحِمَ رَبِّى  demiştir. Aldatamazsın, senden ve senin samimî yoldaşların cinnî ve insî şeytan, ehl-i bid'a ve ulemâ-i's-sû' şerlerinden Allâh 'a sığınırım.)

      Eski Said lisaniyle kaleme alınmış olan Yirmiikinci Lem'a: Zaleme güruhunun hücumlarına 

pek mükemmel müdafaa ve elyak ve âlâ bir cevaptır.     

فَاللّهُ خَيْرٌ حَافِظًا وَهُوَ اَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ

            Otuzbirinci Mektubun Yirmibeşinci Lem'ası: Maddî ve mânevî bütün hastalıklara mükemmel devadır. Altıncı devânın iki def'a yazılmasına merak ettim, hâtırıma geldi. Birden yirmi beşe kadar devaları topladım 325 oldu. Tekrar eden altı numaralı devayı da zam edince 331 çıktı. Söylenişte ve yazılışta ekseriyetle hazf edilen bu rakamlardaki kaldırılmış bin sayısını nazar-ı dikkate alırsak 1325 ve 1331'de İslâm âleminin başına gelmiş olan musibetlere, bu Lem'ada mahfî işaret bulunduğuna hüküm eyledim. Basiretli ve nurlu arkadaşların, daha mahfî hakâik çıkardıklarını ümid ediyorum. Eski talebenizden Hâfız Hüseyin Efendi'ye bu Lem'ayı babasının vefatından bir kaç gün sonra, arafe günü Hafız Ömer Efendi ile evine gitmek suretiyle okumak nasib oldu. Maddî ve manevî hastalıklarına ilâç veren hekim-i hâzık Aziz Üstada çok dua etti. Bu mübarek eserin, bu zat üzerindeki te'sîrini şöyle telhis edebiliriz. Ehibba ve arkadaşlarından hastalığını soranlara, çok mükemmel bir ilâç buldum. Doktorlara ilâç parası vermekten

 

(Sh: B-303)

 elhamdülillâh  kurtuldum. Günden güne iyi oluyorum diyormuş. l7 Zilhicce 1353.

 

                                                                                    Uhrevi kardeşiniz

                                                                                    ve âciz talebeniz

                                                                                         Hulûsi

 

233

            (Risale-i Nur şâkirdlerinden Kuleönlü Hacı Osman'ın bir fıkrasıdır.)

 

            Muhterem Üstadım!

 

            Risale-i Nur'u bir kaç seneden beri dinleyip, binde bir almış olduğum mânevî yaralarıma bir ilâç vazifesi görüyordu. Fakat hastalara aid Yirmibeşinci Lem'a ve ihtiyarlara ait Yirmialtıncı Lem'ayı Mustafa ve arkadaşlarımla beraber okuyup kemâl-i şevk ile dinledim. Bakıyorum ki vücudumdaki yaralara güzel te'sir ediyor, arkadaşlarıma dedim: Mâdem Risale-i Nurun te'siri bu kadar kuvvetlidir, ben yazmaya karar verdim, fakat hiç okuyup yazmam yok ki, böyle kıymettar Risale-i Nur'a yardım edeyim. Mâdem kalemim yok, beni hizmetçi ve postacı olarak tayin ediniz, diye müteessirane söyledim.

 

            O gece rü'yamda, kendimi ölmüş ve yıkanmış olarak kabre bıraktılar. Haşir zamanı gelip kabirden kefen ile başım açık, ayaklarım yalın olarak kalktım. Korkarak memleketimize gelirken, büyük bir köprüye yolum uğradı. Köprünün iki tarafında iki nöbetçi vardı. Birinden geçip, diğeri hemen beni yakaladı, acaba nereye götürecek diye, bütün vücudum titriyordu. Biraz gittikten sonra köprü bitmeden üstadıma beni teslim etti. Üstadım beni yıkayıp bıraktı.

 

            Sonra asker olarak bir câmiye bütün ahâli toplandı. Bir asker geldi bana dedi: Seni büyük bir kumandana hizmetçi tâyin ettiler, gideceksin, ben dedim: Benim gibi süflî bir nefer, nasıl o müşirin yanında hizmetçilik eder. İtiraz ettim. Yine tekrar etti, gideceksin.

 

(Sh: B-304)

 Ben korkarak gittim, baktım ki, orada Üstadımı görünce mesrûrâne sevindim. Bana dedi: Arkamdan gel. Yüksek bir saraya çıktı bana dedi, bu ufak hizmetleri gör. Ben düşünmekte iken, Barla'lı Süleyman Efendi geldi, beraber bulunurken, Üstadım güzel bir gül bahçesine gitti. Ve orada bir küçük genç oturur, bana dedi sen bu gence hizmet edeceksin dedi. Hemen uyandım.

 

            Ey kardeşlerim: Mâdem Üstadım bende bir şey yok, ben yalnız tayin olduğum cevahir dükkânından herkesin ihtiyacı var olduğunu ve Kur'ân'ın dellâlı olduğunu sekiz-dokuz senedir ilân ediyor. Biz Risale-i Nur'ları yazmak, okumak ve dinlemek için herkesin ihtiyacı var, onun için ey müslümanlar! Mânevî yaralarınıza ilâç ararsanız Risale-i Nur'da vardır. Yazın, okuyun, îmanımız o kadar teâli edecektir. Hiç şüphe etmeyiniz. Mübarek iki ellerinizden öperim ve bayramınızı tebrik ederim.

 

                                                                                    Elhubb-u fillâh

                                                                            Câhil  ve âciz talebeniz

                                                                                       Hacı Osman


    Dua hazinesi4

  • Genel Moderatör
  • ***
  • İleti: 12603
  • Konu: 1972
  • Allâh ım bizi affet
  • Çevrimdışı
BARLA LÂHİKASI
« Yanıtla #28 : 04 Ocak 2011, 17:47:08 »
234

            (Âhiret hemşirelerimizden ve Risale-i Nur talebelerinden Müzeyyene'nin fıkrasıdır.)

 

            Muhterem Üstadım!

 

            Şu fâni dünyanın elemlerine gark olan gözlerim, sizin feyizli, nurlu Sözlerinize ve te'sirli ve şifalı risalelerinize, can u gönülden merbut oldukça ve okudukça, risaleleriniz ne kadar büyük bir mürşid olduğunu hiç bir şeyle tarif edemem.

 

            Evet şu dünyaya, şu zamana çöken zulmet ve gaflet perdelerini Sözleriniz yırtıyorlar, parçalayıp o zulmeti ve gafleti dağıtıyorlar. Hangi akıl var ki, hakikat perdesini görüp de, o hakikat perdesinde nur-u Hakikat parlarken, onlara gözünü yumup, zulmet perdesine atılmış olsun. Ben de inşâAllâh  zulmete atılmam. Artık güçlükle bahtiyar olup da tekrar bedbaht olamam.

 

(Sh: B-305)

            Üstadım, ben sair kardeşlerim gibi sizden bizzat ders almaktan mahrumum. Fakat haftada veya bir ayda, alî Sözlerinizden gıyabî bir ders alıyorum. Tasavvuru ile dinliyorum. Gûya bizzat sizden ders alıyorum. Bütün gün ehl-i İslâmın selâmetini ve şu hâlimin zulmetten nura dönmesini, siz başta ve önde, biz arkada Cenâb-ı Hakk'a yalvaralım. Cenâb-ı Mevlâm hayırlısıyla ihsân buyursun. Fazla söylemeye lisanım, aczim, kusurum bırakmıyor. Kusurumuzu Üstadımıza itiraf ediyorum.

 

            İnşâAllâh  risalelerin te'siri ile bir gün olur da, müstakim Lütfü Efendi gibi ehl-i takva kardeşlerimiz misillû biz dahi gayr-ı ihtiyarî ve istemiyerek işlediğimiz ahvalden Sözlerinizin irşadı ile kurtuluruz. Zekâi kardeşimizden On Yedinci Söz, On Sekizinci Mektub, Yirminci Mektub ve Otuzüç Pencereli nurlarla parlayan kıymetli risaleleri aldık. Mütalâa ediyoruz. Hakikî Üstadımız olan Hazret-i Kur'ân elimizdedir.

 

                                                                                    Müzeyyene

 

235

            (Müzeyyene'nin diğer bir fıkrası.)

 

            Üstadım!

 

            Kıymettar risalelerinizi okuyan, elbette kilitli sandık içinde münevver kalan sönük kalbleri, gümüşten yapılmış, altın ile yaldızlanmış birer anahtar hükmündeki risalelerle açtığına ve kalbinin kurtulmasına ve parlamasına binaen kemal-i memnuniyetle Cenâb-ı Mevlâ'ya şükürler ve risalelerin intişarına çalışanlara teşekkürler etmemek kâbil değildir. Ah vefasız dünyanın telâşesi ve elemi ve kederi beni nurlara hizmetten alıkoyuyor. Hakkıyla çalışamadığımdan ve kardeşlerim gibi nurlara hizmet edemediğimden kalbim öyle muazzeb oluyor ki, tarif edemem. Bu günlerde dediler ki, afv varmış, Üstad İstanbul'a gidiyormuş demeleri ile, bir cihette memnun oldum ki, Üstadım esaretten kurtuldu. Ve bir cihette zannettim ki bütün Atabey'in dağları başıma düşüyor, müteessir oldum. Afvınıza ve bedbaht insanların eziyetinden kurtulmanıza

 

(Sh: B-306)

teşekkürlerle beraber tebrik ediyorum. Fakat bu nurlu ve kıymetli risalelerin sahibi bizden uzaklaşmasına gönül razı olmuyor. Barla dağlarında bizi ve bu etrafı nurlandıran, bizlerden uzaklaşmamalı. Uzaklaşmasını kim arzu eder, Barla çok bahtiyardır ki, en evvel ve her vakit, o taze ve şirin risaleleri herkesten evvel, bizzat şifahen Üstaddan işitebilirler.

 

                                                                                    Müzeyyene

 

236

بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

 اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّهِ وَ بَرَكَاتُهُ

            (Gayyûr, zeki, ciddî, sıddîk, hakikî kardeşlerim Hoca Sabri Efendi, Hâfız Ali!

 

            Bu Cuma günü gündüz, rahatsızlığımdan dolayı biraz yatmıştım. Rü'yaya benzer, fakat rü'ya değil; hayâlen gördüm ki, Sabri karşıma çıktı, arkasında Hâfız Ali. Sabri bana diyor: "Üstadım! İnâyât-ı seb'a nâmıyla beyan edilen büyük inâyetler varken, Onuncu Söz'deki cüz'î inâyete bu kadar ehemmiyet vermenin sebeb ve hikmeti nedir?" dedi çekildi. Sonra kalktım, düşündüm; dedim ki, "Isparta'ya yazdığım mektubu Sabri okumuş veya okuyor, hararetli yazışımdan bana acıyarak benden sual etmek istemiş." Her ne ise. Ben de Hulûsi'den sonra birinci muhatabım olan Sabri'ye derim ki, (Hâfız Ali de dinlesin):

 

            Bu Onuncu Söz'deki cüz'î inayete ziyade ehemmiyet verdiğimin üç hikmeti var:

 

            Birincisi: Onuncu Söz'ün kıymeti tamamıyla takdir edilmemiş. Ben kendi kendime hususî, belki elli defa mütalâa etmişim ve her defasında bir zevk almışım ve okumaya ihtiyaç hissetmişim. Böyle bir risaleyi bazıları bir defa okuyup, sâir ilmî risaleler gibi yeter der, bırakır. Halbuki bu risale ulûm-u îmaniyedendir. Her gün ekmeğe muhtaç olduğumuz gibi, o nevi ilme her vakit ihtiyaç var. Bu risaleye nazar-ı dikkati ehemmiyetle celbetmeyi ruhum arzu ediyordu. Lâkin, elimden bir şey gelmezdi. Cenâb-ı Hak merhametinden bir işaret

 

(Sh: B-307)

verdi. O işerat ne kadar gizli ise, benim o ciddî arzuma mutabık geldiğinden çok ehemmiyetli görünüyor.

 

            İkincisi: Bilirsiniz uzak yerlerden, bazı beş günlük yoldan bir zât bizi görmek ve uhrevî bir istifade etmek için gelir. Halbuki vaziyetim bir kaç saatten fazla onunla görüşmeyi müsaade etmiyor. Halbuki, o misafire risalelerin kıymetini göstermek, onu onlardan istifadeye sevk etmek, hem muhtaç olduğu kuvvet-i îmana ve kuvve-i mâneviyeye yardım etmek için, bir kaç gün lâzım. Çünki, risalelerdeki kuvvetli bürhanlara herkes yetişemiyor, tamamıyla kavramıyor. Ruhum çok arzu ediyordu ki, kısa, hafif bir vesile elime geçip, biçâre misafirlerin zahmeti beyhude gitmesin. Fakat kerâmetim yok, elimden bir şey gelmez. Yalnız misafirlerin niyet ve ihlâsına itimad edip onların mükâfatını rahmet-i İlâhiyeye havale ediyordum. İşte Cenâb-ı Hak evvel İşârâtü'l-İ'câz'da, sonra Onuncu Söz'de çabuk kanaat verecek ve risalelere itimad ettirecek bir eser-i inâyet ihsân etti. Hakikaten benim için çok kolay oldu. Ben de çok rahat ettim ve çok zatlara az bir zamanda kuvve-i mâneviyye ve Kur'ân-ı Hakîmin hakkaniyetine göz ile görünecek emâreler gösteriyordum. Hattâ çok muannidlerin inadı kırıldı. Çok dinsizler de, onunla îmana geldiler. Fakat İşârâtü'l-;İ'câz'daki îzahı bir, iki , üç saat bitmiyordu. Ben de yoruluyordum. Cenâb-ı Hakk kemâl-i rahmetinden daha kolay, İşârâtü'l-İ'câz'ın iki saatte verdiği faideyi Onuncu Söz iki üç dakikada aynı faideyi verdi. Bu zamanda göz ile görünecek gayet cüz'î bir eser-i inâyet, mânevî büyük kerâmetlerden daha te'sirlidir. İşte bu cüz'î eser-i inâyet, hem bana, hem sizin gibi kardeşlerime bir kolaylık te'min ettiği için, ziyade ehemmiyet verdim. Mâdem bu Sözdeki tevafuk bize ve  misafirlere çok faidelidir ve hayırlı neticeler verir, elbette içinde bir inâyet var. Âdî olsun, yüz emsali bulunsun yine bize fevkalâde bir inâyet, bir ikrâm-ı Rabbânîdir.

 

            Üçüncüsü: Bilirsiniz ki, fazla iştigâlâttan yorgun düşmüş bir fikir, kendini eğlendirmek, istirahat etmek ister. Biz meşgul olduğumuz pek derin, pek geniş, pek ciddî olan hakâik-ı Kur'âniye ve îmaniye,

 

(Sh: B-308)

 fazla meşguliyetimizden gelen yorgunluğu tahfif edecek ve yorgun fikrimizi neş'elendirecek ve eğlendirecek tevâfukat nevinden, lâtif bir san'at-ı bediiye suretinde bir lûtfunu gösterdi.

 

            Hem o lâtif ve hafif ve mahbub ve câzibedar tevâfukattaki inâyet, bir anahtar hükmüne geçip, Kur'ân'ın bir hazine-i esrarına bir nevi rehber olduğu için ziyade ehemmiyet verdim. Yoksa hizmetimize terettüb eden ve yardım eden, inâyet-i Rabbâniye o kadar çoktur ki, eğer saysam binden geçer, Şu Onuncu Söz'ün hurufatındaki sır, hiç kimsenin sun' ve ihtiyarıyla olmadığını herkes tasdik ettiği için, daha ehemmiyetli göründü.

 

            Fakat ben mutlak işarete ehemmiyet verdim. Lâkin tafsilâtını ehemmiyetle tedkik edemedim. En iyi bir tarzda beyân edemedim. Bir-iki saat zarfında nota nev'inden işaretler koydum. Birinci defaya itimad edip daha tedkik etmedim. Halbuki, tâbiratımda bazı kusur var, fehmi işkâl eder. Isparta'daki kardeşlerimiz maksadı anlamamışlar, hakları var. Çünki, o ibare o maksudu ifade edemiyor.

 

            Mâdem öyledir, bu sözün lâtif tevafukat-ı harfiyesindendir ki, (mebhasındaki) hem sahifenin yirmiiki olmak itibariyle, yazı bulunanların yerinde (yarısından ziyade yazılı bulunan sahifelerin) hakikî ve itibarî satırlarına ve baştaki yaprağın cild üstünde isminin iki satırı ilâvesiyle bin üçyüz kırk iki (1342) ilh... Hem o mebhasdaki bu cümle, hem âhirdeki beyaz sahifeyi saymak cihetiyle altmış altı olup baştaki âyetin melfuz (altmış altı) hurufuna tevâfuk ediyor. Birinde, âhirdeki iki beyaz sahifeyi saymak cihetiyle (altmış yedi) olup baştaki âyetin melfuz altmış yedi hurufuna tevafuk ediyor. O âyet Sûre-i ihlâsın hurufatına, hem Lafzullah'ın makam-ı ebcedîsine tevâfuk ediyor, denilmeli. Biz bir nüshayı öyle yaptık, size gönderiyoruz. Yanınızdaki nüshaları ona göre yap. Eğridir'deki nüshaları da öyle yapınız.

 

                                                                                          اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى

 

                                                                                                Kardeşiniz

                                                                                                Said Nursî

(Sh: B-309)

237

بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

 اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّهِ وَ بَرَكَاتُهُ

 

            Aziz, ciddî, sıddık kardeşlerim, hizmet-i Kur'âniyede samimî ve kuvvetli arkadaşlarım Sabri, Husrev, Ali, Re'fet, Bekir, Lütfü, Rüşdü!

 

            Cenâb-ı Hakk'a hadsiz şükür olsun ki, sizleri hududsuz bir sahrâ-yı hakikatta bana  enis arkadaş ve yoldaş vermiş. Bu acib sahradaki hareket ve sülûk, bazan pek ince ehemmiyetsiz görünen bir şeyde mühim istifadeler edilir. Onun için zâhir nazarda mâlâyâni zannedilen bazı mes'elelerde, fazla tâkip ediyorum. Ve ziyade nazar-ı dikkatinizi celbediyorum. Ezcümle; Onuncu Söz'deki elif tevâfukatı, mühim bir mes'ele gibi nazar-ı dikkatinize gösteriyorum. Bunun sırrı şudur ki:

 

            Bir iltifât-ı hâssaya gizliden gizliye bir işaret bulunduğunu kat'î hissettiğim için, ihtiyarsız olarak kemâl-i sürur ve ferahımdan taşkıncasına bağırarak, "Aman geliniz siz de görünüz" diyorum. Evet nasıl ki, bir padişahın has bir ednâ işaretine mazhar olmak, kanun-u umûmiyle bir müşiriyyet teveccühünden fazla medar-ı sürurdur. Öyle de, Hâlik-ı Zülcelâl'in hususî iltifatını îmâ eden en gizli bir işarete, yüz bin can olsa ve feda edilse ve yüz bin sene ömür var ise, o yolda sarfedilse yine ucuzdur.

 

            İşte bu sırdan gelen sürurun verdiği cezbekârâne taşkınlıkla, dikkatsizlere mâlâyâni ve israf sayılan böyle tevâfukata dair bahisler açıyorum. İşte bir bahis daha açacağım.

 

            Onuncu Söz, Kur'ân'ın bir sülüsünü inkâr etmek niyetiyle, haşr-i cismanîyi resmen millet içinde inkâr etmek fikrinde bulunan zındıkları susturmakla, hârika bir şu'le-i İ'câz-ı Kur'ânî'yi gösterdiği gibi, daha müteaddid emâreler ile, mânevî İ'câz-ı Kur'ân hesabına fevkalâde bir mahiyeti bulunduğunu icmâlen hissetmiştik. Ve şimde yeniden tekrar Onuncu Söz'e nazar-ı dikkat-i âmmeyi celbetmek için, ihtiyarsız olarak onunla meşgul edildim ve baktım.

 

(Sh: B-310)

            Bu def'a lâfzullahın en birinci harfi olan elif, Onuncu Söz'de öyle bir tevafuk gösterdi ki, kat'iyyen tesadüfe havale edilmediği gibi, başka emâreler ile o tevafukta gaybî bir işareti kat'iyyen hissettim. Sonra işaretlerini koydum. Hem işarete medâr olmak için hârikulâde olmak lâzım değildir. Çünki, çok âdi perdeler içinde mühim işaretler verilir, ehli anlar.

 

            Mâdem işâret-i gaybiye var; elbette tesadüf içinden kaçar, daha hükmedemez, en cüz'î rakamları da o işarete mâledilir. Mâdem mecmûunda işaret var, bütün eczâsı o işaretin hikmetine tâbidir, tesadüf orada oynayamaz. Hatta yirmi dokuzuncu sahifede Üçüncü Hakikattaki elif sayılmamak lâzım gelirken, sehven saymıştım. Sonra anladım ki, bana saydırılmış. Baştaki Onuncu Söz kelimesi ile, şu Üçüncü Hakikat ikisi sahife başında bulundukları için, hakları sayılmaktı. Onların sâir arkadaşları sahife rakamları gibi bazı vazifeyi gördürmek için bir cihette saymak işareti olarak haberim olmadan bana yazdırılmış. Her ne ise... Kendimin tereddüdü için değil, çünki, kat'î kanaatım gelmiş. Belki başkasının şüphe ve tereddüdünü izale için bazı muvâzeneler yaptım:

 

            Onuncu Söz'ün âhirinde yazıldığı gibi, altı yüz sahifeden ziyade bir mübarek kitabın tevâfukatı yüz yirmi beş çıktı. Üç yüz elli sahifeden ibaret diğer bir kitabı yine saydım. Elli tevafuk çıkmadı. Yine eskiden kendi te'lifâtım Türkçe ve Arabî olan ikiyüz seksen sahifeten ibaret bulunan kitabın eliflerini saydım, tevafukatı kırkı tecavüz etmedi.

 

            Demek bu Onuncu Söz'de ve İşârâtü'l-İ'câz'daki ekseriyet-i mutlakanın tevafukatı, gizli bir işaret-i gaybiyeyi tazammun ediyorlar. Mecmûunda işâret bulunsa yeter. Her cüz'ünde işareti göstermek lâzım değildir, fakat her cüz işaretin malıdır ve onun hikmetine tâbidir. Size acele edip, en evvelki işaret olunan nüshayı göndermiştim. Az hâşiyeleri sonra ilâve ettik. Bu def'a Süleyman Efendi ile gönderilen nüsha ile mukabele ediniz, tekmil ediniz ve Halil İbrahim Efendi ile gönderilen nüsha ile, yine bu nüsha ile mukabele ederek, sonra Âsım Bey'e gönderiniz.

(Sh: B-311)

            Bu def'aki Hulûsi Bey'in mektubunu size gönderdim. İşaret ettiğim iki kavs içerisinde bulunan kısım, Yirmi Yedinci Mektub'un Dördüncü Zeylinde yazılacak. Kavslar hâricinde bulunan ve üzerlerine kırmızı çizgi çekilenler yazılmayacaktır. Hafız Ahmed ve Mehmed Celâl ve Hafız Veli gibi kalbi cezbeli dostlarıma ve tarîk-ı hakikatta sâir kardeşlerimize selâm ediyorum. Hafız Veli ile çendan geç görüştük, fakat Hafız Veli'nin burada Mehmed Usta isminde, o senelik hâlis bir dostu bulunduğundan ve o Mehmed Usta benim sekiz senedir tarîk-ı âhirette gayet ciddî bir kardaşım olduğundan, Hafız Veli'ye de o münasebetle eski dost nazarıyla bakıyorum. O bana mektup yazmaştı; vakit bulamıyorum ki, mektubuna cevap vereyim. Ehl-i Kalb için bazan sükût dahi bir konuşmaktır.

 

                                                                              اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى

 

                                                                                    Kardeşiniz

                                                                                    Said Nursî

 

Kardeşlerim, afvedersiniz, bu intizamsız perişan mektubla sizinle konuşmak istemiyorum. Fakat müteaddid işlerle ve tedkikatla meşgul olduğumuz anda, sür'atli bir surette fikrimizin bir köşesiyle yazdık. Keçeli kâtibin hâli mâlûm. Kafasını başka yerde bırakmıştı, mektub perişan oldu, onun için kusura bakmayınız.

 

            Tevafuktaki müdahale-i gaybiyeyi bir mektupta size böyle bir temsil ile beyân etmiştim Meselâ, benim avucumda nohut, leblebi, üzüm, buğday gibi maddeler bulunsa, ben onları yere atsam, üzüm üzzüme, leblebi leblebiye karşı sıralansa, hiç şübhe kalır mı ki, elimden çıktıktan sonra, gaybî bir el müdahale edip sıralamasın. İşte hurufât ve kelimât o maddelerdir, ağzımız o avuçtur.

 

238

بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

 اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّهِ وَ بَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَآئِقِ اَيَّامِ الْفِرَاقِ

 

            Aziz, sıddık, muhlis, hâlis kardeşim!

 

            Evvelâ: Sizin bayramınızı ve nurlarla ciddî iştigalinizi ve daima birinciliği Nur dairesinde ve sadâkatinde muhafaza etmenizi, bütün ruh u canımla tebrik ederim.

(Sh: B-312)

            Sâniyen: Hiç merak etme, seninle muhabere ma'nen devam eder. Bütün mektublarımda "Aziz sıddık kardeşlerim" dediğim zaman muhlis HULغSİ saff-ı evvel muhatapların içindedir.

 

            Sâlisen: Nurlar pek parlak ve galibane fütuhatı geniş bir dairede devam ediyor. (Sırran tenevveret) sırrıyla, perde altında daha ziyade işliyor. İki makine, bin ve beşyüz kalemli iki kâtip olmasıyla, inşâAllâh  zemin yüzünü de ışıklandıracak derecede ders verecek.

 

            Kardaşım ben de senin fikrindeyim ki, Nur Hizmeti için, Kader-i İlâhî seni gezdiriyor. En muhtaç yerlere sevk eder. Hususan o havali, memleketim. Güzel levha-i hakikatın hâhikalarına geçirmek için, nur şâkirdlerine gönderdik. O civarda nurlarla alâkadar zâtlara selam.

 

                                                                              اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى

 

                                                                                    Seni unutmayan

                                                                                    Hasta Kardaşınız

                                                                                    Said  Nursî

Biraderzadem Nihad'ın gözlerinden öperim.

O da babası ile beraber daima duamdadır.

 

239

            (Mes'ud'un garip bir fıkrasıdır.)

 

            Kamer yeni tulû' ettiği esnada, onun aydınlığına ve gecenin serinliğinde, arpanın yumuşaması hasebi ile orak biçmekte iken, kamerin güzelliğine ve şeffaflığına bakarak ve oraığın bitmemesi, nurları yazmaktan mahrum kaldığımı tahassürâne ve me'yusâne düşünmekte iken, bilmem iğfalât, bilmem tulûat, hâtırıma gelen şu sözü söyledim: (Ya Rabb! İsmim Mes'ud, kendim bîsud, çok çalıştım olamadım mes'ud) dedim ve arpa biçmeye devam ettim. Aradan bir müddet geçtikten sonra yattım. Menamda dediler ki: (Bırakma Üstadın Said'in eteğini, eyler seni mes'ud). Derhal uyandım, ay hemen kaybolmak üzere. Derhal (Ya Rabb! ben saadet-i dünyeviye istemedim, tevbekâr oldum) saadet-i uhreviyemin, sizin duanızla olacağı telkin edilmiştir ve duanıza muhtacım. Bendenizi duadan dirîğ buyurmamanızı temenni eder, el ve ayaklarınızdan öperim Efendim hazretleri.

 

                                                                                                Mes'ud  (R.H.)

 

(Sh: B-313)

240

بِاسْمِهِ  وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

            Aziz Kardeşlerim!

 

            Bilmukabele bayramınızı tebrik ederim. Sıhhatimi soruyorsunuz. Buranın çok şiddetli kışı ve odamın çok soğuğu ve üç hazin gurbetin te'siri ve üç asabî hastalığın sıkıntısı ve bütün bütün yalnızlık ile, kabil-i tahammül olmayacak çok zahmetlere mâruz olduğum halde, Hâlikıma hadsiz şükür ederim ki: Her derdin en kudsî dermanı olan îmanı ve îmân-ı bilkaderden kazâya rızâ ilâcını imdadıma gönderdi. Tam sabır içinde, tam şükür ettirdi.

 

                                                                                                Kardeşiniz

                                                                                                Said Nursî

(Sh: B-314)

                        M E K T U B A T ' T A N

 

                        ÜÇÜNCÜ MEKTUBUN BAŞ KISMI

 

بِسْمِ مَنْ تُسَبِّحُ لَهُ السَّموَاتُ  بِكَلِمَاتِ الَنُّجُومِ وَالشُّمَوسِ وَاْلاَقْمَارِ وَالسَّيَّارَاتِ

 اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَعَلَى اِخْوَانِكُمْ  وَ رَحْمَةُ اللّهِ وَ بَرَكَاتُهُ بِعِدَدِ النُّجُومِ فِى السَّمَوَاتِ

            Aziz kardeşim ve sevgili arkadaşım.

 

            Şimdi yüz tabakalık fıtrî bir sarayın, en yukarı menzilinde bulunuyorum. Sen de mânen burada hâzır ol. Bir parça sohbet edip konuşacağız. İşte kardeşim.

 

            Evvela: Evvelki mektubumda, bütün Sözlere dair suâl etmiştim ki: İçlerinde cerh edilecek hakikatler var mı? Ve yahud avâma izharı muzır şeyler bulunuyor mu? Yoksa yalnız Otuz İkinci Sözün Üçüncü Maksadı için değildi.

 

            Sâniyen: Sana (Nokta) risalesini gönderiyorum. Acîbdir ki, Eski Said'in kuvvet-i ilmiyle, nazar-ı aklıyla anladığı ve gördüğü hakikatları, senin kardeşin şuhud-u kalbiyle, nur-u vicdanla gördüğüne tevâfuk ediyor. Yalnız bazı cihetlerde noksan kalmıştır ki: Yirmi Dokuzuncu Söz'de tekmil edilmiş. Hususan âhirdeki remizli nükte ve o remizli nüktenin sırrı beyanında, çok hikakatlar noktada yoktur. Yirmi Dokuzuncu Söz'de vardır. Fakat birbirinden çok uzak bu iki Said'in aklı, kalbi, bu derece ittifakı acîbdir.

 

(Sh: B-315)

            Sâlisen: Şeyh Mustafa'ya selâmımı tebliğ ile beraber de ki: Yazdığın (Kader) sözü beni çok memnun etti. Duâ ile kardeşlik hakkını edâ ettiğin gibi, bunun yazmasıyla talebelik, hukukunu dahi kazâ ettin. Allâh  senden râzı olsun. Yazdığını Abdülmecid'e gönderiyorum. O yüzlerce adama okutturacak, herbirisinden sevap sana gelecek.

 

            Râbian: Kardeşimiz Abdülmecid'e bir mektupla bazı Sözler'i gönderiyorum. Sen gayet emniyetli bir tarzda postaya ver, adres: "Ergani-i Osmaniyede esnafdan Vanlı Şehabeddin Efendi vasıtasıyla Vanlı Abdülmecid Efendiye" bu adresi yeni hurufla mektuba ve emanete yazınız.

 

            Hâmisen: Bundan sonraki Hâmisen kısmı Mektubat'ın Üçüncü Mektubu olarak 15 ci sahifede mevcuttur (bu mektubun sonunda).

 

            Çu Lâ ilâhe illâ hû, beraber mizened herşey, demadem cuyedent.

            Ya hak seraser cûyedent yâ Hay.

 

                                                                              اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى

 

                                                                                    Kardeşiniz

                                                                                    Said Nursî


    Dua hazinesi4

  • Genel Moderatör
  • ***
  • İleti: 12603
  • Konu: 1972
  • Allâh ım bizi affet
  • Çevrimdışı
BARLA LÂHİKASI
« Yanıtla #29 : 04 Ocak 2011, 17:52:16 »

242

 (MEKTUBAT'da) On Sekizinci Mektubun başı ve ikinci Mes'ele-i mühimmedeki suâlinin cevabına bir zeyildir.)

 

بِاسْمِهِ  سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

 اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّهِ وَ بَرَكَاتُهُ

 

            Aziz, sıddık, muhlis kardeşim Hulûsi Bey!

 

            Suallerinize dair bir cevap yazmıştım. Kardeşimiz Husrev bir izah istedi, o zât ruhen size benzediği için, onun istizahına sen de iştirâk ettiğini tahayyül ettim. Bu zeyli yazdım, size gönderdim.

 

            Hem kerâmet-i Gavsiyenin birinci satırına dair bir parça gönderildi, onun âhirine yazarsınız. Hem kerâmet-i Gavsiye ile münasebettar, bir nükte-i Kur'âniyeyi gönderdik. Meşrebimize

 

(Sh: B-316)

muhalif olan, bu izhâr-ı esrara beni sevk eden mânevî ihtar ile kardeşlerimizin sa'ye ziyade şevk ve gayrete gelmelerine bir vesile olmasıdır.

 

            Hakikaten bir vakit fütur gledi, tevafuk çıkdı, şevki tazelendirdi. Bir zaman yine fütur baş gösterdi, kerâmet-i Gavsiye çıktı, gayreti çok ziyadeleştirdi. Ben bu hâletten anladım ki; izhârından hizmetimize zararı yok, olsa olsa nefsime zarardır. Zaten nefsim hizmete fedâ olmağa hâzırdır. Başta muhterem pederiniz Fethi Bey, Hoca Abdurrahman, Kemaleddin, Ömer Efendi olarak risalelerle alâkadar olan zatlara selâm ve duâ ediyorum ve duâlarını istiyorum.

 

                                                                                    اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى

                                                                                    Kardeşiniz Said

 

            (Hulûsi'nin ikinci suâlinin cevabına bir zeyildir.)

 

            Suâl: Muhyiddin-i Arabî vahdetü'l-vücud mes'elesini, en yüksek bir mertebe telâkki ettiği gibi, ehl-i aşk bir kısım evliyâ-i azîme dahi ona ittiba etmişler, bu mes'elenin en yüksek mertebe olmadığını, hem hakikî olmadığını, belki bir derece ehl-i sekir ve istiğrakın ve eshab-ı şevk ve aşkın meşrebi olduğunu diyorsun. Öyle ise muhtasaran, sırr-ı veraset-i Nübüvvetle ve Kur'ân'ın sarahatiyle gösterilen tevhidin yüksek mertebesi hangisidir? Göster.

 

            Elcevap: Benim gibi, hiç ender hiç âciz bir bîçârenin kısa fikriyle, bu yüksek mertebeleri muhakeme etmek, yüz derece haddimin fevkındedir. Yalnız Kur'ân-ı Hakîmin feyzinden gelen, gayet muhtasar bir iki nükte söyliyeceğim. Belki bu meselede fâidesi olacak.

 

            Birinci nokta: Vahdetü'l-vücudun meşrebine ve saplanmasına çok esbab var, onlardan bir ikisi kısaca beyan edilecek.

 

            Birinci sebeb: Mertebe-i Rububiyetin hallâkıyetini âzamî derecesinde zihinlere sığıştıramadıklarından ve sırr-ı Ehadiyetle, her şeyi bizzat kabza-i Rububiyetinde tuttuğunu ve her şey kudret ve ihtiyar ve iradesi ile vücud bulduğunu, kalblerine tam yerleştiremediklerinden,

 

(Sh: B-317)

her şey  odur  veyahut veya hayaldir veya tezahüriyetidir veya cilveleridir diye, kendilerini mecbur bilmişler.

 

            İkinci Sebeb: Firakı hiç istemiyen ve firaktan şiddetle kaçan ve ayrılıktan titreyen ve bu 'diyetten cehennem gibi korkan ve zevalden gayet derecede nefret eden ve visâli ruhu ve canı gibi seven ve kurbiyeti cennet gibi, hadsiz bir iştiyak ile arzulayan (aşk sıfatı) her şeydeki akrebiyet-i İlâhiyenin bir cilvesine yapışmakla firak ve bu'diyeti hiçe sayıp, lika ve visâli daimî zannederek, لاَ مَوْجُودَ اِلاَّ هُوَ   diye, aşkın sekriyle ve o şevk-i beka ve lika ve visâlin muktezasıyla, gayet zevkli bir meşreb-i hâli, (vahdetü'l-vücudda) bulunduğunu tasavvur ederk, müdhiş firaklardan kurtulmak için, o (vahdetü'l-vücud) mes'elesini melce' ittihaz etmişler.

 

            Demek birinci sebebin menşe'i, aklın eli gayet geniş ve gayet yüksek olan bazı hakikat-ı îmaniyeye yetişmediğinden ve ihâta edemediğinden ve aklın, îman noktasında tamamıyle inkişâf etmediğinden ve ikinci sebebin menşe'i, kalbin aşk noktasında fevkalâde inkişafından ve hârikulade inbisatından ve genişliğinden ileri gelmiştir.

 

            Amma sarâhat-ı Kur'âniyeyle, veraset-i nübüvvetin evliya-i azîmesi ve ehl-i (sahve) olan asfiyanın gördükleri mertebe-i uzma-yı tevhidî ise, hem çok yüksektir, hem rububiyet ve hallâkıyet-i ilâhiyenin mertebe-i uzmasını, hem bütün esma-i İlâhiyenin hakikî olduklarını ifade ediyor. Ve esâsâtını muhafaza edip ve ahkâm-ı Rububiyetin muvazenesini bozmuyor.

 

            Çünki; derler ki, Cenâb-ı Hak, Ehadiyet-i Zâtiyesiyle ve mekândan münezzehiyetiyle beraber, her şey'i bütün şuûnatıyla doğrudan doğruya ilmiyle ihâta ve teşhis edilmiş ve iradesiyle tercih ve tahsis edilmiş ve kudretiyle ispat ve icad edilmiştir. Bütün kâinatı bir tek mevcud gibi icad tedbir ediyor.

 

            Bir çiçeği kolaylıkla halkettiği gibi, koca baharı o suhuletle halk eder. Bir şey, bir şey'e mâni olmaz. Teveccühünde tecezzi yok, aynı anda her yerde kudret ve ilmiyle tasarruf noktasında bulunuyor.

 

(Sh: B-318)

 Tasarrufunda tevzi ve inkısam yok. Onaltıncı Söz ve Otuzikinci Sözün İkinci Mevkıfının İkinci Maksadında  bu sır tamamıyla izah ve isbat edilmiştir.

 

            لاَ مُشَاحَةَ  فَى التَّمْثِيلِ    kaidesiyle temsildeki kusura bakılmadığından, gayet kusurlu bir temsil söyliyeceğim, ta iki meşrebin bir derece farkı anlaşılsın. Meselâ: Hârika ve emsalsiz gayet büyük ve gayet ziynetli, şark ve garbe bir anda uçacak, ve Şimalden cenuba ulaşan kanatlarını kapayıp açacak, yüzbinler nakışlarla tezyîn edilmiş, o kanadının her bir tüyünde  gayet  dâhiyane san'atlar derc edilmiş olan, bir tavus kuşu farz ediyoruz.

 

            Şimdi seyirci iki adam var, akıl ve kalb kanatlarıyla bu kuşun yüksek meziyetlerine ve hârika ziynetlerine uçmak istiyorlar, birisi bu tavus kuşunun vaziyetine ve heykeline ve hârikulâde her bir tüyündeki kudret nakışlarına bakar, gayet aşk ve şevk ile sever (dakik tefekkürü kısmen bırakır) ve aşka yapışır. Fakat görür ki, her gün o sevimli nakışlar, tahavvül ve tebeddül eder. Sevdiği ve perestiş ettiği o mahbublar gayb oluyor, zevâl buluyor.

 

            O adam kendine teselli vermek ve aklına sığıştırmadığı vahdet-i hakikîye ile, rububiyet-i mutlaka ve ehadiyet-i zâtiyle hallâkıyet-i külliyeye mâlik bir nakkaşın bir nakş-ı san'atıdır, demek lâzım gelirken, o itikad yerine, bu tavus kuşundaki ruh, o kadar âlîdir ki, onun sâni'i onun içindedir veya o, O olmuş, hem o ruh vücudiyle müttehid ve vücudu ise, suret-i zâhiriyle mümteziç olduğundan, o ruhun kemâli ve o vücudun yüksekliği bu cilveleri böyle gösterir, her dakika başka bir nakşı ve ayrı bir hüsnü izhar eder, hakikî ihtiyariyle bir îcad değil, belki bir cilvedir, bir tezahürdür.

 

            Diğer adam der ki: Bu mizanlı ve nizamlı gayet san'atkârâne nakışlar, kat'î bir surette bir irade ve ihtiyar ve kasd ve meşîet iktiza eder. İradesiz bir cilve, ihtiyarsız bir tezahür olamaz.

 

            Evet tavusun mahiyeti güzel ve yüksekdir. Fakat onun mahiyeti fâil olamaz belki münfaildir. Fâili ile hiç bir cihetle ittihâd edemez. Ruhu güzel ve âlidir, fakat mûcid ve mutasarrıf değil, belki ancak

(Sh: B-319)

 

mazhar ve medardır. Çünki her bir tüyünde bilbedahe nihayetsiz bir hikmetle, bir san'at ve nihayetsiz bir kudretle, bir nakş-ı ziynet görünüyor. Bu ise iradesiz ihtiyarsız olamaz.

 

            Bu kemâl-i kudret içinde kemâl-i hikmeti ve kemâl-i hikmet içinde kemâl-i rububiyeti ve merhameti gösteren san'atlar; cilve, milve işi değil. Bu yaldızlı defteri yazan kâtip içinde olamaz, onunla ittihâd edemez, belki yalnız o defter, o kâtibin yazı kaleminin ucu ile teması var, öyle ise o kâinat denilen misâli tavusun hârikulâde ziynetleri, tavus Hâlikının yaldızlı bir mektubudur.

           

            İşte şimdi tavusa bak o mektubu oku. Kâtibe MâşâAllâh , Tebârekâllah, Sübhânallah de. Mektubu, kâtib zanneden veya kâtibi, mektub içinde tahayyül eden veya mektubu hayâl tevehhüm eden, elbette aklını aşk perdesinde saklamış, hakikatın hakikî suretini görmemiş.

 

            Vahdetü'l-vücud meşrebine sebebiyet veren aşkın enva'ından en mühim sebep, aşk-ı dünyadır. Mecâzî olan aşk-ı dünya, aşk-ı hakikîye inkılâb ettiği zaman, vahdet-i vücuda inkılâb eder. Nasıl ki, insandan şahsî bir mahbubu, muhabbet-i mecâzî ile sever, sonra zeval ve fenasını kalbine yerleştirmiyen bir âşık, mahbubuna aşk-ı hakikî ile bir beka kazandırmak için, Ma'bud ve Mahbub-u hakikînin bir âyine-i cemâlidir, diye kendini teselli eder, bir hakikata yapışır.

 

            Öyle de koca dünyayı ve kâinatı hey'et-i mecmuasıyla mahbub ittihaz eden, sonra o muhabbet-i acîbe, dâimî zevâl ve firak kamçılarıyla muhabbet-i hakikîye inkılâb ettiği vakit, o çok büyük mahbubunu zeval ve firaktan kurtarmak için, vahdetü'l-vücud meşrebine iltica eder.

 

            Eğer gayet yüksek ve kuvvetli îman sahibi ise, Muhyiddin-i Arabî'nin emsâli gibi zatlara, zevkli, nuranî, makbul bir mertebe olur. Yoksa vartalara düşmek, maddiyata girmek, esbabda boğulmak ihtimali var. Vahdet-i şuhud ise o zararsızdır. Ehl-i sahv'in de, yüksek bir meşrebidir.

 

(Sh: B-320)

اَلَّلهُمَّ اَرِنَا الْحَقَّ حَقًّا  وَارْزُقْنَا  اِتِّبَاعَهُ                                       

سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا عَلّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ                                   

 

                                                                                                Kardeşiniz

                                                                                                Said Nursî

243

            Mektubat'ın Yirmialtıncı Mektubun Dördüncü

            Mebhasının Birinci Mes'elesi Evvelen Kısmı

بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

 اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَعَلَى وَالِدَيْكُمْ وَعَلَى اِخْوَانِكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّهِ وَ بَرَكَاتُهُ

 

            Aziz, sıddık ve sâdık, muhlis ve hâlis kardeşim İbrahim Hulûsi Bey!

 

            Mektubunda beyan ediyorsun ki: "Eğirdir gibi" orada muvaffak olmuyorsun. Ondan telâş etme, orada öyle esbap var ki, bütün bütün tevakkuf ve tatil neticesini verebilirdi. Cenâb-ı Hakk'a şükür yine tevakkuf değil muvaffakıyyet var.

 

            O mânevî esbabdan biri şudur ki; cinni şeytandan ders alan insan şeytanları, dünyevî meşgaleleri ile seni bir çember içine alıp, Nurlara hizmetini tahdit etmek için, sezdirmiyerek perde altında çalışmışlar.

 

            Hem o havâlide sâbıkan, müdhiş ameliyat ve icrâat olduğundan, o muhitte bir ürkeklik hâsıl olup, senin kalbindeki gayet kuvvetli bir metanet olmasaydı, o Nurlar orada hiç ışıklandırmıyacaktı, fakat orada az hizmet de çokdur, kıymettardır.

 

            Sâniyen: (Bu kısım Mektubat'ın 349-350. nci sahifelerde bulunan (Sâniyen) kısmının sonuna ektir.) رَبُّ الْعَالَمِينَ   in tâbirinden sonra  رَبُّ السَّمَوَاتِ وَاْلاَرْضِ   zikri, icmalden tafsîle geçmektir. Nasıl ki: Memleket-i İslâmiye hâkimi tâbirinden sonra, Anadolu, Asya ve Afrika hâkimi tâbiri haşmet-i saltanatı mufassalan gösterir.

 

            Öyle de Rububiyet-i Mutlakadan sonra, Haşmet-i rububiyeti mufassalan gösterir. Her ne ise, şimdilik suâline tam cevap

 

(Sh: B-321)

 veremiyorum. Ona bedel Kur'ân i'câzına ait iki küçük nükteyi söyliyeceğim.

 

            Sen şu iki nükteyi On dokuzuncu Mektub'un Beşinci Cüz'ünün Onsekizinci İşaretinin Birinci Nüktesinin âhirine hâşiye olarak ilâve ediniz.

 

            İşte Birinci Nükte: Mektubat'ın 196. sahifesindeki 2.nci haşiyeye şu kısım ektir.

 

            Şu üç hakikata mukabil gelecek hangi hakikat var? Kimin haddine düşmüş ki, bunları taklid etsin. Evet nasıl ki, bu tarz-ı ifade sun'î olamaz, öyle de taklid edilmez. Evet kimin haddine düşmüş ki, hadsiz derece haddinden tecavüz edip, Hâlik-ı Kâinatı bu surette konuştursun.

 

            İkinci Nükte: Kur'ân-ı Hakîm'in umum sahifeleri âhirinde âyetler tamam oluyor, güzel bir kafiye ile nihayetleri hitam bulması hem Lâfz-ı  اَللَّهُ  yaprağın iki sahifesinde veya karşı karşıya iki sahifesinde veya yakın sahifelerde "ekseriya" ya muvafakat-ı adediye veya münasebet-i adediye bulunması, bir Emâre-i İ'cazdır. Ve bunun sırrı şudur ki: Âyâtın en büyüğü olan "Müdâyene" âyeti, sahifeleri için ve Sûre-i ihlâs ve Kevser satırları için, bir vâhidd-i kıyâsî ittihaz edildiğinden, Kur'ân-ı Hakîmin bu güzel meziyeti ve i'caz alâmeti görülmektedir. Demek bu hüner Kur'ân'ındır. Yoksa Hâfız Osman gibi zatların değil. Çünkü bu vaziyet, âyetinden ve suresinden neş'et etmiştir.

 

            Sâlisen: Mektubunuzdan anladım ki, sana gönderilen risaleleri kendin için istinsah ediyorsun, aslını Abdülmecid'e veriyorsun.

 

            Aziz kardeşim, çendan Abdülmecid benim nesebî kardeşim ve yirmi sene talebemdir. Fakat ne O, ve ne hiç birisi BENİM  HULغSİ'me yetişmiyor. O mektublar (ekseriyet-i mutlaka) senin namınla yazılmış ve sana gönderiliyor. Abdülmecid ikinci derecede, kendine istinsah etmek veya mütalâa etmek için onu da teşrik et,

 

(Sh: B-322)

 diye bir mektupta demiştim. Fakat eğer sen, o kardeşini kendi nefsine tercih edersen ve ona zahmet vermemek için zahmet çeksen ona karışmam. Senin peder ve validene ve Fethi gibi arkadaşlarına ve senin eski hocalarına selâm ve dua ederim, duâlarını isterim.

 

                                                                                                اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى

                                                                                                Kardeşiniz

                                                                                                Said Nursî

 

21  Ramazan-ı Şerif

           

            (Abdülmecid'e yazılan mektubu, senin mektubunun içine koydum, ona gönderiniz.)

 

            (Biraderlerine yazdıkları mektubdan.)

 

            Eğer ahvâl-i ruhiyemi anlamak istersen, gelecek şu iki fıkra tercümandır. Bir şairin dediği gibi derim:

 

            (Ney) gibi her dem ki, geçmiş ömrümü yâd eylerim.

            Tâ nefes vâr ise, kuru cismimde feryâd eylerim.

 

            Bir ticaret kılmadım, nakd-i ömür oldu hebâ,

            Yola geldim, lâkin göçmüş cümle kervan, bîhaber.

 

            Ağlayıp nâlân edip, düştüm yola tenha garîb,

            Dîde giryân, sîne püryân, akıl hayrân, bîhaber.

 

            "Evet geçmiş ömrü israf ettik, zâyi ettik. Çok mübarek zâtlar, ahbablar kayıp ettik, yalnız kaldım. O mübareklerle beraber âhirete çalışmadım."

 

244

            MEKTUBAT'IN YİRMİSEKİZİNCİ MEKTUBU'NUN         SEKİZİNCİ MES'ELESİNİN İKİNCİ NÜKTESİ

 

            Birinci Nükte: (Eserdekinin aynıdır, kitâba müracaat et. (Mektûbât: 408-409)

 

            İkinci Nükte: Eğer denilse, şu "Tevâfukat-ı gaybiyye" eğer bir meziyyet-i belâğat olsa idi, Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân belâğatların envâından en ileride olduğu gibi, bu nevide de en ileri olmak lâzım gelirdi. Eğer bir meziyet-i belâğat değil,

 

(Sh: B-323)

 neden büyük bir ikrâm-ı ilâhî sayıyorsunuz. Hem hangi kitap olursa olsun, bu nevi tesâdüfat içinde çok bulunabilir.

 

            Elcevap: Kur'ân-ı Hakîm:

 

            اِنّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَ اِنّا لَهُ لَحَافِظُونَ    sırrıyle, her zamanda bir milyondan fazla hâfızların kalbinde mânen yazdırmak lâzım geldiği için, hıfzı çok işkâl edecek ve hâfızları çok azaltacak olan şu nevi tevâfukat-ı müteşabihe, Kur'ân-ı Hakîmde çok ileri gitmemiştir. Ehl-i hıfza, rahmet içinde mutabık-ı mukteza-i hâl bir mânevî belâğatı, bu meziyet-i belâğatın terkiyle yapmıştır.

 

            Çok def'a kısa kesmekle, çok uzun mânaları ifade etmesi gibi, hem şu tevâfukat-ı belâğat olmasa da, mâdem içinde eser-i kasd ve şuur görünür, kasd ve şuur ise, bilmüşahede ve bil'itiraf, müellif ve müstensihlerin değil, elbette bir dest-i gaybînin tanzimiyledir. Ve o dest-i gaybînin bu tarz müdahalesi ise, alâmet-i kabûldür ve rızaya emâredir. Ve bu emâre de remz eder ki, yazılan hakikatlar kusursuzdur. Hak bir surette gösterilmiştir.

 

            Ama sair kitablarda şu nevi tevâfukat bulunuşu tesadüfe verilebilir. Fakat şu risalelerdeki şuurlu tevâfukat-ı gaybiyeyi, bütün gören zatların ittifakıyla, şuursuz tesadüfe havale edilemez. Ve verilmesine imkân verilmiyor. Hattâ en mühim iki müstensih ve bizler, değil ki bir risalenin umumunda, bir tek sahife kanaat verir ki, tesâdüf karışamaz. Haddi değildir. Çünki misil olarak iki üç kelime bulunur. Birbirine bakar, öyle bir vaziyette ki, zâhiren bir kastı irae ediyor.

 

            Meselâ: Şimdi bakıyoruz, şu sahifede yaş lâfzı, üç def'a tekerrür etmiş. Üçü öyle bir vaziyette birbirine bakıyor ki, şübhe bırakmaz ki, bir tanzim-i gaybîdir. Hem şimdi baktığımız şu sahifede, yalnız altı hüzün kelimesi var. o altı hüzün, üç satırda öyle lâtif iki kavisi teşkil etmiş ki, neş'eli bir hüznü görene verir.

 

            (Hem işâret-i gaybiye olmak için, başka hiç bir kitapta bulunmamak lâzım gelmez.) Meselâ: Nasıl ki, belâğat-ı Kur'âniye, derece-i i'caza vasıl olduğu için, bir Mu'cize-i Risalet olduğu halde,

 

(Sh: B-324)

 sâir ehl-i belaâgatin umum kitaplarında, derecatların agöre belâğat vardır. Onlarda belâğat bulunması, i'caz-ı Kur'ân'a münâfi olamaz.

 

      Öyle de İ'câz-ı Kur'ân'ın yüzer kısmından, bir kısmının cilvesi, bir nev'i ikram-ı İlâhî nev'inde, Kur'ânın bir nevi tefsiri olan Sözlerde, hakâik-ı Kurâniyenin hüsn-ü intizamına işâreten görünüp, tecelli etmesine sair kitaplarda, tevafukkatın bulunması zarar vermez. Çünki o dereceye yetişmezler. Çünki Sözlerdeki o nevi tevafukat, o dereceye gelmiş ki, dikkat edenlere kat'î kanâat verir ki, beşerin düşünüşü değil ve ihtiyarı ile de olmamıştır. Belki nakşî bir nevi Kur'ân i'câzının, gölgesinin gölgesi, kendi tefsirinin âyinesinde, bir nevi ikram-ı ilâhî suretinde temessül ediyor. اَلْحَمْدُ ِللّهِ هذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى

 

 

245

بِسْمِ اللّهِ الرّحْمنِ الرّحِيمِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

 اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَعَلَى وَالِدَيْكُمْ وَعَلَى اِخْوَانِكُمْ وَعَلَى رُفَقَائِكُمْ فِى دَرْسِ الْقُرْآنِ

 

 

                                                MEKTUBAT'TA

                                    YİRMİ SEKİZİNCİ MEKTUBUN

                        SEKİZİNCİ MES'ELESİNİN ÜÇÜNCÜ NÜKTESİ:

 

            Aziz kardeşim!

 

            Evvelâ: Kardeşimiz Abdülmecid'in, Yirmialtıncı Mektubun Üçüncü Mebhasını, lüzumsuz bir ihtiyâta binâen ziyade görmesini, sen de onun ziyadesini ziyade görmekliğin beni ziyade sevindirdi. وَكَيْفَ اَخَافُ مَا اَشْرَكْتُمْ وَلاَ تَخَافُونَ اَنَّكُمْ اَشْرَكْتُمْ بِاللّهِ   diyen ve Kur'ân'ın takdirine mazhar olan Hazret-i İbrahim (A.S.)'ın ittiba'ına mükellef olduğumuza işaret eden  مِلَّةَ اِبْرهِيمَ حَنِيفًا مُسْلِمًا   sırrına mazhar olduğumuzu bilmeliyiz.

 

            Sâniyen: Bana karşı umumen dost bir şehir ahalisinden bir müftü, sathî bir nazar ile, vâhî bazı tenkidâtı, Onuncu Söz'ün

 

(Sh: B-325)

 teferruat kısmına etmiş diye Abdülmecid yazıyor. Abdülmecid'in ona verdiği cevablar, iki yer müstesna, mütebâkisi kâfidir. Fakat iki yerde, o da o zâtın sathî suâline, sathî olarak cevab vermiş:

 

            Birincisi: O zât demiş ki: "Onuncu Söz'ün hakikatları münkirlere karşı değil. Çünki, sıfât ve esmâ-yı İlâhiyeye binâ edilmiş." Abdülmecid cevabında diyor ki, "Münkirleri hakikatlardan evvelki dört İşaretle îmana getirmiş, ikrar ettirmiş. Sonra Hakikatları dinlettiriyor" meâlinde cevap vermiş.

 

            Hakikî cevabı şudur ki: Herbir Hakikat, üç şeyi birden isbat ediyor; hem Vâcibü'l-Vücudun vücudunu, hem esmâ ve sıfatını, sonra haşri onlara bina edip, isbat ediyor. En muannid münkirden, tâ en hâlis bir mü'mine kadar herkes, her Hakikattan hissesini alabilir. Çünki, Hakikatlarda, mevcûdâta, âsâra nazarı çeviriyor.

 

            Der ki: Bunlarda muntazam ef'al var, muntazam fiil ise fâilsiz olmaz. Öyle ise bir fâili var. İntizam ve mizan ile o fâil iş gördüğü için hakîm ve âdil olmak lâzımgelir. Mâdem hakîmdir, abes işleri yapmaz. Madem adâletle iş görüyor, hukukları zâyi etmez. Öyle ise bir mecma'-ı ekber, bir mahkeme-i kübrâ olacak.

 

            İşte Hakikatlar, bu tarzda işe girişmişler. Mücmel olduğu için, üç dâvayı birden isbat ediyorlar. Sathî nazar fark edemiyor. Zaten o mücmel Hakikatların her birisi, başka Risaleler ve Sözlerde kemâl-i îzah ile tafsîl edilmiş.

 

            (Abdülmecid'in ikinci nâkıs cevabı şudur ki)

 

            O zâtın yanlış sualine mümâşât edip, yanlaşını kabul ettiği için, yanlış etmiş. Çünki Onuncu Sözün "Hâşiye" sinde, ism-i âzam, yalnız her ismin bir mertebesinden ibaret olduğu zikredilmemiş. Belki çok yerlerde demişiz; İsm-i âzamdan ve her ismin âzamî mertebesinden tezahür eder. ism-i âzamdan ve her ismin âzamî mertebesinden tezahür eder. İsm-i âzamı isbat etmekle beraber, her İsmin bir mertebe-i âzamı var ki; Resûl-i Ekrem (A.S.M.) bunlara mazhar olduğu gibi haşr-i âzam da onlara bakıyor. Meselâ ism-i Hâlık merâtibi, benim Hâlikımdan tut, tâ Hâlik-ı Küll- i Şey'e kadar olan mertebe-i âzama kadar merâtibi var.

 

(Sh: B-326)

            O şübheli zâtın, her ismin bir mertebe-i âzamı olduğunu tezyif etmek niyetiyle, mutasavvıfa-ı mütefelsife fikridir demiş. Halbuki başta İmam-ı A'zam, İmam-ı Gazâlî, Celâleddin-i Süyûtî, İmam-ı Rabbânî, Şâh-ı Geylânî gibi sıddıkîn-i muhakkıkîn, ism-i âzamı ayrı ayrı görmüşler. İmam-ı A'zam demiş: El Adl, El-Hakem ism-i âzamdır ve hâkezâ. Her ne ise bu mes'ele bu kadar yeter.

 

            O zâtın sathî ilişmesinden üç cihetle memnun oldum:

 

            Birincisi: Tenkid etmek istediği halde, edemediği için gösteriyor ki, Onuncu Söz'ün hakâikı, kabil-i tenkid değildir. Olsa olsa teferruat  kabilinden bazı ibarelerine ilişebilir.

 

            İkincisi: İnşâAllâh  âlî bir zekâ ve gayreti bulunan Abdülmecid'i gayrete getirdi. Hulûsi'ye yakışacak çalışkan, müteyakkız bir arkadaş oldu.

 

            Üçüncüsü: O zât müşteridir ki ilişmiş, müşteri olmayan lâkayd kalır. İnşâAllâh  ileride tam istifade edecek.

 

            Bu nüktenin bir güzel meâlini ya sen, ya Abdülmecid kaleme alıp, benim selâmımla, memnuniyetimle beraber, o zâta gönderebilirsiniz.

 

            Mahallenizin imamı Hâfız Ömer Efendiye, selâm et ve de ki, ben onu kabul ettim. Talebelik şartlarını da, ona söyle. Pederiniz ve Fethi Bey ve Hoca Abdurrahman, Sözler'i ciddî dinlemeleri beni çok mesrur ediyor. Ben onlara dua ediyorum. Onlar da bana dua etsinler. Seydâ namındaki zât, pederinizin intisab ettiği zât değil, ondan evvel gelmiş iştihar etmiş mühim bir zâttır. Başta Sabri, Süleyman, Tevfik bütün ihvanlar size selâm ediyorlar.

                                                                                                Kardeşiniz

                                                                                                Said Nursî

 

246

وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

 اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّهِ وَ بَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَائِقِ اَيَّامِ الْفِرَاقِ

(Sh: B-327)

            Aziz sıddık kardeşim!

 

            Sana bu def'a Yirmidokuzuncu Mektubun üçüncü kısmını ve beşinci kısmını gönderiyorum. Üçüncü kısımda bir sır var. Ramazanda bir saatte, benimle müsevvid zat hasta iken sür'atle yazılmış. Göreceğiniz tarz, aynen bulunmuş, biz hayret ettik, anladık ki o kısımda Kur'ân'a dair niyyetimiz, tam hakdır ve lâzımdır ki, böyle olmuştur.

 

            Hem Mûcizât-ı Ahmediyedeki  tevâfukata, bir sened-i kat'î olarak, iki parça (o mektubdan 4 üncü, 5 inci cüzlerini) gönderdim.

 

            O iki parça o risalenin te'lifinin akîbinde, acemi bir müstensih müsvedde-i aslîden acele yazdığı, hattâ salâvatları (A.S.M.) işaretiyle geçtiği halde, iki sene sonra tedkik ettik, ümidimiz fevkınde acîb bir tevâfuk gördük.

 

            Sonra, ondan daha acemi bir müstensihe dedim: "Resûl-i Ekrem (A.S.M.) kelimesiyle, Kur'ân kelimesini kırmızı yaz, aynen o nüshayı istinsâh et." Halbuki, ikinci müstensih çok acemi idi. Evvelki müstensihin nüshasındaki tevâfuku kısmen bozmuş, şuuru taallûk ettiği için letâfetini ihlâl etmiş. Fakat yine tevâfukata bir hüccet olur, siz de güzelce kendinize tebyiz ediniz, O müsvedde-i ûlânın bir sureti ya sende veya Abdülmecid'de mahfuz kalsın.

 

            Felillâhilhamd, şimdi Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyânın iki yüz eczâ-i i'câzından bir cüz'ünü göze gösterecek, birkaç Kur'ânı yazdırıyoruz. Birisi tamam oluyor. İçinde (2806) lâfza-i Celâl'den, yüzde bir müstesna, umumen tevafuku, gaybî tarzında görünüyor. Lâfz-ı  #  kırmızı ile yazdırdık, gören, "Kur'ân'ın i'câzını gözümle görebiliyorum" diyebilir. İnşâAllâh  bu cüz'-i i'caz, hatt-ı Kur'ânîyi muhafaza edecek, tahrifden kurtaracak.

 

            Elmas kalemli kardeşlerimize taksim ettim, en birinci kardeşimiz Hakkı Efendi birinci cüz'ü yazdı. İkincisini, üçüncüsünü senin bedeline yazmağa hâhişkârdır.

 

(Sh: B-328)

            Başda vâlideyninize, Fethi Bey, Hoca Abdurrahman Bey, yeni talebem İmam Ömer Efendi olarak Sözler'le alâkadar olanlara selâm ve dua ediyorum, duâlarını isterim.

 

            Sâbık Müftü Kemal Efendiye de ki: Müjde! Her bir saat hastalıklı ömrü, bir gün ibadet hükmündedir. Şu zamanda hayâtın en iyi sureti böyledir. Biz dergâh-ı İlâhîde onun hakkında, en hayırlısını niyaz edip dua ediyoruz ve edeceğiz. Öylelerin duâsı makbuldür. Bana duâ etsin. Hoca Abdurrahman ile Fethi Bey, ikisi has talebelerin daire-i duâsı içinde duâda kazancıma hissedardırlar. İkisi bana duâ etsinler. eskide benim Ömer isminde talebem vardı.. senin şimdiki orada Ömer Efendi ona duâda arkadaş olmuştur.

 

                                                                                                اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى

                                                                                    Kardeşiniz Mirzazâde

                                                                                          Said Nursî



Paylaş facebook Paylaş twitter